BSBEmre profil sayfası

BSBEmre

çevrimiçi erkek - 17 yaş, merkez, Türkiye


RSS bildirimi

Blog 7

Birleşmiş Milletler raporuna göre Dünya'nın en kirli denizi Akdeniz'dir. Akdeniz çevresinde bulunan 140 laboratuvarda araştırmalarını sürdüren Birleşmiş Milletler çevre sağlığı uzmanları acil tedbir alınmaması halinde Akdeniz'in 40 yıl içinde ölü bir göle dönüşeceğini belirtiyorlar.

Aynı raporda, Akdeniz'e sınırı olan endüstrileşmiş ülkelerin sıkı bir aile planlamasına gittiği ve bu ülkelerdeki nüfus artış oranının sıfırın altına düştüğü belirtilirken Kuzey Afrika ile Türkiye'de nüfusun 21 inci asırda ikiye katlanacağı, bunun anlamının ise; daha fazla yiyecek, daha fazla artık olduğu ve Akdeniz'in kirlenmesini hızlandıracağı vurgulanıyor.

Akdeniz'e sınırı olan ülkelerin sahil şehirlerinin % 90'nında kirli su arıtma tesisleri yoktur. (Bu orana endüstrileşmiş ülkelerin sahil şehirleri de dahildir). Turist ve semt sakinleri dahil Akdeniz'in çevresinde 200 milyon insan yaşıyor. Yapılan araştırmaya göre Akdeniz'in güney ve kuzeyinde yaşayan nüfus sayısı şu anda birbirine eşittir. Müslüman nüfusun hızlı artışından endişe duyan Batı ülkeleri bir yandan çıkardıkları kanunlarla ülkelerinde fazla çocuk sahibi olmayı özendirirken diğer yandan buldukları her fırsatta müslüman ülkelerini doğum kontrolü yapmaya yöneltmektedirler. Yukarıdaki raporda da vurgulanan odur. Müslüman kesimdeki hızlı nüfus artışının, Akdeniz'in ölmesini hızlandıracağı vurgulanmaktadır. Oysa sanayileşmiş şehirlerden sayılan Akdeniz'in kuzeyindeki şehirlerde bulunan sanayii artıklarının sebeb olduğu kirlilik oranı sanayileşmede geri kalmış Kuzey Afrika'da artması muhtemel nüfusun sebeb olacağı kirlilik ile tartışma kabul etmeyecek kadar kat be kat fazladır. Yaptıkları ilmi araştırmaya saygı duyduğumuz Birleşmiş Milletler'in çevre sağlığı uzmanlarından çözüm olarak artan nüfus yerine en azından su arıtma tesislerini önermeleri, teknik ve ekonomik bakımdan zayıf olan Kuzey Afrika ülkelerine teknoloji (su arıtma tesisleri için) transferi çağrısında bulunması beklenirdi.



İSVEÇ'E GÖKTEN ASİT YAĞIYOR

İsveç'te bulunan pek çok göl hali hazırda ölmüş, bir o kadar da göl ve ırmak can çekişmektedir. Halk, çocuklarını göl kenarına götürüp "Bir zamanlar biz burada balık avlar piknik yapardık!" diye yakın geçmişe ait anılarını anlatır olmuştur. Evet, İsveç'e gökten asit yağmurları yağdığı ve pek çok gölün ve ırmağın öldüğü doğrudur. İsveçli çevre sağlığı uzmanları yıllardır tehlikeyi göstermeye çalışmışsa da çözümün İsveç'te bitmemesi konunun uluslararası bir problem olması, asit yağmurlarının İsveç'i kanser gibi sarmasına sebeb olmuştur.


İSVEÇ'E NEDEN GÖKTEN ASİT YAĞIYOR?

Asit yağmurlarının kaynağı İsveç değil, İngiltere dahil Avrupa'nın sanayileşmiş ülkeleridir. Avrupa'yı Avrupa yapan fabrikaların bacalarından acımasızca çıkan kükürt, kül ve diğer maddelerdir. Sanayii devriminden bu yana atmosfere karışan bu kükürt buharları, tozcukları bulutlarla beraber ve rüzgârın azizliğine uğrayarak genellikle gider, İsveç semalarına tüner. Yağan yağmurlarla toprağa inen bu asitlerin kalan kısmı ise fevkalâde tâbi bir hava filtresi olan kar tanecikleri İle İsveç'i baştan başa kaplar. İlkbaharda karların erimesi ile birlikte kar tanecikleri arasında bulunan asit zerrecikleri birden toprağın derinliklerine süzülür. İsveç'in talihsizliği sadece endüstrileşmiş ülkelere komşu olması değildir. En güçlü filtre ve nötürleştirme cihazı sayılan toprak kalınlığı bu ülkede çok ince olup İsveç'in altında boydan boya uzanan gözenekli asit granit kayaları vardır. Karların erimesi ile toprağa süzülen asitli kar ve yağmur suları daha temizlenemeden bu asitli granit kayalarına ulaşır. Çatlaklardan geçerken bir miktar da buralardan asit toplayan eriyik sular buldukları en yakın yollardan göl ve ırmaklara ulaşır. Balıkların yumurtlama veya yavrulama dönemi olan ilkbahara rastlaması ise göl ve ırmaklarda yaşayan canlıların daha gözlerini açmadan ölmelerine neden olur. Yıllar boyu süren bu işlem sonunda İsveç, asitli göller bölgesi olup çıkmaktadır. Benzeri durumun İngiltere ve bazı Avrupa ülkelerinde de ortaya çıkması sanayileşmiş ülkeleri derin derin düşünmeye zorlamıştır. Geç te olsa tehlikenin farkına varılması sevindiricidir. Öte yandan radyasyon sızıntıları ile özellikle Chernobil faciası zaten kötü olan asit belasına tuz biber ekmiştir.




amerİkA ASİt İÇİYOR

Avrupa'da durum böyleyken Amerika'da da durum bundan pek farklı değildir. Sanayileşmede Avrupa'dan geri kalmayan ABD'de ve Kanada'da sanayi tesislerinin bacalarından çıkan kükürt dioksite ilaveten, dünyanın tarım ambarı sayılan bu ülkede bol miktarda kullanılan kimyevi gübreler ise ayrı bir derttir. Kimyevi gübreler nitrat ihtiva eder. Kimyevi gübrelerden toprağa süzülen nitrik asit yeraltı su kaynaklarına ulaşır. Amerika Birleşik Devletleri'nde kırsal kesimde yaşayan nüfusun %97'si içme suyu ihtiyacını bu asitli yeraltı su kaynaklarından karşılar. Bir başka ifade ile 117 milyon Amerikalı asitli su içiyor.

Nitrik asit insan sağlığını tehdit eden önemli faktörler arasındadır. Amerika çevre koruma bürosu EPA çevre bilimcilerinden Mark Parrott'a göre; içme suyu ile birlikte alınan nitrat, vücutta nitroz asidi tuzuna dönüşerek hemoglobin etkisi gösterir. Methemoglobin ise oksijenin dokulara ulaştırılmasını engeller. Mr. Parotta, nitratların sebeb olduğu tehlikeleri açıklamaya şöyle devam ediyor: "Nitratlar 3 yaşın altındaki çocuklarda Asfeksi (oksijen azlığından meydana gelen boğulma) veya Blue Baby Syndrome"una neden olur."

İngiliz araştırmacıları nitratların gastrit kanserleri ile ilgisi olduğunu söylüyorlarsa da EPA yetkilileri bu konuda yeterli delillerin olmadığını ifade ediyor.

İngiltere'de de yeraltı su kaynakları hızla kirlenmeye başlamıştır. Sadece 1970—86 yılları arasında vuku bulan kirlenme oranı bu dönemde iki katına çıkmıştır.(*).

Amerika'daki 570 yeraltı su kaynağındaki nitrat oranı, hükümetin belirlediği "kabul edilebilir nitrat" seviyesinin çok üstündedir. Amerika hummalı bir çalışma içine girmiştir. Bu konuda hazırlanmış kanun teklifleri görüşme safhasındadır. Kanun tasarısına göre; içme sularındaki kabul edilebilir organik ve organik olmayan kimyevi maddeler yeniden belirlenecek, bu limitleri aşan içme suları geniş boyutlu temizleme işlemlerine tabi tutulacaktır.

Ülkemizde, özellikle sanayinin yoğun olduğu bölgelerde benzeri ölçümler acilen yapılmalıdır. İstanbul'da kurulan kirli su arıtma tesisleri bu yolda atılmış önemli bir adımdır, ancak yeterli değildir. Filtre takılmamış fabrika bacası kalmamalıdır. Asitli fabrika artıkları toplanmalı, yeraltı su kaynaklarından, göl ve ırmaklardan ve yerleşim alanlarından uzak bölgelere götürülmeli burada toprağa verilmelidir. Bu bölgedeki toprak kalınlığının fazla olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Bir program dahilinde fabrika ve evlerde kullanılan yakıt türleri özenle seçilerek belirlenmelidir. Hepsinden önemlisi bundan sonra kurulacak tesislerin atmosferi kirletme oranları gözönünde bulundurulmalı, bu tesislerin bir bölgede yoğunlaşması yerine yurt sathına yayılmasına özen gösterilmelidir. Kalın toprak tabakalarının ideal bir filtre olduğu her zaman hatırda tutulmalıdır. Denizlerimizde ve boğazlarımızda seyreden gemiler sıkı şekilde denetlenmelidir.



(*) Financial Times Raporu.


  • sevgı bagları

    Sevilmeli insan, hem de kusurlarıyla sevilmeli. Zaten onu güzelleştiren biraz da kusurları değil mi!. Neye yarardı herkesin tam ve mükemmel olduğu dünya. Sıkıntısı çekilir miydi onun hiç. Kötülüklerin bilinmediği yerde iyilikler nasıl bilinir ki? Kusur olmayan, çirkinlik bulunmayan ortamda mükemmelin, güzelin ne kıymeti olur!. Zıtların bayram yeri değil mi burası? Ve zıtların çocuğu değil mi insan? Güzelse insan, sevimliyse, bu haliyle, bu yapısıyla güzel ve sevimli. Öyleyse insan, insan olarak sevilmeli. Hiç hayale kapılmadan, ütopik olmadan, ona olmayan şeyler yakıştırılmadan. Bu şarkı kendi güftesiyle bestelenmeli, kelime katılmamalı güfteye. Çirkinleşir sonra, sevimsizleşir, kulak tırmalar ilâve kelimeler. Şiir ahengini kaybeder. Dümdüz bir ova, hatta bir çöl düşünün, dağları, bayırları olmayan; işte oraya döner insan şiir ahengini kaybedince. Çekilmez olur, sıkıntılı olur. Deniz dalgalarıyla sevilir. Ovalar tepelerle bütünleşir, seyredilmeye doyum olmaz hafif hafif dalgalanan denizi, tepelerle içice, koyun koyuna düzlükleri.. Dalga dalgadır insan duygularıyla. Düzlükleri, çukurları ve tümsekleri vardır onun his âleminde. Sıçrama taşı gibi durmaktadır zaafları önünde. Bu zaaflarla mükemmeli yakalayacaktır insan. Günah işleyecek, tevbe kapısına koşacaktır. Sevilecektir Rabb'i tarafından. Dönüşüyle Rabb'ini hoşnut edecektir. Çölde bineğini yitirmiş insan ümitsiz bakışları arasında bineğini başucunda bulması sevinciyle anlatılır hadîslerde, günahkâr kulun İlâhî dergaha dönüşü. Mukaddes sevinç verir Rabb'e kulun geri gelişi, günahla kaybolmuşken biraz önce. Hiç günah işlenmeyen dünyadan hoşnut olur muydu Mevlâmız acaba? Onun affediciliği nasıl tecelli edecekti böyle bir dünyada? Engin rahmeti nasıl gözler önüne serilecekti günahsız dünyada? Eğer, deniliyor hadîste, siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi götürür, yerinize günah işleyip tevbe eden insanları getirirdi.. Allah (cc) bizi bu halimizle seviyor demekki.. Günahkâr halimizle. Ama günaha rızası ve izni yoktur O'nun. Çünkü "gayûr" dur Allah, gözlerin kendisinden başkasına çevrilmesini istememektedir. Kendine has keyfiyetiyle kıskançtır O, sevdiklerini yine kendine yakışır ölçüde kıskanmaktadır. Günah insanı Rabb'den uzaklaştırdığı için müsaade yoktur günaha.. Günahların yasaklanmasında dahi bir sevgi saklıdır insana. Rabb'in insana sevgisi saklıdır.

    İlâhî ahlâk Ölçüsünde sevilmeli insan bizlerce de. Sevgi bağlarıyla sımsıkı bağlamalıyız kendimizi insana. Kusurları şefkat perdemizle örtmeliyiz daima. Kusurlu insana şefkat beslemeliyiz, acımalıyız, sevgi örgümüzle uşatmalıyız onun her yanını, kusurlarıyla baş-başa bırakmamalıyız onu. Sevdiğimiz için, kıskandığımız için gözünü insanlık dışına kaydırmasına izin vermemeliyiz. Her insan sevilmeye layıktır böyle insan olduğu için sadece. Başka meziyet aramaya gerek yok sevmek için insanı. Yeter insan olmak ona, sevmek için de bu yeter bize. Nice ortak noktalar hatırına aramızdaki. Varlığa ermiş olmak birincisi. En büyük lütuf sofrasında beraber oturuyoruz bütün insanlarla. Diğer varlıklarla da müşterek olduğumuz noktadır bu çizgi. Yokluk girdabından kurtuluşumuzu kutlamak düşer sevgi bâdeleriyle. Cehennem dahi yokluğa göre cennetlerin en güzeli. Ebedi yokluk ne müthiş çile. Çile de değil o. Yok çünkü öyle bir çile. Bütün tzdırap mefhumlarının üstünde bir kelimeyle ifade edilmeli yokluk. Kendisiyle ifade edilmeli. Yokluk denince vicdanın feryadı duyulmalı "Ebed" diye yankılanan ruhun en derin yerlerinde. Sonra kavurucu ateşin nasıl kol kol gezdiğini ve bu feryadı yakıp kül etmeye çalıştığını görmeye çalışmalı insan yokluk denen kelimenin çağrıştırdıklarıyla. Felaketzedelerin uğradıkları beladan kurtulduklarında attıkları sevinç çığlığı doldurmalı ortalığı yokluk belasından kurtulmuşlar arasında. Cins ve tür ayrımı olmaksızın toplu sevince katılmalı her varlık. Bu sevinç birliği ile birbirlerine daha yakın olmalı varlığa erenler. Bir bağ kurulmalı aralarında, sevgi adına. Yaratılmış olmanın hazzını tatmalılar hepsi. Sınırsız olmalı sevgileri, evrenselleşmeli, bütün kâinatı içine almalı. Gökyüzündeki sistemlere yol vurulup gidilirken sevgiyle, mikroskobik varlıkların hakkı da unutulmamalı. Herşey sevilmeli. Yaratık olduğu için herşey, Yaradan'dan ötürü sevilmeli.



    Hakkı büyüktür bu ortak noktanın. Allah'a ait olmak her varlığın seçkinlik payesidir varlığa ermemişlerden süzülerek elde edilmiş olan. Melek de O'na aittir semek de. Sevgiyle korunmalı bu hak. Âlemlerin Rabbi'ne hürmetin ifadesidir, her âlemi kabullenme ve hakkına riayet etme. Onların kendi içlerinde terbiyeye tâbi tutulduğu ve başıboş bırakılmadığını düşünme hürmet uyarmalı insanda her âleme karşı ve o âlemi meydana getirenlere karşı. Ferde hürmetin bittiği yerde topluma hürmet de bitmiştir. Bir insanı dirilten bütün insanları diriltmiş gibidir Kur'ân ölçüsünde. Aksine aynıdır. Bir insanı Öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. Bu insanlara ait hüküm değildir sadece. Muhatap insan olduğu için böyle söylense bile.. Muhatap karınca olsaydı, ona da böyle hitap edilecekti. Bir karıncayı diriltme veya öldürme bütün karıncaları diriltme veya öldürmedir, denilecekti. İlâhî sanata işaret olması bakımından yüklendiği vazifede insandan farkı yoktur karıncanın. Sinek küçük değildir bu yönüyle Kaf-dağı'ndan. Karınca yuvasını yaktırdı diye, bir Nebi'ye ikaz gelir Yüce Dîvan'dan, hadîsin bize öğrettiğine göre. Yavrularını bıraktığı. yerde bulamayınca çırpınan, oraya buraya gidip gelen ana kuşun hali yüreğini sızlatır Allah Rasulü'nün ve yuvadan yavruları alan sahabiye İkazda bulunur, biraz da sert konuşur sahabi de olsa, kuşun hakkını gözetmeyenlere.. Bir kedi yüzünden bir kadının nasıl cehenneme gittiğini anlatır yine bize hadîsler. Hakkına riayet edilmediği için kedinin. Kötü yolda sürüklenen bir kadın da cennete gider, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe, ayakkabısıyla kuyudan su çıkarıp verdiği için... Yaptığı kötülükler siliniverir birden gösterdiği hürmet adına Allah'ın bir yaratığına. O köpek bile olsa, kabul görür, iltifat görür bu davranış. İyiliklerden hiçbirini, velev çok küçük de olsa, küçük görmek doğru değildir asla.. Kime karşı yapılırsa yapılsın, İyilik ahirette kazançlı çıkarır yapanı. Sevgi yatar çünkü bütün iyiliklerin altında. Şefkat emzirir iyilikleri çok kere. Varlığın mayası sevgiyle, şefkatle yoğrulduğu için iyilik vardır dünyada. Dünya asıl yurt değildir hiçbir iyiliğe. Fesattır, kötülüktür alçaklığın asıl malı. Alçak dünyanın asıl malı fesattır, kötülüktür. Sonra inmiştir sevgi yeryüzüne. Yüz sevgiden sadece biri inmiştir ve işte bu kadarcık sevgi doğurmaktadır bütün iyilikleri. Varlık arasında kurulan sevgi bağları, sadece yere inen bu bir tek sevginin ürünüdür. Doksandokuzu Rabb'in yanında kalmıştır o sevginin. Ahirette meyve verecektir kalan kısım. Ahiret, ona layık olanlar için bütünüyle sevgi olacaktır şüphesiz. Kötülük, çirkinlik hayal dahi edilemeyecektir cennette. Billur billur sevgidir cennet. Yürekler sevgi dolar orada. Yüreklerini sevgiyle doldurabilenler cenneti dünyada da yaşarlar bir parça. Ondan mahrum olanlar bu cennetten de ahiret cennetinden de mahrum kalırlar. Sevgisiz cennet olmaz çünkü. Oraya, herşey denilir de cennet denilmez.. Yerdekilere sevgi gösteren göktekilerden sevgi görür.Gök ehliyle yer ehlini birbirine bağlar sevgi. Kuvvetli bir bağdır o. En kuvvetli bağdır sevgi bağı. O koptuğunda kopar herşey, kupkuru kalır yapılanlar. Sevgi yoksa yapılanların özünde, sadece bir kışırdır, şekildir, gösteriştir, ikiyüzlülüktür davranışların bütünü. Can yoktur, ruh yoktur o külçede. Samimiyet yoktur herşeyden önce. Gizli yerde, gözden ırak kalındığında vurulur davranışlar mihenk taşına. Samimi ve sevgi dolu olanlar böyle yer ve zamanlarda daha bir serpilir, daha bir güzelleşirler. Diğerleri dökülür birer birer. Zorakileşir, silikleşir, sararır, solar işlenenler. Takatleri kesilir, gece yolculuğuna güç yetiremez samimi olmayan işler, ameller.. Sevgiden nasipsizlikleri sebebiyledir bu netice. Güzellikler gider sevgi gidince.



    Piramide benzer sevgi halesi. Zirveleştikçe daralır çerçeve. Bütün canlılar sevilir ikinci derecede, bütün varlıklardan süzülerek yukarıya doğru. Sonra hayat sahibi varlıklar, sonra şuurlular.. Melekler, cinler ve insanlar.. Çerçeve daha da daralır bu platformda. Melekler mutlak sevilir, hiç ayırım yapılmadan. Cinlere, insanlara gelince onlar arasında merhaleler başlar sevgi adına. İyisi kötüsü sevilir öncelikle, varlıkları, hayat sahibi oldukları ve şuurları bulunduğu için. Sonra bunlar yeterli gelmez diğer merhalelerde. Orada iman ve salih amel girer devreye.

    İmanın sevgisi ayrı bir yer tutar gönülde. Allah sevdirmiştir sevdiklerine imanı çünkü. Küfürden, inkârdan nefret ettirdiği gibi onları. Bu sevgiyle severler inananlar birbirlerini. Sevmeliler birbirlerini. Bağlanmalılar aynı vücudun azalan gibi birbirlerine. Birinin derdi hepsinin olmalı, sevinçler yansımalı birinin sevinciyle hepsinin içine. Bilmeden, sezerek üzülmeli veya sevinmeliler onlar. İkizlerin hassasiyeti sarmalı duygularını. Cins cinsi çeker, derler, doğrudur bu söz. Temizler temizlere, pisler pislere yanaşır, herkes kendisi gibiolanla kaynaşır daima. İnananlar da öyle. Bu cazibe biraraya getirir, kardeş yapar müminleri birbirleriyle. Kardeşlikleri imandan dolayıdır. İmanları kadardır o zaman kardeşlikleri. Zedelenmişse kardeşlik, imanlarında zaaf vardır mutlaka onların. Dertlenmiyorlarsa birbirlerinin derdiyle ve paylaşmıyorlarsa sevinçlerini birbirleriyle, mutlaka imanları tekrar gözden geçirilmelidir müminlerin. "Ey iman edenler, iman edin", buyruğundaki ikazı hatırlayarak. Kardeşliğin, sevginin değeri, ölçüsü imandır bu noktada. "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız" buyuruluyor hadîste. Sevgiden geçiyor cennete giden yol. Cennetdaş olmanın yolu sevgiden geçiyor..

    Salih amel sahipleri bir başka severler birbirlerini. Allah için sevmenin abidesini şekillendirir onlar bu sevgileriyle. Hele aynı ülküye gönül vermişlerse. O zaman sevgi ayrı derinlik, ayrı buud kazanır. Onlar öz benliklerinden yeğ tutarlar ülküdaşlarını. Kardeş bilirler birbirlerini. Kardeşlerini tercih ederler her hususta. Nefislerini yere çalarlar kardeşleri önünde, kardeşleri için. Makamda, mansıpta, insanların ilgi odağı olmada.. Önce onlar için severler sevilecekleri, sonra kendileri için severler. Öncelik tanırlar kardeşlerine sevgide. Kendilerini sevseler, kardeşleri onları sevdiği için severler. Sevgide ince ve sırlı nokta.. Babasının hidayetine gözyaşı döken Sıddık'ın sevgisi. Keşke babam yerine iman eden Ebu Talip olsaydı, diye inleyişi.. Çünkü Ebu Talip, sevgiliye, Ebu Kuhafe'den daha sevgilidir. Faruk, Üsame'yi niçin oğlu Abdullah'a tercih etmiştir, maaş tayininde? Çünkü demiştir Faruk oğluna, "onun babası senin babandan, o da senden Sevgiliye daha sevimliydiler."

    Sevgi delil ister elbet. Sevdiğinden bitip tükenmeyi gerektirir. Onun için belası çoktur sevgi yolunun. Ehil olmayanlar girmesin diyedir bu yoldaki handikaplar. Onları aşmadan sevgiliye ulaşmak imkânsız. Sevgilinin kim olduğuna bağlı biraz da yolun zorluğu. Allah'ı sevmekse ufuk nokta, bitip tükenmek gerek o noktaya ulaşıncaya dek. Fâni olmak gerek O'nda. Rasulüne uymaktan geçiyor onun sevgisini kazanmak. O'nu sevmek ayrı bir paye; fakat O'nun tarafından sevilmek daha başka bir mazhariyet. Ama ölçü şu: Sen O'nu ne kadar seviyorsan, O'ndan o kadar karşılık görürsün. O'nun senin kalbindeki yeri ne kadarsa, sen de O'nun katında o kadar yere sahipsin. Sen O'na kavuşmayı ne denli istiyorsan, O da Zatına uygun şekilde sana kavuşmayı o kadar istemektedir. Başka sevgililerde, başka sevgililer arasında olmayan dengedir bu. Sevgi dengesinde mûcize.

    Sevgide dengeyi bulmak oldukça güç bir meseledir aslında. Kimi hangi ölçüde sevmeli? İnsan, çok kere bilemez bu bilmeceyi. Ama sevgi Allah için ve O'nun hesabına olursa, kendiliğinden denge gelir sevgiye. İfrat, tefrit olmaz böyle sevgide. İbadet yerine geçer bazen bu sevgi. Tebessümün sadaka olması gibi mümin kardeşe. İnsan sever anasını, babasını, eşini, çocuklarını, yakın akrabasını ve bunların hepsi sevap kazandırır insana. Komşu hakkı Cibril'i yere indirir ve durmadan komşuyu tavsiye ettirir. Büyük haktır çünkü o. O kadar ısrarla komşu tavsiyesinde bulundu ki, Cibril, neredeyse birbirlerine mirasçı olacaklarını sandım, der Allah Rasulü. Sevgi öldüğü için günümüzde komşu hakkı bilinmez hale gelmiştir. Diğer haklara dönmüştür o da.

    Evrenselleştirmek istiyoruz biz sevgiyi. Sevgi atmosferi sarsın ülkeleri. İnsanların içi sevgiyle dolsun birbirlerine. Öz benliğine yapamayacağını başkasına yapmasın en azından kişiler. Kötülüklerin, zaafların, günahların birer hastalık olduğu düşünülsün, kötüyü, günahkârı kıskıvrak yakalayan. Hastaya gösterdiğimiz ilgiyi, şefkati gösterelim onlara. Telkinlerimiz onun iyiliği için olsun hep. Bakın dünya nasıl değişecek o zaman. Kendi dünyamız değişecek. Bakış açımız bir başkalaşacak. Güzel düşünenin güzel gördüğünü göreceğiz biz de. Lezzet alacağız yaşadığımız hayattan. Kusur görmeyecek çünkü o zaman gözlerimiz. Boşlukları bakışlarımız dolduracak sürekli. Şeytanın hissesinin ne büyük olduğunu anlayacağız işlenen kötülüklerde, günahlarda. Hisse hisse pay edeceğiz işlenen suçları, nefis, şeytan, zaaf, toplum, aile, çevre ve suçlu arasında. Çok az bir hisse kalacak o zaman suçluya. Affedilebilir olduğunu göreceğiz o küçük hissenin. Affedeceğiz canımıza kastedenleri bile. Can vereceğiz onlara sevgimizle..

    Bu ferd ve toplumun sevgi halesidir sevgi bağlarıyla örülmüş olan. Devlet devletliğini yapacaktır elbette. O münasebetini hukuk üzerine oturtacaktır. Devlet, ne zulmeder ne de sevgi, şefkat gösterir. O sadece kanunları tatbik eder. Suçluya cezasını, haklıya hakkını devlet verecektir. Bu onun devletlik vazifesidir. Toplumdaki sevgi, devlet otoritesine mâni değildir. Kur'ân toplum şefkatinin cezayı tatbike engel olmamasını öğretir. Caydırıcılık açısından cezalar da birer sevgi sembolüdür, sevgi işaretidir. Doğru olanı sevmenin işaretidir.

    Bizim sevgi anlayışımız hayatta tatbik görür daima. Ütopik değildir, göstermelik değildir bu sevgi. Ve çapı bu sevginin bütün varlığı içine alacak kadar geniştir. Bütün varlık sevgi içine girdiğinde dünyamız bir başka güzelleşecektir..

  • bıtkılerde bronzlasıyor

    Kenevir iki maksatla üretilir; birincisi, gövde liflerinden halat ve urgan yapımı için ikincisi ise çiçek ve yapraklarındaki reçineden, tesir gücü yüksek olan İlaç üretimi için. Ancak, her iki gaye için birden yetiştirilmesi nadirdir. Kuzey Yarımküre'de lifleri için, tropikal bölgelerde ise daha çok reçinesi için yetiştirilir. Bölgelere göre değişen bu farklılığın sebebi kanuni yasaklamalardan çok, sözkonusu bitkinin değişik İklim şartlarına göre farklı biyolojik davranışta yaratılmış olmasıdır.Bilindiği gibi bitkilerde de diğer canlılarda olduğu gibi, yaratılış hikmetine uygun bir hayat sürdürmenin yanısıra çevre şartlarına karşı kendisini koruma mekanizması da, çeştil şekillerde kendilerine hediye edilmiştir. Hemen her bitki, özellikle de çevre atmosferi tarafından stres altında tutulan bitkiler kimyevî bir madde üretmektedir. Kenevir bitkisi ise bu örneklerden yalnızca bir tanesidir. Araştırmacılar halen bu bitkinin hayatını idame ettirebilmesi için reçine üretme kabiliyetinin arttığı kanaatindedirler.Sözkonusu reçineden, haşhaşa olduğu gibi, ayrıştırma neticesinde elde edilen ilaçlar ise tesirli narkotik maddeler grubundandır.

    Yukarıda da değinildiği üzere, bilhassa güneş ışınlarının sürekli ve dik olarak geldiği tropikal bölgelerde kenevirden daha çok reçine alınması şaşırtıcı değildir; çünkü bitki bu bölgelerde ultra—viole ışınlarının zararlı tesirine daha çok maruz kalmakta ve bir "Işık— Kıran" olarak reçineyi, gerektiğinde iki kat fazla üretmek suretiyle harikulade bir savunma mekanizmasına sahip olmaktadır. İnsanlarda da zararlı olan bu ışık dalgaları, bitkilerdekine çok benzer şekilde, deride bronzluğu sağlayan ve melanin adı verilen kahverengi renk pigmentleriyle engellenmeye, kırılmaya çalışılır. Bu dalgalar hücrelerin DNA yapısını bozarak zararlı olurlar; hatta kansere bile yol açabilirler. Bu yüzden tropiklerde yaşayan zenciler deri kanserine karşı mükemmel bir renk ayarlamasıyla korunurlar.

    Yarattığı her değişik canlı türünü uygun bir beslenme mekanizması ile teçhiz eden yüce Zat'ın, küçük bir örneği kenevirde görüldüğü üzere, ona zarar verecek tesirlere karşı da koruyucu bir sistem hediye etmesi onun merhamet ve şefkatini gösteren aynalardan sadece bir tanesi değil midir? Hem hayvanlarda hem de bitkilerde görülen güneşin zararlarından korunma mekanizmalarının birbirine benzemesi bu harika işleri yapan Zât'ın bir olduğunu da bizlere göstermez mi?

  • arkadas kelımesın gecmısten bugune tarıhı

    ARKA TAS: Orta Asya' da savaŞin ok ve yay ile yapildiĞi dÖnemlerde TÜrk savasÇilar, arkalarindan gelebİlecek bİr saldiriyi onlemek İcİn, sirtlarini bİr aĞaca, kaya veya taŞa vererek, ok atarlarmiŞ. Atalarimiz genelde bozkir hayati yaŞadiklari İcİn bu sirt dayanan nesne genelde bİr taŞ veya kaya olurmuŞ.



    Yillar sonra bu sirt dayanan taŞin İsmİ ARKA-TAŞ veya Azerbaycan'daki telaffuzuyla 'ARKA-DAS' seklİnde dİlİmİze yerleŞtİ. BugÜn bİle gÜvenebİleceĞİmİz bİzİ arkadan vurmayacak olan, samİmİyetİne gÜvendİĞİmİz kİŞİlere verdİĞİmiz İsİmdİr. 'Dostluk' kavraminin zaman icinde, insanin arkasini yaslayabİleceĞİ ve kendİsİnİ olabİlecek kotÜlÜklerden koruyacaĞi fİkrİ İle ÖzleŞtİrİlmesİ sonucu 'arkadaŞ' kelİmesİ 'dost' anlaminda TÜrkcemİzdekİ yerİnİ buldu. !



    Sirtiniz 'arka-tas' siz kalmasin........



    Bu hafta ulusal arkadaslik haftasi.. Bu mesaji 'arkadas' dİye nİtelendİrdİĞİnİz kİŞİlere gÖnderİn. Hatta sİze gÖnderene bİle... EĞer bu mesaj gerİ gelİyorsa, arkadas cevrenİzİn gercek arkadaslardan olustuguna İnanabİlİrsİnİz

  • VİRUSLERIN ISTILASI

    Büyük bir şirketin muhasebe bölümünde altı yedi aydır tanzim edip hazırlamakta olduğunuz hesapları, giriş çıkışları bilgisayarda tekrar kontrol etmek istiyorsunuz. Programı bilgisayara yükleyip hazırlığınızı yapıyorsunuz. Dakikalar ilerlemiş, iyice yorulmuşsunuz. İçinizden bir ses "yeter artık. Herşeyi depo et, hafızaya al da kalk" diyor. Ancak, işinizin çabuk yetişmesi için son bir bölümü

    daha kontrol etmek üzere bilgisayara dokunuyorsunuz. Ve tam bu sırada... Evet, tam bu sırada bilgisayardan tiz bir "bip" sesi geliyor. Ekranda, boğulan insan yüzünün aldığı renkler gibi değişen renkler birbiri ardına yanıp sönüyor. Ne oldu diye merak etmeye kalmadan ekran duruluyor ve istihzalı bir yazı, yine alaycı bir müzik eşliğinde ekrana geliyor: "WELCOME TO THE DUNGEON. CONTACT US FOR VACCINATION". Ne yapacağınızı şaşırmış bir halde bilgisayarın tuşlarına hızlı hızlı basıyorsunuz; arada bir monitörünüzü yumrukluyor ve bütün bunların bir yorgunluk hayali olması için Allah'a duâ ediyorsunuz. Ancak, karşınızda ne bir ses ne bir değişiklik var. Ekranda hep aynı yazı: "ZİNDANA HOŞ GELDİNİZ. TEDAVİ İÇİN BİZİ ARAYINIZ"

    Ne yapmalısınız? Evet, bilgisayarınızı kapatıyorsunuz; tekrar açtığınızda normal çalışmasına devam ediyor. Ama artık bir şeyi biliyorsunuz; altı aydır bir hummalı gibi çalışıp didinerek hazırladığınız disketleriniz nereden kapmışsa kötü bir virüs kapmış. Artık bu disketleri kullanamazsınız; çünkü, virüsün sizi ne zaman avlayacağını bilmiyorsunuz.

    Ya tam müdürünüze hesapları gösterirken aynı şey oluverirse ne yaparsınız? Üstelik bütün disketleriniz aynı hastalığa yakalanmış olabilir. Hatta yeni bir disket alıp programı ona aktarsanız bile görünmeyen virüs yeni diskete de geçecektir.

    Evet, bu davetsiz misafir nereden geldi ve kim, hangi amaçla virüsü disketinize aşıladı? Sözü edilen virüs Pakistanlı iki kardeşin, beşyüz dolar civarındaki bir programı iki dolara bulunca, yasal olup olmadığına bakmaksızın hemen kapan uyanık müşteriler için hazırladıkları bir ceza usulü. Ancak, Pakistanlı virüs Amerika'da dokuz ay içinde en amatöründen en profesyoneline kadar tahmini 250.000 bilgisayarı "hasta eden" teröristlerden sadece bir tanesi. Bu arada virüslerin, bazı "masum" kurbanları telef edip diğerlerinde sessiz sakin durmaları halâ sırrını korumakta. Açık olan şey ise içerden bir düşmanın, en ilkelinden askeri savunma sistemlerine kadar her türlü bilgisayarda meydana getirdiği yabana atılmayacak tehditlerin varlığı!

    Biyolojik veya elektronik, bir virüs temelde "bilgi düzensizliğidir". Biyolojik virüsler, yaşayan bir hücrenin mekanizmasını ele geçirip bunlarla orijinal virüsün binlerce kopyasını meydana getiren DNA veya RNA parçacıklarıdır. Biyolojik sureti gibi bir bilgisayar virüsü de, içinde kendisinin tıpatıp kopyalarını yapmaya yarayan bir tarifi bulundurur. Tipik bir virüs, ev sahibi bilgisayara misafir olarak geçici bir süre onun disk işletim sistemini ele geçirir. Sonra hasta bilgisayar, hastalığa yakalanmamış bir yazılımla bağlantı kurduğu anda taptaze bir kopya hemen yeni yazılıma geçer. Bu yüzden enfeksiyonun, birbirleriyle program alışverişi veya telefon hatlarıyla haberleşen kullanıcıların bilgisayarlarında da görülmesi işten bile değildir.

    Virüsler, telefon görüşmesi kadar hızlı yayılabildiklerine göre yüzlerce mil Ötede bir nesil meydana getirebilirler. Yazımızın başındaki virüs, aynı şirketteki diğer yüz bilgisayarı da etkilemiş. Dahası, Washington Üniversitesi'ndeki onbin disketle beraber yüzbin IBM PC disketine de hastalığı bulaştırmış. "Scores" adında farklı bir virüs ise Boeing ve Arco şirketlerine geçmiş, bundan başka NASA, IRS ve Amerikan Temsilciler Meclisi'nin başına da dert açmış. Neyse ki, milli bankaların çalışması için gerekli olan elektronik fon—transfer sistemine nüfuz edememiş, hiçbir sigorta şirketi kaydı silinmemiş ve hava trafiği kontrolleri de aksamamış.

    Fakat, çoğu uzman büyük tehlikenin henüz gelmediğini, bu görünen virüslerin çocuk oyuncağı olduğunu ve asıl felâketin, virüsler hayati bilgisayar sistemlerine girdiği zaman ortaya çıkacağını belirtmekte. Birçok virüsün etkisiz hale getirilmesine rağmen her hafta bunlara yenisi eklenmekte. Bilgisayarların, ses sentezcilerini işleterek "Donit Panic (Paniğe kapılmayın)" diyenler gibi "merhametli" olanların yanında, herkesin korkulu rüyası durumundaki, veri kaybına sebep olan virüsler de mevcut.

    Peki, bu hasarın failleri kim? İlk bakışta çok garip ve çeşitli oldukları görülüyor. Bazı virüsler Batı Almanya'dan çıkmış. Bir söylentiye göre de bazısı "Silikon Vadisi"nde canı sıkılan bir programcı tarafından etrafa yayılmış... Bazı gözlemciler, virüs yazılımcılarının ortalama yirmi yaşlarında ve hayatlarının baharını bilgisayar ekranının loş ışığı önünde geçiren kişiler olduklarını söylüyorlar. Bir uzman, ilim veya mühendislik öğrencileri arasında yaygın bir "avarelik sendromunun" süper espri yetenekleriyle birleşmesi sonucu virüslerin ortaya çıktığını söylüyor. Başka birisi ise, bilgisayar çağı çocuklarının ilk ürünlerini aldıklarını söyleyerek "Bunlara toplum sorumluluğu aşılanmamış", diyor. Zaten, bir virüs yazılımcısı da sonucu böyle beklemediğini, "biraz eğleniriz" niyetiyle yazdığını belirtiyor. Bu kişinin yazdığı virüs programı. IBM tarafından işletilen dünya çapındaki bir şebekeye girerek, bilgisayarların elektronik posta listesindeki kişilere yılbaşı tebriği göndermiş. Tebriği alan terminal sayısı 350.000. Bazı virüsler ise hemen etkisini göstermiyor. 1 Nisan gibi özel günleri bekliyor. Neyseki böyle bir günü bekleyip, içinde bulunduğu disketi silecek olan bir virüs önceden imha edilebilmiş.

    Tabii bu arada, pireyi deve yapıp işin kaymağını yemeğe çalışan kişiler de var. Bir yanda saati yüz dolardan kullanıcılara felâketi nasıl önleyebileceklerini anlatan bilgisayar uzmanları, diğer yanda da en küçük olayı bile nefes almadan, şatafatlı başlıklarla baskıya yetiştiren basın bulunmakta. Şu sıralarda, virüslere karşı bir "aşı" veya virüs habercisi niteliği taşıyan programlar da mantar gibi bitiyor.

    Sistem uzmanları, şirketlerinin makinalarını karantinaya almışlar bile. Makale yazarları, okuyucularına PC'lerini kilitlemelerini ve köklü bir temizlik için bilgisayarlarını bütün veri şebekelerinden ve telefon hatlarından ayırmalarını salık veriyorlar. Ayrıca, virüs hakkında konuşmanın bile virüs üretmek olduğunu vurguluyorlar.

    Elektronik virüs fikri son zamanlarda doğmuş olmasına rağmen tasarı olarak ilk defe 1949 yılında ortaya atılmıştı. Tasarı sahibinin, eğer bir program kendini hızlı bir şekilde çoğaltabilirse yazılma affedilmelidir, şeklinde bir fikri vardı. Bu fikri benimseyen AT—T Bell Laboratuvarları'nda çalışan bilim adamları, on yıl sonra "İç Savaş (core war)" olarak bilinen bir oyun tasarladılar. Bu oyunda, iki programcının yazdığı "örgüt" adındaki programlar, birbirlerini mideye indirmek için belirli bir süre yarışıyorlardı. Daha sonra da programlar bellekten siliniyordu. Tabii bu sıralarda bilgisayarlar arası bağlantı yoktu. Bu yüzden, kendi kendilerini çoğaltan virüsler etrafa zarar veremiyordu. Fakat, günümüzde eski programcılar, program sırlarını söylememe kararlarına rağmen, UNIX işletim sisteminin hazırlayıcısı Ken Thompson kararı bozdu; üstüne üstlük bir toplantıda dinleyicilere "Eğer şimdiye kadar böyle birşey yapmadıysanız, mutlaka kendi kendinize denemelisiniz." dedi. Böylece yazılım virüsleri ortaya çıktı. Örneğin "çörek canavarı" adındaki bir program, kullanıcıdan gittikçe artan bir hızda "çörek" (yazmasını) istiyor. Mamafih, bu kadar zararsız olmayan başka bir tanesi bütün programlarınızı silip ekrana koskocaman bir "HA! HA!" yazısı bırakarak kaybolabilmekte.

    Hayati işlemleri yerine getiren bilgisayarların salgından pek etkilenmediğini söylemiştik. Bir uzman, bu sistemlerin veri doğruluğu ve kalite kontrolü açısından idare altında olduğu belirtiyor ve bu uygulamanın PC'lere konulmaması sözkonusu olursa, endüstrinin büyük bir tehlikeye gireceğini söylüyor. Dört yıl önce Başkan Reagen, Hükümet sistemlerine karışanlara sert cezalar uygulanacağı konusunda bir kanuna imza atmıştı. 1988 Mayıs'ında toplanan Yazılım Geliştirme Konseyi'nin başkanı ise, virüs yayanların hapsi boylayacaklarını söyledi. Bu arada, yasal korunmayı beklemeden, virüs yazılımcısını bir anti—virüs programı hazırlamaktan sorumlu tutan ve bunu gerçekleştirenler de var.

    Biyolojik aşı gibi bir "aşı" programı da koruyucu bir tedbir, davetsiz program tarafından hastalık bulaşmamış diskete yapılacak istilayı önleyici bir uygulamadır. Çoğu aşı programı, virüslerin, genelde kendilerini makinanın kontrol yazılımı içerisinde birkaç sektörden birinde sakladıkları gerçeğinden faydalanmakta. Tipik bir aşı, hırsız alarmına benzeyen bir şekilde bu hafıza sektörlerini kuşatır. Eğer, bir şey bu bölgelerin muhteviyatını değiştirmeye çalışırsa, bu aşı programlarından sistemi durdurup kullanıcıya haber vermeleri beklenmektedir. Ama, etraftaki birçok virüs çeşidi yüzünden çoğunluk aşılaryetersiz kalmakta.

    Virüs bir kere işgale başlamışsa, bu saldırgan, yabancı materyali araştırıp herbir "bit"ini silen özel bir programla bazen yok edilebilmekte . Ancak gene de hasta bir bilgisayarı sağlığa kavuşturmak için en basit yol onu kapatmak, hafızasını ve disketlerini temizlemek ve yeni baştan dosyaları düzenlemek. Programlar da orijinal disketten yüklenmeli ve istenmeyen bir davetsiz misafir yüzünden çok iyi muhafaza edilmeli.

    Fakat, bunlardan hiçbirisi kazadan belâdan uzak değil. Virüs yazılımcıları, program sonlarını, etraflarına kurulan barikatların çevresinden dolaşacak şekilde yapıyorlar. Tepeden tırnağa bir temizleme bile hastalığa tekrar yakalanmamak için garanti değli, küçük bir dikkatsizlik sizi mahvedebilir. Geçtiğimiz aylarda sinir bozucu bir virüs ortaya çıktı. Güya "nükseden" virüsler hafıza temizlendikten sonra tekrar görünüyorlar. Diğer bazı virüsler, bilgisayarın donanımını etkileyerek diskin süratini artırıyor ve kendi kendisini yiyip bitirmesine sebep oluyor. Asıl tehlikeli olanlar ise "tedbil-i kıyafet" edip enfeksiyonu durduracak yerde onu yayan anti— virüs programları.

    Bu işin sonu nereye varacak? Bilgisayar dünyası, tufanın dinmesinden umutlu. Ama salgın yavaşlasa bile, tehdit varlığını koruyacak. Bilgisayar devriminin ilk günlerini oldukça heyecanlı hale getiren "program değişimlerine" elveda denilecek ve bundan sonra asla bilgisayar meraklıları bir disket kabul etmeyecek veya şüpheli ve tedbirli olmadan bir şebekeye bağlanamayacaklar.

    Ne diyelim, Allah bizim bilgisayarları, ekranlarını simsiyah kesileceği günden korusun!

  • KAYBOLAN SILAH

    Paşa o sabah Zeynel çavuşa: "Oğlum, demişti. Herkese söyle, saat tam onda salonda hazır bulunsunlar. Tabiî sen de." "Başüstüne Paşa Hazretleri." "Unutma, çok önemlidir."

    Paşa orta boylu, zayıf biriydi. Kısa kesilmiş bıyık ve sakalı çoktan ağarmıştı. Çatık kaşlı, keskin gözlü idi. Ömrünün sonlarında seferberliği, yani Cihan Harbi'ni gördüğü için beli bir kat daha bükülmüş, yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti.

    Yetmiş sene kadar evvel Kadıköy'ün Söğütlüçeşme semti, yemyeşil çayırlıktı ve oraya buraya serpiştirilmiş konaklar vardı. Bunlardan biri de, Fehmi Paşa'nındı. Yüksek çevre duvarları içinde, ulu ağaçların kuşattığı ahşap, iki katlı, güzel bir konaktı.

    Herkes alt kattaki salonda yerini almıştı ki Paşa hızlı adımlarla, fakat düşünceli bir halde salona girdi ve baş köşeye oturdu. Herkes gözlerini ona dikmiş, bu ânî toplantının sebebini anlamaya çalışıyordu.

    Paşa, sol dirseğini koltuğuna dayadı. Parmakları şakaklarında gezindi. Alnı daha da kırışmış bir halde, karşısında tek sıra halinde dizilmiş bulunan konak halkını süzerek bir şeyler okumaya çalıştı. Sonra:

    "Oturun, ayakta kalmayın!" dedi. Bu sefer kendisi ayağa kalkarak, elleri arkasında kenetlenmiş ve öne doğru eğilmiş bir halde onlara doğru yaklaştı ve birden söze girdi:

    "Beni iyi dinleyin. Hepiniz bir tabancam olduğunu bilirsiniz. Her zaman kilitsiz komodinin gözünde durur."

    Herkes dikkat kesildi, Paşa devam ediyordu:

    "Bu sabah tütün tabakamı almak için çekmeceyi açtığımda bir de ne göreyim. Tabancam yoktu yerinde. Ev boş kalmadığına ve bu yüzden hırsız giremeyeceğine göre, mutlaka biriniz almış olmalısınız."

    Paşa bir ileri bir geri, başı Önünde gidip gelerek konuşmasını sürdürdü:

    "Unutmayın, bu evden ve sizlerden ben sorumluyum. Bir cahillik etmenizden endişeliyim. Korkmayın, ben sağ oldukça kimse kılınıza dokunamaz. Allah büyüktür. Serinkanlı olmalıyız. Bugünler de geçer. Karanlık gecelerin sabahı yakındır" dedi ve bir süre sustu. Sonra, tam Zeynel Çavuş'un karşısında durup gözlerini ona dikerek:

    "Sen mi aldın?"

    İlk sorunun kendisine yöneltilmesi Zeynel Çavuş'u çok sarsmıştı. Tok bir sesle:

    "Paşam, eski bir asker olarak hemen belirteyim ki. eğer almış olsaydım, hiç çekinmeden söylerdim bunu."

    O gün kimsenin alınmasına aldırdığı yoktu Paşa'nın:

    "Sen Firdevs Bacı, sakın sen almış olmayasın. Hani demez miydin Bu İngiliz kâfirini bir kaşık suda boğasım geliyor, ne işi var vatanımızda?"

    Firdevs Bacı titrek bir sesle:

    "Paşa Paşa, elbette öldüresim geliyor. Eğer iş bana kadar düşerse, cephedeki Ali'mden asla geri kalmam. Fakat yemin ederim ki ben almadım" der ve gözleri dolar.

    "Peki peki, inanıyorum. Elinizden bir kaza çıkmasından korkmasam, sizleri böyle sıkıştırır mıydım hiç? Sen işinin başına dönebilirsin. Hadi, üzülme."

    Şimdi gelinin karşısındaydı. Oğlu tabip binbaşı Muzaffer Bey, Anadolu'ya geçmiş Kuvâ-i Milliye'ye katılmıştı.

    "Betül kızım, yoksa sen mi aldın?"

    Gelin, asker hanımına yaraşır bir şekilde:

    "Paşa Hazretleri, hani geçen akşam kapı çalınmıştı ya..."

    "Evet."

    "Bir İngiliz subayı, iki neferle kapıya dayanmıştı da..."

    "Eeee."

    "İngilizlerin ikametine tahsis edilmek üzere konağın iki gün içinde boşaltılmasını istemişlerdi."

    "İyi ama ertesi gün resmî kıyafetimin üzerine madalyalarımı takarak doğru İngiliz komutanına gitmiştim. Eski bir asker olduğumu söylemiş, üstelik İngilizlerin de bir madalyasını taşıyan bir paşa, İngilizlerce evinden atılmak isteniyor' dedikten sonra

    'İngilizlerin insanlık anlayışı bu mu?' diye yüzlerine tükürmüştüm de utanç belâsı isteklerinden vazgeçmişlerdi."

    "Biliyorum bunları anlatmıştınız. Fakat ben, sokaklarımızı pis çizmeleriyle kirleten düşmanların evimize de göz dikmeleri karşısında o kadar kin bağlamıştım ki, bir daha böyle bir şeye kalkışacak olurlarsa onların üstüne bütün kurşunları boşaltacaktım."

    "Ve bunun için aldın öyle mi?"

    "Hayır, Paşa Hazretleri."

    "Vaz mı geçtin fikrinden?"

    "Hayır, ama, yerinde yoktu."

    "Allah Allah, peki kim aldı öyleyse?"

    Sıra, Paşa'nın iki yetişkin kızı olan Fatıma ve Zeynep Hanımlara gelmişti:

    "Kala kala sizler kaldınız. Hadi beni daha fazla üzmeden, hanginizde ise getirin"

    "Biz mi?"

    "Tabiî siz, başka kimse kaldı mı? Hadi uzatmayın, inanın affedeceğim. Hem zaten bu yaptığınız göğüs kabartıcı... Çünkü, kendinizi savunmak İçin almış olmalısınız."

    "Fakat Paşa baba, ben almadım."

    "Ben de."

    Fatıma:

    "Keşke alsaydım."

    Zeynep:

    "Keşke."

    "Bakın, tepemi attırmayın. Güzellikle sakladığınız yerden getirin."

    Yine ikisi birden:

    "Seni nasıl inandırabiliriz?"

    "Tabancayı getirmekle."

    "Ama bizler almadık."

    "İyi ama, uçmadı ya bu meret!"

    Eşi Süheyla'ya dönerek:

    "Hanım, ne dersin bu işe?"

    "Vallâ Paşam, benim de aklım karıştı. Alsaydılar, mutlaka bir açık verirlerdi."

    "Bana da öyle geliyor ya..."

    Durdu, düşündü:

    "Yahu, herkes sorguya çekildi mi?"

    "Tabiî, hepimiz buradayız."

    Paşa. birden sağ elini dizine vurarak:

    "Tabiî ya, nasıl da unutmuşum? Hay Allah, şimdi hatırladım."

    "Gördün mü ya, boş yere herkesin günahını aldın. Demek sonunda koyduğun yeri hatırladın?"

    "Hanım hanım, yine mi unutkanlıkla itham ediyorsun?"

    "Canım, sen demedin mî 'Hatırladım' diye?"

    "Dedim demesine ama, sandığın gibi değil."

    " Yaaa."

    "Herkes huzura gelsin dememiş miydim?"

    "Demiştin."

    "Peki torunum niye gelmedi?"

    "Neee, şimdi de el kadar çocuğa mı iftira ediyorsun."

    "Göreceğiz. Çabuk getir bana."

    "Tamam tamam sakin ol, şimdi gider çağırırım."

    Rüşdiye'de, yani Ortaokul'da okuyan Fazıl, babaannesiyle kapıda görünür. Paşa diğerlerine:

    "Sizler gidebilirsiniz" der ve salon boşalır. Sadece Betül Hanım çıkmamıştır. Oğluna sevgiyle bakmaktadır. Paşa, durumu anlamıştır.

    "Kızım, bizi yalnız bırak, lütfen!"

    Gelin hanım istemeye istemeye çıkar. Fazıl gelir, saygıyla dedesinin elini öperek:

    "Bir şey mi var dedeceğim? Beni çağırtmışsın."

    "........................"

    "Niçin dik dik bakıyorsunuz?"

    Paşa, sâkin olmaya ve ürkütmemeye çalışarak, zoraki yavaş bir sesle:

    "Gel şöyle yanıma' der ve elini yüzünde ve başında sevgiyle gezdirerek:

    "Nasılsın bakalım?"

    "Babama ve ordumuza duacıyım dedeciğim."

    "Aferin oğlum, hepimiz duacıyız. Üzülme, Allah bizimledir" der ve kısa bir süre torununa dikkat eder ve sonra: "Bak oğlum, sonunda Aziz İstanbul'umuz da işgal edildi."

    "Defolup gitsinler."

    "Merak etme, nasıl geldilerse öyle de gidecekler."

    "Ne zaman?"

    "Herşeyin bir zamanı vardır oğlum. Hele bir Anadolumuz kurtulsun.." der ve çenesini tutup, yüzünü kendisine çevirerek:

    "Fazıl, oğlum."

    "Buyur dede?"

    "Tabancamı sen mi aldın?"

    Böyle bir soruyla karşılaşınca, Fazıl birden şaşırır ve yüzü kızarır. Epey bir müddet ne diyeceğini bilemez. Sonunda:

    "Neden alacakmışım?"

    Paşa, Fazıl'ın halinden şüphelenir gibi olur. Olanca yumuşaklığını takınarak:

    "Baban gibi gâzi olmak istemez misin?"

    "İsterim tabiî."

    "Bunun için bir silah gerekmez mi?"

    "E... Evet."

    "Tabancamın yerini sen de biliyordun değil mi?"

    "Evet."

    "Eeeee."

    "....................."

    "Hâlâ getirmeyecek misin?"

    Fazıl, daha fazla saklayamaz..

    "Ama dedeciğim, onunla İngilizleri vuracaktım."

    "Demek öyle."

    "Evet dedeciğim, yatak odamın penceresinden onların gezindiğini gördükçe dayanamıyorum."

    "Ve, gidip tabancayı aldın."

    "......................"

    Torununun bu açıklaması Paşa'nın gözlerini yaşartmıştı. Fazıl'ı bağrına basarak:

    "Arslan oğlum benim. Hangimizin kalbi kan ağlamıyor ki fakat sen henüz küçüksün. Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Akıllı olmalıyız. Hislerimize kapılmamalıyız. Kuvâ-i Milliye boş durmuyor. Adım adım zafere yaklaşıyor. Biraz sabır gerek. Kendimizi neticesi şüpheli durumlara sokmamalıyız. Bütün Anadolu şahlandı. İzmir işgalinden daha dört saat geçmeden Denizli müftüsü bayrak açtı. "Düşman, vatanımıza girmiştir. Artık düşünecek zaman değildir. Elimize ne geçerse, gerekirse etimizle, tırnağımızla karşı durmalıyız" diye Ege'de Millî Mücadele'yi başlattı."

    Fazıl, yaşaran gözleriyle:

    "İyi ama dedeceğim, Anadolu canını dişine takmış savaşırken, biz burada eli kolu bağlı..." dedi ve arkasını getiremedi. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Paşa da çok duygulanmıştı.

    "Oğlum, elin kolun hareketi, o sakin duruşlu başın altındannasıl çıkıyorsa, İstanbul da boş durmuyor. Sen asıl dibi görünmeyen sakin ve duru sudan kork. İstanbul harıl harıl çalışıyor. Padişahından en küçük ferdine kadar herkesin kalbi Anadolu için atıyor."

    Paşa, yavaşça Fazıl'ın çenesini tutarak, başını yukarı kaldırır; sevgi ve takdir dolu bakışlarla:

    "Nereden bileceksin a oğlum? Savaş bir hiledir. Öyle uluorta hareket edilmez. Bütün bu tekke ve dergâhlar, Anadolu'ya gideceklerin, izlerini kaybettirmek için bir süre bekledikleri ilk sığınaklardır."

    Fazıl, morali düzelmiş olarak;

    "Evet dedeciğim" der.

    "Öyleyse bir daha tehlikeli işlere kalkışma"

    "Peki"

    "Aferin sana. Hadi, şimdi getir tabancayı."

  • SAVUNMA KAMBURU

    Muhammed Mertek

    Lund Üniversitesi'nden İsveçli bilim adamları, Karauşe denen bir sazan balığı türünde insanı büyüleyen bir savunma mekanizması keşfettiler.

    Tabiî düşmanı olan turna balığı gölde her an bir tehlike olduğundan, sazan balığı sırtında kas dokularından bir kambur büyütüyor. Böylece turna balığı için, kamburlaşan balığı yutmak oldukça zorlaşıyor..

    Bir hayvanın kendi vücudunun büyümesine, çevresine karşı yaptığı reaksiyonların sebep olması gerçekten çok ender rastlanan bir hâdisedir. Turna balığı için kolay bir lokma olan, ama Yüce Yaratıcı'nın kendisine yerleştirdiği mükemmel bir mekanizmayla lokma olmaktan kurtulan bu sazan balığı, işte böyle bir özelliğe sahip ilk omurgalı hayvan.

    Zoolog Christer Bronmark ve arkadaşları, bu tür sazan balıklarının, turna balıklarının yaşamadığı göllerde, sazanların yaşadığı göllerdekinden tamamen farklı olduklarını görünce şaşakaldılar.

    Sazan balıklarında yapılan araştırmalar, bu balıkların, göle bir turna balığı konar konmaz, bir iki hafta içinde sırtlarında bir kambur oluşturduklarını gösterdi.

    Turna balığının ise, bu kambur sebebiyle balığı yutmakta çok zorluklar çektiği gözlendi.

    Normal şartlarda turna balığı avını kolaylıkla yutabiliyor. Ama kambur olduğu zaman, ağzına sığacak hale getirmek için, sazan balığıyla uzun süre mücadele etmesi gerekiyor. Bir müddet sonra sazan öyle büyük hale geliyor ki, artık turna balığının onu yutması imkansızlaşıyor. Bu durumda da turna balığı, kamburlu sazanı serbest bırakıyor.

    Sazan tamamen olgunlaştıktan sonra kamburu tekrar kayboluyor.

    Sazan balığının kamburunu turna balığına karşı sürekli koruyucu olarak kullanmaması veya geçici olarak kullanması sebepsiz değil. Zira bir yandan balık, kamburunu büyütmek için öyle çok enerji harcıyor ki, normal durumdan daha az yumurta üretmek zorunda kalıyor. Belki de böylece çoğalması dengeleniyor.

    Diğer taraftan kambur, yüzerken sazan balığını engelliyor. Yavaş yavaş yüzebiliyor ve daha az yiyecek yakalayabiliyorlar. Bu sebeple sazan balıkları, kamburu ancak, sazan gölünde bulunan turna balığına karşı hayatta kalmak için başka bir şansı kalmadığı zaman geliştiriyor.

  • MIDENIN IZIDIRAPI

    Bizlere büyük bir hizmette bulunmasının karşılığını ızdırapla ödeyen hazım sistemi, insanın bilgisizliğinin çilesini çekmektedir.

    Yemek yemeden önce elin yıkanması gerekir. Elini yıkamadan yemeğe oturan kişi çeşitli mikropları midesine göndererek ishal ve diğer mikrobik hastalıklara sebeb olmaktadır. Memleketimizde paraziter hastalıklar oldukça fazladır. Bu hastalıkların bir kısmı parazitin hazım sistemine girmesi ile olur. Bunun mühim bir sebebi elin yıkanmamasıdır. Viral hepatit denen sarılık hastalığı da el yıkamadan yeme-içme sonucu meydana gelmektedir.

    Ağıza alınıp çiğneme işlemi başlayınca işin çilesi dişlere düşer. Dişleri fırçalamama neticesi olarak da ileri yaslarda takma dişlere muhtaç duruma düşmek insan için kötü bir âkıbet sayılır. Günümüzde takma dişler, iyice ağıza yerleşebilir, hatta takma oldukları da farkedilmez. Ancak normal ağız/n çiğneme ve ısırma kuvvet ve basıncına katiyyen ulaşamaz. 125 Kg. olan çiğnemedeki basınç, takma dişlerle 5-15 kg'a iner.

    Şüphesiz Yaradan'ın eseriyle kulun eseri bir olamaz. Ağıza alınan yiyecekler hızlı yendiği takdirde şişmanlık olacak; bunun neticesi olarak da şeker hastalığı, corpulmonale denen kalp-akciğer hastalığı, damar sertlikleri, nihai olarak da böbrek, beyin ve göz problemleri ortaya çıkabilecektir.

    Doyma hadisesinde yenen miktarın rolü olduğu gibi, yemeğin süresi de mühimdir. Ayni süre içinde yavaş yiyen ve hızlı yiyen iki kişi ele atınız. Hızlı, dolay isiyle fazla yiyen kişide, barsakdan emilim daha düşük nisbette olacağı hâlde, yine de şişmanlama riski mevcuttur. Midenin ızdırabını artıran bir durum da az çiğneyerek yutmaktır. Gıdaların çiğnenmesi, sindirilmeleri bakımından Önemlidir. Bu bilhassa meyve ve sebzelerin bir çoğunda daha büyük önem taşır. Zira bunların besleyici kısımları çevresinde sindirilmeyen selüloz zarlar mevcuttur. Gıdalardan faydalanılması için, bu zarların parçalanması gerekir. Çiğneme, gıdaların sindirilmesine şu şekilde yardımcı olur: Sindirim enzimleri yalnız gıda partiküllerinin satıhlarına tesir ettiklerinden, sindirimin hızı, barsak salgılarının tesiri altında bulunan sathın genişliğine bağlıdır. Ayrıca gıdaların öğütülüp ezilerek çok küçük parçalara ayrılmaları, hazım kanalının tahrişini önler ve yiyeceklerin mideden on/ki parmak barsağına ve burdan da bütün ince barsak sistemlerine kolayca geçmelerini sağlar.

    Mideye ızdırap veren bir hâdise de sıcak yemedir. Prof, Dr. Namık Kemâl Mentes akut özofa-jit (yemek borusu iltihabı) sebebi olarak sıcak yiyeceklerden bahseder. Bu durumda sıcak yiyecek alındığında yutma ağrılı olur. (Özofagus Hastalıkları S. 173)

    Terracol (Diseases of the esop-hagus S.358) de sıcak yiyeceklerle korozif ozofatif olabileceğini söylemektedir. En azından sıcak içeceklerle yemek borusunda sathî hasar gelişir.

    Prof. Dr. N. Kemâl Menteş (Özofagus Hastalıkları S. 294) "Çok sıcak yemek ve içmek itiyadı da yemek borusu kanseri Biyolojisinde rol oynamaktadır. Çin'de yemek borusu kanserine erkeklerde çok sık rastlanması, an'anelere uyarak erkeklerin başlıca gıdalarını teşkil eden pirinci kadınlardan Önce ve çok sıcak olarak yemeleri; İskoçya'da kadınlar arasında yemek borusu kanserinin sık görünmesi ise çok çay içme itiyadı ile izah olunmaktadır" der.

    Ağız hijyeni ve diş bozuklukları, yiyeceklerin çabuk ve çiğnenmeden yutulmasını doğurmakta ve bu da yemek borusunda mekanik tahriş, yemek borusu iltihabı, ülserasyon husûle getirmek sureti ile en sonunda kanser gelişmesine sebep olmaktadır.

    Yine Prof. N. Kemâl Mentes "Klinik Gastroenteroloji" kitabında mide kanserinin sebebi olarak tütün, alkol, tütsülenmiş balık ve sıcak yemeden bahseder.

    Doç. Dr. Ergun Oktay sindirim sistemi endoskopisi eserinde (S. 79) "Yemek borusu kanseri sebebi olarak çok sıcak içeceklerin içilmesi, cok fazla alkol ve tütün kullanmak gibi faktörler vardır." demektedir.

    Bu cihetle hazım sistemine ızdırap verecek sıcak yemek, tütün ve alkol gibi şeylerden mutlaka sakınmalıdır.

    Bir de mideye ızdırap verme değil, onu örseleme, yani oldukça fazla yiyecekle doldurma durumu vardır. Midenin hava ile dolu olan ve asit salgılamakla vazifeli bir fundus bölümu mevcuttur. Bir de gıda kitlesini içine alan korpus kısmı vardır. Bu kısım tedrici olarak bir litrelik hacme kadar genişleyebilir. Bu durumda mide içi basıncı oldukça artar.

    Bütün bunlardan dolayı şu sözler ne mübarektir:

    "Yemekten Önce ve sonra elleri yıkamak, yemeği bereketlendirir."

    "Misvak ağzı temizler, Allah'ı razı eder.

    "İnsanoğlunun midesini doldurmasından daha zararlı birşey yoktur. Kişiye belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Bari hiç olmazsa midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes almaya ayırın."

    "İnsanoğlunun midesini doldurmasından daha zararlı bir şey yoktur."(h.)