OKCUOGLU
erkek - 25 yaş, Talas,Malazgirt,Söğüt,İstanbul,Ankara,Kerkük, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Gruplar
- | Videolar
- | Etkinlikler
- | Müzik
- | Haykırlar
- | Anketler
- | Uygulamalar
Blog 237
TEL - AFER' E NE OLUYOR,
BU coniler NE YAPIYOR!
İNSAN HAKLARI NEREDE,
DÜNYA AYAKTA UYUYOR!!!
-
DÜNYAYI YERLE BİR EDECEK İDDİA, HERKES TÜRK !

Öyle bir iddia ki bugüne dek bilinenleri tersine çeviriyor. Amerikalı yazara göre Tüm dünyanın kökeni aslında Türk... İşte kanıtları;
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.
Akşam Pazar'a konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.
HERKES TÜRK! HZ. MUSA, İSA, MUHAMMED VE BUDA BİLE!..
Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine 'evet' cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
KONUŞULAN İLK DİL DE TÜRKÇEYDİ
Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir' adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika'da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika'daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock'un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı.
İşte 81 yaşındaki Matlock'un çarpıcı iddaları;
ARAŞTIRMAYA NASIL BAŞLADI?
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan'a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan'ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur'u da kapsayan 39 kitap) ve İncil'de İsrail'den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... Hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
İNSANLIK TÜRKLERDEN NASIL BAŞLADI?
Matlock İnsanlığın Türklerden nasıl başladığını şöyle anlatıyor;
İLK İNSANLARIN YAŞADIĞI YER SİBİRYA BOZKIRLARI
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva'nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva'nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır.
İLK İNSAN OLAN ADEM - ADAM TÜRKÇE'DE İNSANOĞLU DEMEK
Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde 'insanoğlu' anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk'tür. Türkler'in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan'dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi; yani Türk'tü.
NUH'UN GEMİSİ AĞRI DAĞI'NDA KARAYA OTURDU
Nuh'un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı'nın Türkiye'deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye'ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan'a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk'tü. Kuzey Kutbu'ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa'ya İsveç, Finlandiya, İngiltere'ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
FİNLANDİYA'DA KIRKPINAR VAR, URDU DİLİNDE TÜRKÇE KELİMELER VAR
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere'den, Finlandiya'ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya'da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus'un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail'de değil Türkiye'de; İsa da bu topraklarda yaşadı.
DNA'YA GÖRE ALTAY'DAN GELDİLER
Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA'sı incelendi ve Altay'dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya'nın Roma İmparatorluğu'ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma'nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk'tür. Estrüskler'in DNA'larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
KIZILDERİLİLER DE TÜRKTÜR!
Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
AMERİKA'YI İSPANYOLLAR DEĞİL TÜRKLER KEŞFETTİ
'Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir.
Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir.
Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor; Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var.
İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor.
Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.' -
15 Bin Türk Askeri Kör Edildi
Mısır'da 1. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türk askerlerinden 15 bininin esir kamplarında kör edildi. Yapanlar ise İngilizler.
Tarihçi Cezmi Yurtsever, Mısır'da 1. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türk askerlerinden 15 bininin esir kamplarında krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi olayının unutturulmak istendiğini savundu.
Yurtsever, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün MHP'li Oktay Vural'ın bu konudaki soru önergesine verdiği "Genelkurmay rapor ve arşivlerinde yapılan araştırmalarda İngilizlerce kasti olarak bir kör etme olayının gerçekleştirilmediği" yönündeki cevabının inandırıcılıktan uzak olduğunu kaydetti.
Yurtsever, daha önce gündeme getirdiği ve "Gözlerim Eyvah" isimli kitaba konu olan tarihi olayın aydınlatılması için Osmanlı arşivlerinde yaptığı çalışmaları yeniden gündeme getirdi. Yurtsever, Mısır'daki esir kamplarında krizol banyosuna sokularak gözleri kör edilen 15 bin Türk askeri ile ilgili olarak konunun 27 Mayıs 1921 tarihli TBMM oturumuna Edirne Milletvekilleri Faik ve Mehmet Şeref Beylerin getirdiğini hatırlattı. Osmanlıca tutanak belgelerin asıllarının Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunduğunu kaydeden Yurtsever, bu konudaki araştırma belgelerini 2008 yılı Eylül ayı içinde Tarih Kurumu kütüphanesinden aldığını hatırlattı. Yurtsever, "Konuyu gündeme getiren milletvekilleri kör edilen esir Türk askerleri ile ilgili yazışma belgelerinin Hariciye Nezareti arşivinde bulunduğunu da açıkladılar. Ve görüşleri tutanak belgelerine şu sözlerle yansıdı: Mısır'da bililtizam (gerek görülerek) İngilizin tadhiratı fenniye (fenni temizlik) bahanesiyle miktarı muayyeninden fazla (yeteri kadarından fazla) krizol banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri on beş bin evladın üzerinde irtikab edilen (uygulanan) bu cinayetin müteammit failleri (cinayetleri gerçekleştiren) olan İngiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin tecrim edilmesini de ilave eyleriz. 27 Mayıs 1337 (1921). Edirne Mebusu -Mehmed Şeref, Edirne Mebusu-Faik..."
Yurtsever, konuyla ilgili belgelerin Osmanlı Arşivi Hariciye Nezareti dosyaları içinde olduğunu hatırlatarak, olayı aydınlatacak belgeleri Genelkurmay Arşivi ve ATASE bölümünde aramanın gerekmediğini kaydetti. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün yaptığı açıklamaların inandırıcı olmadığını kaydeden Yurtsever daha sonra şunları aktardı: "Konu ile ilgili fotoğraflar da Avustralya Devlet Arşivi savaş fotoğrafları katalogunda bulunuyor. Olayın muhatabı bulunan İngiltere ve ABD arşivlerinde de olayı aydınlatacak belgelere ulaştım. 15 bin Türk askerinin krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi olayı doğrudur. Elde ettiğim bütün belge ve fotoğrafları internet sitemde yayınlıyorum."
Türk ve yabancı tarihçilerin ortak bir komisyon kurup ortaya çıkan gerçekleri dünya kamuoyuna açıklamaları gerektiğine dikkat çeken Yurtsever, bu yönde adım atacak kuruluşun ise Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Köksal Toptan olduğunu kaydetti. Yurtsever, şöyle devam etti: "Elde ettiğim belge ve bilgileri "Gözlerim Eyvah" adı altında kitap olarak yayınlayıp kamuoyunun bilgisine sundum. Ancak uygun görülmesi halinde olayı araştıracak komisyonda bağımsız bir tarihçi olarak görev almak isterim. Çünkü Türk askerlerine yapılan uygulama dünya tarihinde eşi olmayan bir savaş suçudur. Ve sorumluların mutlaka özür dilemesi gerekir."
MİLETVEKİLİ VURAL KONUYU TBMM TAŞIMIŞTI
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, bir süre önce verdiği soru önergesiyle, 1. Dünya Savaşı'nda İngilizlere esir düşen ve Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedilen 15 bin Türk askerinin, dezenfekte bahanesiyle sokuldukları yüksek miktarda krizol içeren havuzda kör edildiklerini iddiasını meclis gündemine taşımıştı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Vural'a verdiği yanıtta, İngilizlere esir düşen Türk askerlerinin kasten kör edildikleri iddialarına ilişkin, ATASE (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) kütüphanesindeki iki kitabın ve ATASE arşivindeki belgelerin incelendiğini bildirdi. Bu belgelerden birinde İzmir'e gelen askerler arasında 303 askerin kör olarak döndüklerinin belirtildiğini anlatan Gönül, "Rapor, arşiv ve söz konusu eserlerde yapılan araştırmalar sonucunda, İngilizlerce kasti olarak bir kör etme olayının gerçekleştirilmediği, ancak özellikle İngilizlere esir düşen Türklerden binlercesinin kör döndükleri, bu olaylardan bazılarının yanlış ilaç verilmesi sonucunda meydana geldiği belirtilmektedir." dedi. -
M.YAZICIOĞLU'NA AVAXLA SUİKAST İHTİMALİ !
[video]tr-2649706[/video][video]tr-2106868[/video]-
Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği kazayla ilgili sabotaj iddiası güçleniyor. Çünkü o anda orada bir de Avax uçağı varmış.
Helikopter enkazında inceleme yapan Alman Kaza Kırım ekibi içerisinde yer alan ve son olarak BBP'nin oluşturduğu komisyonda görev alan pilot Volkan Sürmeli, hazırladıkları ikinci kaza raporunda Avax uçağı ile sabotaj yapıldığına ilişkin iddiaların yer aldığını söyledi.
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve İHA Muhabiri İsmail Güneş ile birlikte 6 kişinin yaşamını yitirdiği helikopter kazasını inceleyen Alman Sivil Havacılık Kurumu'na bağlı kaza kırım uzmanları Uwe Reibel ve Volkan Sürmeli ikinci raporunu tamamladı.
AVAX'LA SABOTAJ ŞÜPHESİ
Raporda Avax uçağı ile sabotaj ihtimalinin ön plana çıktığını ifade eden pilot Sürmeli ayrıca 15 tane bakım direktifinin uygulanıp uymadığı konusunda emin olamadıklarını söyledi.
Sürmeli, “Mart ayında meydana gelen elim kazanın ardından 6 Nisan 2009 tarihinde alman uzman ile birlikte bölgeye gelerek araştırmalarımızı yaptık. Bir ön rapor hazırladık, bu rapor kamuoyunu açıklandı. Hemen ardından Almanya’ya dönerek araştırmalara devam ettik. O zamandan bu yana yapığım araştırmalar neticesinde hazırlamış olduğum rapor hafta içerisinde BBP Komisyonuna brifing ile anlatıldı. Rapora göre kazada bir Avax uçağının bölgede uçuş yaptığı dile getirildi. Bu rapor diğer belge ve ekler ile birlikte Cumhurbaşkanı ve Başbakanımıza ile Deniz Baykal’a verildi. Ayrıca meclis araştırma komisyonuna bilgi verildi” dedi.
HELİKOPTERİN GPS CİHAZINI ETKİLEMİŞ
Ekleri ile birlikte yaklaşık 100 sayfadan oluşan raporla ilgili olarak açıklamalarda bulunan Volkan Sürmeli, kazada sabotaj iddiasının ön plana çıktığını söyledi. Sürmeli, “Raporda “Avax” konusu var. Daha önce bu konu üzerinde durulmadı. Bu raporda bunun üzerinde durdum. Bu uçakların bir özelliği helikopterin kullandığı GPS cihazlarına etki ederek pilotun nereye uçtuğunu bilmeden farklı bir yöne yönlendirilmesidir. Hepimizin bildiğiniz gibi helikopter dağa çarptı.
DAHA ÖNCE DE AVAX UÇAĞIYLA SUİKAST YAPILMIŞ
Bunun Avax uçakları ile mümkün olduğu ve daha öncede Türkiye dışında bir ülkede bu Avax uçakları kullanılarak başka bir politikacıya aynı şekilde bir suikast düzenlendiğini biliyoruz. BBP helikopter kazasından önce bölgede bir Avax uçağının uçtuğu doğru ise bu Avax uçağının bazı özelliklerinin kullanılarak bu helikoptere dışarıdan müdahale edilmesi ve bu helikopterin istenilen bir bölgeye yönlendirilerek bir yere çarpması maalesef mümkün olabiliyor. Bu kazada da böyle bir yolun kullanılmış olması pek tabidir. Bu konunun üzerinde durulması ve özellikle bu konuda araştırmaların yoğunlaştırılması gerektiğine inanıyorum” dedi.
“RADAR VE UÇUŞ RAPORLARI VERİLMİYOR”
Kaza yapan helikopter için 15 bakım direktifi olduğunu anlatan Sürmeli inceleme ekibine bakımların uygulanıp uygulanmadığına dair bilgi ve belgelerin verilmediğini söyledi. Alman Kaza Kırım Uzmanı pilot Sürmeli, “Kaza yapan helikopterde şuanda uygulanıp uygulanmadığını konusunda tam emin olamadığımız, uygulanmadığı konusunda bize bilgi ve belge sunulmayan 15 tane bakım direktifi var.
Eğer bu bakım direktifi helikopter üzerinde uygulanmadıysa helikopterin bu bakımlarının yapılmaması nedeniyle bir kaza meydana gelmesi tabiî ki mümkündür. Uygulanıp uygulanmadığından emin değiliz, ayrıca Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nden istenilen radar kayıtları ve uçuş planlarının parti yönetimine verilmemesinden dolayı bu iddianın güçlendiğini söylemek mümkün. Eğer radar kayıtları olsaydı, çok daha net olarak konuşabilirdik. Geçmişte Avax uçakları kullanılarak sabotaj yapıldığını ve bu helikopter kazasında da merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun politik kimliğinin ön plana çıkması ve önemli bir kişilik olması nedeniyle aynı yolu denenerek burada da aynı sabotajın, aynı suikastın çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu konuyla ilgili olarak kendi yaptığım teknik değerlendirme ve tespitler var” şeklinde konuştu. -
ABDÜLHAMİT HANIN JAPONYAYA HEDİYESİ; EZAN OKUYAN ROBOT!
[center]2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889 yılında robot hediye ettiği ortaya çıktı. İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliği her saat başı ezan okuyabilmesi...
Sultan 2. Abdülhamid’in Japonya’ya 1889 yılında robot hediye ettiği ortaya çıktı.İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliği ise sema edip yarım metre yürüyebilmesi ve her saat başı ezan okuyabilmesi...
Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran Sultan 2. Abdülhamid Han’ın, günümüzde teknolojiye öncülük eden Japonya’ya 1889'da robot hediye ettiği anlaşıldı. İnsan şeklinde tasarlanan ve ismi ‘Alamet’ olan robotun özelliğinde ise yok yok. Araştırmacı-Yazar Oktan Keleş’in arşivinde yer alan Alamet’in orijinal fotoğrafları Yıldız Sarayı yangınında zarar görmüş. Ancak fotoğrafın kalan parçaları bile 120 yıl sonra ilk kez gündeme gelen bu ilginç olayı anlatmaya yetecek cinsten.
GONG YERİNE EZAN SESİ
Sultan Abdülhamid’in çağdaşı olan Japon İmparatoru Meji’nin yeğeni Prens Komatsu’nun, gemiyle İstanbul’a gelişi ve Sultan’a çeşitli hediyeler getirmesiyle başlıyor bu ilginç tarihi olay. Sarayda ağırlanan prensin ardından 1889’da İstanbul’a özel elçiler gönderen Japon İmparatoru, Sultan Abdülhamid’e Japonya'nın en büyük alameti olan, Büyük Krizantem Nişanı’nın da içinde bulunduğu çeşitli hediyelerle beraber bir mektup yollar. Japon İmparatoru mektubunda Abdülhamid Han'dan, İslâm dini, ilim ve teknolojik gelişmeler, vakıflar, hayır kurumları gibi konularda Japonca veya Fransızca bilgiler gönderilmesini rica eder.
Abdülhamid Han, saat mekaniğini çok iyi bilen ve aynı zamanda Yeni Kapı Mevlihânesi saat sanatkârı Musa Dede'den daha önce hiç yapılmamış, eşi benzeri olmayan, teknolojik bir saat yapmasını ister. Derviş Dede bir fikir ortaya atar ve "Bu saat Semâzen şeklinde olsun. Her saat başı kollarını açıp semâ etsin ve gong çalsın" der. Sultan Abdülhamid Han projeyi inceledikten sonra, gong yerine robotun her saat başı ezan okumasını ister. Oktan Keleş, robotun yapımından kısa bir süre önce icat edilen gramafon sayesinde ses kaydı alınabildiğini söyledi.
ALAMET ARADA KAYNADI
Ertuğrul Firkateyni’yle Japonya’ya gönderilen Alamet’in şimdiye kadar duyulmamasının belgelerdeki eşanlamlı ifadelerden kaynaklandığını belirten Keleş, “Tarihi kayıtlarda ‘Osmanlı nişanları, hediyelerle beraber Japon İmparatoru'na takdim edilmiştir" şeklinde geçiyor. Osmanlıca nişan kelimesiyle ve robotun ismi olan ‘Alametí kelimesinin eş anlamı olduğu için robot olan Alamet adeta araya kaynamış" diyor.
Sultan Abdülhamid Han asrın teknoloji harikası bu eseri, Ertuğrul Firkateyni vasıtasıyla yazılmış özel bir mektup, hediyeler ve nişanlar ile beraber Japon İmparatoru'na göndermişti. Firkateyn dönüş yolunda 450 mürettebatıyla birlikte batmıştı.
120 YIL ÖNCEKİ BULUŞ
Keleş yapılan robotun özelliklerini şu şekilde sıraladı: “Semâzen şeklinde, normal bir insan boyuna yakın, saatli bir robot. Kaideye oturtulmuş gövdesi; saat başı semâ ediyor, bu esnada kollarını açıyor, gümüş levhalardan yapılmış etekleri açılıyor ve aynı anda ezan okuyor. Tüm bunları yaparken yarım metre yürüyor, hem dönüyor ve ezan bitince de tekrar yarım metre geri giderek yerine dönüyor; kollarını ve eteklerini indiriyor. Robotun tamamı gümüş ve altın kaplamadan yapılmıştı. Robotun arka kısmında kurma yeri mevcuttu ve yedi günde bir kuruluyordu." -
Helikopterden çıkıp yürümüş !
Bulunduğunda Yazıcıoğlu'nun dizlerinde ve ayakkabılarında çamur vardı. BBP yöneticilerine göre Yazıcıoğlu helikopterden çıkıp bir müddet yürümüş!
BBP liderinin ölümünü araştırmak üzere kurulan TBMM Komisyonu önceki gün Gülefer Yazıcıoğlu ve parti yöneticilerini dinledi. Komisyonda konuşan Şanverdi, kazayla ilgili araştırmalar derinleştikçe şüphelerinin ve soru işaretlerinin arttığını belirtti.
Ayakkabıları ve dizlerindeki çamurun Yazıcıoğlu’nun düşmenin hemen ardından ölmediği, helikopterden çıkarak bir süre yürüdüğünü gösterdiğini belirten Şanverdi, ‘BBP’nin görüşü şudur, arama kurtarmada yapılan ihmaller, ölümlerin sebebidir’’ dedi.
SİM KART SİLİNMİŞ
"İki tane telefonu vardı. Devamlı birini kullanıyordu, bir tanesini de çok özel durumlarda kullanırdı. Telefonları üzerinde taşımazdı, çantada kullanırdı. Çanta kayıp ama telefon var. Telefon savcılık tarafından verilmedi. Sivas Valisi bir şekilde ulaştırmış. Gülefer Hanım telefonu açtığında sim kartı yok. Daha da önemlisi hafızası silinmiş. Bazı bilgiler kalır, sim kartı çıkarsanız dahi. Bu konunun araştırılmasını istedi. Çantanın bulunmasını istedi.
ÖNEMLİ NOTLARI VARDI
Çantada maddi olarak çok değerli bir şey yoktu, eski bir çantaydı. Önemli notları vardı, el yazısıyla tutuğu notlar vardı. Enkazı bulan 17 köylüyle tek tek görüştüm. Ayrı ayrı odalarda görüştüm. Sorduğum sorular aynı, cevaplar da aynıydı. Çantayı bulduklarını ve cesetlerin üzerine bıraktıklarını söylediler. Silahı bulduklarını söylediler." -
TOLSTOY' U ÜRPERTEN ÇEÇEN SOYKIRIMI ! . . .
21 Mayıs 1864 tarihi Kuzey Kafkasya halkları için kara bir gündür. İşgalci Ruslar’a karşı 300 yıl devam eden özgürlük mücadelesinde soykırıma uğrayan Çerkesler’in sağ kalanları topluca vatanlarından sürgün edilmişlerdir. Dünya tarihinde görülmemiş bir vahşete sahne olan Kuzey Kafkasya halkının dramı, tarih sayfalarına yeterince aktarılamamıştır.
Doğu'da İmam Şamil önderliğinde yürütülen mücadele 1859 yılında sona erince, Ruslar tüm güçleri ile Batı Kafkasya’ya saldırdılar. Batı Kafkasya’daki Çerkes kabilelerinin direnişi çok sert oldu. 1859 yılından 1864 yılına kadar devam eden mücadelede tarihin kaydettiği en büyük soykırımlardan biri yaşandı.
Akan Çerkes kanları 20 kilometre uzaktaki Karadeniz’e ulaştı
21 Mayıs 1864 tarihinde Karadeniz kıyısında, Soçi şehri yakınlarında Kabaade Vadisi’nde, son Çerkes direniş gücü olan Ubıh kabilesine mensup 20000 Çerkes savaşçısı kendilerinden kat kat üstün olan Rus kuvvetlerine karşı bir tek fert kalmamacasına yiğitçe direnip şehit oldular. Karadeniz’e 20 kilometre mesafede olan savaşta dökülen Çerkes kanları Kabaade Vadisi’nde akan Açepsu deresinden Karadeniz’e ulaştı.
Bu yaşanan öyle büyük bir vahşetti ki, savaş öncesi 1859 yılında Karadeniz kıyısında tahmini olarak yaşayan üç milyon civarındaki Çerkes’ten sadece dağların derinliklerine sığınan birkaç bin kişi kurtulabilmiştir. Bu durumu günümüze endekslersek daha iyi anlayabiliriz. Kafkasya’nın güneyindeki Soçi kentinden kuzeye doğru Krasnodar ve Taman yarımadasına kadar uzanan Çerkes topraklarında 1825 yılında Çerkes nüfusu üç milyonu aşkındı. Rus nüfusu ise neredeyse sıfıra yakındı.
Yıl 2009 aynı topraklardaki dengeyi öğrenmek ister misiniz? Kuzeydeki Adıgey Cumhuriyeti’nde yaşayanlar dahil Çerkes nüfusu 150 bini bulmamaktadır. Buna karşılık Rus nüfusu yüzde doksan oranındadır. Çerkes halkı 5000 yıllık vatanlarında Ruslar tarafından soykırıma uğratılmış, sağ kalanlar da vatanlarından sürülmüşlerdir.
Ruslar öyle vahşi davranmışlardır ki, boşaltılan Çerkes köylerinden iz kalmaması için bütün evler yakılmış, meyve ağaçları kökünden kesilmiş geçmişe ait iz bırakılmamaya çalışılmıştır. Buna rağmen izleri yok edememişlerdir.Karadeniz’den içeri dağlara doğru çıktığınızda bu izleri halen görebilirsiniz. Ruslar’a inat halen dağların içinde eski Çerkes yerleşim yeri olduğu anlaşılan yerlerde meyve veren elma ve armut ağaçları dimdik ayakta duruyor.
Ruslar bir dili ve bir halkı tamamen yok ettiler
1991 yılından beri Kafkasya’yı defalarca ziyaret ettim. Orada atalarımın 150 yıl önce yaşadıkları yerleri görmek istedim. Bir zamanlar milyonlarla ifade edilen Çerkes’in yaşadığı topraklarda Soçi; Lazarevski ve Tuapse şehirleri çevresinde bugün yaklaşık olarak 15 bin civarında Şapsığ kabilesine mensup Çerkes yaşıyor.
Bütün bunlardan daha acı ve dramatik olanı 150 yıl önce Soçi şehrinin sahipleri olan Ubıh kabilesi Ruslar tarafından tamamen yok edildi. Dünya kültürünün en önemli miraslarından biri sayılan Ubıh dili yok oldu. Dünyanın ünlü filologlarının Ubıh dilini kurtarma çabaları sonucu bu dili konuşan son insanlardan derlenen kelimelerle Ubıhça’nın son sözlüğü yapıldı. Ubıh dili XX. yüzyılda göz göre göre yiten bir dildir. Bu dilin yok olmasının baş müsebbibi Çarlık Rusya’sıdır. Ubıh kabilesi öyle büyük bir soykırıma uğratıldı ki, halkıyla birlikte dili de yok oldu.
Hür ve medeni dünya geçmişte yaşanan olaylardan o kadar habersiz ki, Ruslar soykırım yaptıkları bir coğrafyada, halkını toptan imha ettikleri Kabaade düzlüklerinde 2014 Soçi Olimpiyatları’nı tertip ediyorlar. Onbinlerce Ubıh’ın kanının döküldüğü ve şehitlerin toprak altında yattığı yerlerde barışın ve kardeşliğin timsali olan olimpiyatlar düzenlenecek. Ruslar soykırım uyguladıkları için hesap verecekleri yerde ödüllendirildikleri için aynı suçu defalarca işliyorlar. Çok uzak değil 1994 ile 2009 yılları arasında bir milyon nüfusu olan Çeçenistan’da 250 bin sivil Çeçen’i katletmişlerdir.
Karadeniz’in bütün sahilleri can pazarıydı
Son Çerkes askeri birliğinin son neferine varıncaya kadar savaşarak şehit olmasından sonra, savaşı yöneten Çar Naibi Grandük Michael’in yayınladığı genelge Rus acımasızlığının bir belgesiydi. Grandük Michael Çerkesler’e hitaben yayınladığı genelgede “ Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız” diyordu
Bu genelge karşısında çaresiz kalan Çerkesler, 1864 Mayısı’nın sonlarında bulabildikleri tüm vasıtalarla ülkelerini terk etmeye çalışıyorlardı. Bu öyle dramatik bir olaydı ki, insanlar binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan koparılıyordu. Kafkasya’nın bütün sahilleri çıkış noktası olmuştu. Novorosisk Anapa, Zelencuk (Gelincik) Tuapse, Soçi, Adler, Sohum kısacası gemi yanaşmaya müsait her yer vatanlarını terk etmeye mecbur bırakılan Çerkesler’in çıkış yerleriydi.
Çaresiz insanlar limanlarda son kuruşlarına kadar soyuluyordu. İnsafsız gemi ve tekne sahipleri aç gözlülüklerinden dolayı gemiye istiab haddinden fazla yolcu alıyor, elverişsiz ortamlarda kalan yolcular bulaşıcı hastalıklara yakalanıyor, gemiler günlerce Karadeniz’in azgın dalgaları arasında kalıyordu. Hastalanıp ölen yolcular, tayfalar tarafından denize atılıyordu. Ölen yakınının denize atılmasını istemeyen ve cesedini saklayan yolcular, farkında olmadan hastalıkların artmasına sebep oluyorlardı.
Bu öyle müthiş bir dramdı ki, yüreklerin dayanması mümkün değildi. Ruslar tarafından zorla kıyıya indirilen bazı Çerkes ailelerinden ana,baba,kardeşin ayrı ayrı gemilere bindirilerek birbirinden kopartıldığı oluyordu. Çerkesler arasında bu olayları anlatan sayısız şarkı ve ağıt yakılmıştır. Sürgün sırasında yakılan ağıtlardan “İstanbulako”(İstanbul Yolculuğu) halen Çerkes halkı arasında söylenen en yaygın ağıttır.
Gemilere binen ya da bindirilen insanların nerelere yerleştirilecekleri bile tam belli değildi. Ruslar tarafından ülkelerinden sürülen Çerkes mültecilerinden Osmanlı’nın kabul ettiği rakam aslında elli bin civarında idi. Ruslar’ın vatanlarından sürdüğü insan sayısı tam olarak bilinememekle birlikte, ittifak edilen rakam 1.500.000 civarındadır. Sürgün sırasında tahtta bulunan I. Abdülhamit’in annesinin Çerkes olması Osmanlı’nın sınırsız mülteciye kucak açmasına sebep olmuştur.
Sürgün sırasında yaşanan felaketler o kadar yürek parçalayıcı olmuştur ki, bu olaylar yaşanırken şahit olan, aralarında Ruslar’ın da bulunduğu bir çok gözlemci yazılı belgelerle tarihe not düşmüşlerdir. Bunlardan bazılarını sizlere sunuyorum;
Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”
Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorosisk Koyu’nda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”
Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesler’i tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban Vadisi’ne gitmek,
Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır.
Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlar’a giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu da biliniyor...”
Kont Lev TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin, ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”
N.N. RAYEVSKİ: "Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...”
Yukarıdaki ifadelere benzer sayısız gözlemci raporları mevcuttur. Bütün bunlara rağmen dünya Çerkes soykırımı karşısında sessiz kalmıştır. Yaşanan vahşet kısa bir makalenin satırlarına sığmayacak kadar büyüktür. Gelecek yazımızda vatanlarından sürülen insanların dramını anlatmaya devam edeceğiz. -
YAZICIOĞLU KAZASINDA SUİKAST ŞÜPHESİ GÜÇLENİYOR! İ
BBP'nin eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu'nun iddiaları suikast şüphelerini yeniden gündeme getirdi. 'Yazıcıoğlu telefonlarını çantada taşırdı. Çanta kayıp ama telefon var. Bunun gibi birçok cevapsız sorular var'
Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP'nin eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu'nun iddiaları suikast şüphelerini yeniden gündeme getirdi.
BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanverdi kayıp çanta ile ilgili şok bir iddiada bulundu. Şanverdi, Yazıcıoğlu'nun eşinin önceki gün komisyon toplantısına katıldığını hatırlatarak şöyle konuştu:
Sim kart silinmiş
"İki tane telefonu vardı. Devamlı birini kullanıyordu, bir tanesini de çok özel durumlarda kullanırdı. Telefonları üzerinde taşımazdı, çantada kullanırdı. Çanta kayıp ama telefon var. Telefon savcılık tarafından verilmedi. Sivas Valisi bir şekilde ulaştırmış. Gülefer Hanım telefonu açtığında sim kartı yok. Daha da önemlisi hafızası silinmiş. Bazı bilgiler kalır, sim kartı çıkarsanız dahi. Bu konunun araştırılmasını istedi. Çantanın bulunmasını istedi.
Önemli notları vardı
Çantada maddi olarak çok değerli bir şey yoktu, eski bir çantaydı. Önemli notları vardı, el yazısıyla tutuğu notlar vardı. Enkazı bulan 17 köylüyle tek tek görüştüm. Ayrı ayrı odalarda görüştüm. Sorduğum sorular aynı, cevaplar da aynıydı. Çantayı bulduklarını ve cesetlerin üzerine bıraktıklarını söylediler. Silahı bulduklarını söylediler."
BBP liderinin ölümünü araştırmak üzere kurulan TBMM Komisyonu önceki gün Gülefer Yazıcıoğlu ve parti yöneticilerini dinledi.
Kritik soru
Yazıcıoğlu, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici'nin olayın hemen ardından "Enkaz bulundu. Yazıcıoğlu'nun bir ayağı ve kaburgası kırık, hastaneye götürülüyor" açıklaması yaptığını, ancak bunun sonra yalanlandığını söyledi. Yazıcıoğlu, otopside eşinin ayağı ve kaburgasının kırık çıktığını belirterek, "Vali bunu nereden biliyordu?" diye sordu. Yazıcıoğlu "Eşimin, içinde önemli evrak, para, silah ve sık kullanmadığı cep telefonunun bulunduğu çantası kayıp. Telefonu bana teslim edildi ama içindeki kartın hafızası silinmiş. Evraklarına ise ulaşılamadı. 1 metre kar olmasına rağmen ayakkabı ve pantolondaki çamur araştırılsın" dedi.
Vali Bilici 3 gün önce nereden bildi?
Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, söz konusu açıklamalarıyla ilgili olarak daha sonra, ''BBP Genel Merkezi'nden Valiliğimizi arayan Genel Merkez üst düzey yöneticileri ile telefonla görüşülmüş ve kendileriyle Emniyet Müdürlüğü'nden gelen teyit edilmemiş ilk bilgiler paylaşılmıştır. Ancak, bu bilgilerin teyide muhtaç olduğu özellikle vurgulanmıştır'' diyerek kendini savunmuştu.
Geri döndüler
Vali Bilici'nin açıklamalarına dayanarak yapılan haberlerin medyada yer alması üzerine kaza yerine en yakın Döngel Köyü sakinleri de 'Yazıcıoğlu bulundu' diyerek yoldan geri dönmüştü. Kazadan iki gün sonra enkazın yeri tespit edilirken, enkaz alanına da ancak üçüncü günde ulaşılmıştı. Kimsenin sağ kurtulamadığı kazadan on gün sonra Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTİK)'na ait çok ilginç bir belge daha ortaya çıktı.
BTİK’in bilgisi örtüşüyor
Belge, enkazın koordinatlarının, saat 16:25’te yani kazadan bir saat sonra tam olarak tespit edilerek Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ilgili birimlerine iletildiği ortaya koydu.
BTİK'nın yayınladığı belgede "Helikopterin bulunduğu yer, kaza meydana geldikten sonra 25.03.2009 tarihinde saat 16.25’te kurumumuzca yapılan yer tespiti sonucunda ilgili mercilere bildirilen yer bilgisi ile birebir örtüşmektedir..." deniliyor. BTİK'nın söz konusu belgesi helikopterin düştüğü yerin tespitinin kazanın hemen ardından yapıldığının ortaya çıkması ve Vali Bilici'nin Yazıcıoğlu'yla ilgili gerçeği cesedi bulunmadan 3 gün öncesinden bilmesi kafaları karıştırdı.
Çatlı’nın kayıp çantası
Yazıcıoğlu'nun kayıp çantası akıllara Susurluk Kazası'nda ölen Abdullah Çatlı'nın çantasını getirdi. 3 Kasım 1996’da meydana gelen kazada Çatlı'ya ait çantanın kaybolduğu ortaya çıkmıştı.
Çantanın içerisinde ne olduğu tam olarak bilinmezken kazadan 8 yıl sonra aynı kazada yaralanan eski Milletvekili Sedat Bucak bazı belgeleri mahkemeye sunmuştu. Ergenekon sanıklarından Sami Hoştan da Silviri’de mahkeme başkanına boş çantayı getirdi. Başkan çantayı Hoştan’a iade etti. -
D O Ğ A L V İ A G R A ! . . .
YAYLA MUZU
( D O Ğ A L V İ A G R A )
“Yöremizde Yayla Muzu olarak bilinen “UÇKUN” mide, bağırsak, hazımsızlık ve öz ellikle şeker hastalığına iyi geldiği bilinmektedir.
NOT: Soyularak yenir.
UÇKUN’UN GİZLİ ETKİSİ
Soyulup, tuza banılarak yenilen Yayla Muzu Uçkun’un notta yazılan yararlarının yanı sıra bilinen ön önemli yararı aslında afrodizyak olması.
Yalnızca Van ve çevresinde yetişen bu özel meyve bölgede çok bilinmesine ve tüketilmesine karşın, diğer illerde çok az bulunan ve satılan bir ürün.
__________________________________________________- _____________________________________ -
BİR ÇINARDI DEVRİLDİ ! . . .
TÜRK siyasetinin son 20 yılına damgasını vurmuş bir isim... Muhsin Yazıcıoğlu... Henüz 14 yaşında başladığı siyaset hayatında, büyük başarı ve hizmetlere imza atmış, her zaman doğrunun ve güzelin yanında durmasını bilmiş, yanlışın karşısında dimdik durabilmiş bir siyasetçi... Muhsin Yazıcıoğlu...
DERNEK ÇALIŞMALARINA 14 YAŞINDA BAŞLADI
1954 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Elmalı köyünde, bir çiftçi ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. 1968 yılında, henüz 14 yaşındayken dernek ve cemiyet çalışmalarına katıldı. Şarkışla’da Genç Ülkücüler Derneği’nde başladığı dernek çalışmalarına, Veterinerlik Fakültesi’nde okuduğu Ankara’ya geldiğinde de devam etti. 1977 yılında, henüz 23 yaşındayken, Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.
Kısa sürede, çalışmaları ve başarılarıyla dikkat çeken Yazıcıoğlu, Ülkü Ocakları’nın Genel Başkanlığı görevine getirildi. 1978’de kurulan Ülkücü Gençlik Derneği’nde kurucu Genel Başkan olarak görev üstlendi. Buradaki çalışmalarıyla MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in takdirini kazanan Yazıcıoğlu, partide Genel Başkan müşavirliği görevine getirildi ve 1980 darbesine kadar, bu görevine devam etti.
ZİNDAN YILLARI
12 Eylül 1980 tarihinde, Kenan Evren önderliğinde yapılan askerî darbe sonrasında, birçok siyasetçi gibi o da yargılandı. Döneminde yargılanan en genç siyasetçilerden biriydi. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar sanığı olarak yargılandı. 5,5 yılı hücrede olmak üzere, toplam 7,5 yıl cezaevinde kaldı. 7,5 yıl boyunca yargılandığı hiçbir davadan ceza almadı ve tamamından beraat etti. Bu süre içerisinde, Muhsin Yazıcıoğlu hakkında ortaya atılan en tüyler ürpertici iddia ise; işkence gördüğü ve ayak tırnaklarının çekildiği iddiası idi.
ZİNDANDAN, HAYIR YARIŞINA
Yazıcıoğlu, 7,5 yıl kaldığı cezaevinden çıktıktan sonra da hayır ve yardım çalışmalarına devam etti. O dönemde, mağdur olan ülkücülere ve ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığına getirildi. Ayrıca, cezaevinden çıktığı yıl, kapatılan MHP’lilerin kurduğu Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) katıldı. Alparslan Türkeş’in de, diğer siyasî liderler Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit gibi, siyaset yasağının kalkmasıyla birlikte Genel Başkanlığa getirildiği partide, Muhsin Yazıcıoğlu da Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.
Yazıcıoğlu, Genel Sekreter Yardımcısı olduğu dönemde, henüz 33 yaşındaydı.
İLK SLOGAN: O, İNANÇLARINIZI MECLİS’E TAŞIYACAK
Aynı yıl yapılan seçimlerde Alparslan Türkeş’in Genel Başkanlığını yaptığı Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) %10’luk seçim barajının altında kalarak, TBMM’ye giremedi. 1987’den 1991’e kadar, MÇP’de Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüten Yazıcıoğlu, 1991’de, MÇP ve IDP’nin Refah Partisi (RP) çatısı altında girdiği ve MÇP’lilerin “Oylar Refah’a, Ülkücüler Meclis’e” sloganını kullandığı Genel Seçimler’de, henüz 39 yaşındayken, Sivas’tan Refah Partisi Milletvekili adayı oldu ve “O, inançlarınızı Meclis’e taşıyacak” sloganıyla, TBMM’ye girmeyi başardı.
Aynı yıl, Alparslan Türkeş le birlikte, Refah Partisi’nden istifa ederek, Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) geri döndü.
TÜRKEŞ’E MEYDAN OKUDU
1991 Seçimleri’nde RP çatısı altında TBMM’ye giren ve seçimlerin ardından tekrar partilerine dönen MÇP’liler, o dönemde kurulan DYP-SHP koalisyonuna dışarıdan destek verdiler. İşte bu destek, MÇP’de ilk büyük çatlağı su yüzüne çıkarttı. Süleyman Demirel ve Erdal İnönü liderliğinde kurulan bu koalisyona destek veren partilerini eleştiren bir grup MÇP’li, 1992 yılının Temmuz ayında, Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu önderliğinde partilerinden istifa ettiler.
6 ay kadar Bağımsız Milletvekili olarak çalışmalarına devam eden Muhsin Yazıcıoğlu, 29 Ocak 1993’te, MÇP’den istifa eden arkadaşları ile birlikte Büyük Birlik
Partisi’ni (BBP) kurarak, partinin Genel Başkanlığı’na getirildi.
“NAMLUSUNU HALKA DOĞRULTAN
TANKA SELAM DURMAM”
24 Aralık 1995’te yapılan Genel Seçimlere Anavatan Partisi (ANAP) çatısı altında giren BBP, 20. Dönem TBMM’ye 8 milletvekili sokmayı başardı. Partinin Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, ikinci kez Sivas Milletvekili olarak, TBMM’ye girdi.
Bu dönem, Muhsin Yazıcıoğlu’nun millet nezdinde en fazla takdir topladığı dönem olarak tarihe geçti. 28 Şubat 1996 tarihinde ANAP’tan istifa eden Yazıcıoğlu ve arkadaşları tekrar BBP’ye katıldılar.
O dönemde kurulan ve DSP’nin dışarıdan desteklediği ANAP-DYP koalisyonu, RP’nin Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü “Güvenoylamasında usulsüzlük” iddiası sonucu, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar ile sona erdi.
Uzun süren koalisyon kurma çalışmaları, bir türlü sonuç vermezken, kurulmasına kesin gözüyle bakılan RP-ANAP koalisyonundan, ANAP ve lideri Mesut Yılmaz çekildiğini açıkladı.
Daha sonra, koalisyon kurma çalışmalarına devam eden Refah Partisi (RP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan, DYP ile koalisyon kurma konusunda anlaştı, fakat bu iki partinin oyları, güvenoyu almalarına yetmiyordu.
İşte bu dönemde, 8 milletvekili ile RP-DYP Koalisyonu’nu dışarıdan destekleyen BBP, hem Parlemento ve koalisyonun anahtar partisi olmuş, hem de kurulan koalisyonun ardından girilen 28 Şubat sürecinde dik durmayı bilen Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu, halkın gözünde itibarını artırmıştı.
1996 yılının Haziran ayında kurulan koalisyon, 1997 yılının başlarında kendisini iyiden iyiye hissetirmeye başlayan darbe söylentileri ile başa çıkmaya ve ayakta durmaya çalışıyordu.
1997 yılının 28 Şubat’ında yapılan ve bu sürece adını veren (28 Şubat Süreci) Millî Güvenlik Kurulu toplantısının ardından, Ordu’nun üst kademesi ile Hükümet kanadı arasındaki gerginlik de iyice gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.
Refah Partili Sincan Belediyesi’nin “Filistin Gecesi” düzenlemesini bahane eden Orgeneral Çevik Bir, MGK’nın asker kanadının tavsiyesi olan 8 yıllık kesintisiz eğitim tavsiyesinin altına, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın imzasını atmaması üzerine, Sincan’da tankları yürütmüş ve halka “Darbe geliyor” uyarısında bulunmuştu.
Gazetelerin, hemen her gün “Postal sesleri kapıda” şeklinde manşetler attığı o günlerde, gözler bir anda BBP ve O’nun Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’na çevrilmiş ve Refah-Yol’un karşısında duran tüm kurum ve kuruluşlar, BBP’den, koalisyona olan desteğini geri çekmesini istemişti.
İşte tam da bu dönemde, Muhsin Yazıcıoğlu’nun sarfettiği şu sözler, hem Türk siyaset literatürüne geçmiş ve hem de tarihteki yerini almıştı: “Namlusunu halka doğrultan tanka selam durmam”
Bu sözleriyle büyük takdir toplayan Yazııoğlu, her zaman haklının yanında durmayı bilmiş ve menfaati uğrunda siyaset yapanlara da büyük bir ders vermişti.
MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN HAYATI
MUHSİN Yazıcıoğlu, 1954 yılında Sivas'ın Sarkışla ilçesi Elmalı Köyü'nde bir çiftçi ailesinin oğlu olarak doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla'da yaptı.
Yüksek öğrenimini yapmak üzere 1972'de Ankara'ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde tamamladı.
1968'de cemiyet (dernek) çalışmalarına başladı. Şarkışla'da Genç Ülkücüler Hareketi'ne katıldı. Ankara'ya geldikten sonra ise, Ülkü Ocakları Genel Merkezi'nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla; Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. (1977-78)
1978'de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği'nin kurucu Genel Başkanı oldu. 1980 yılına kadar MHP'de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulundu.
12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbenin ardından, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak cezaevine konuldu. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi'nde kalan Muhsin Yazıcıoğlu, 7,5 yıl cezaevinde kaldığı bu davadan herhangi bir ceza almadı.
Cezaevinden çıktıktan sonra, mağdur olmuş ülkücülere ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başkanlığını yaptı.
1987'de arkadaşları ile birlikte MÇP'de siyasete girdi. MÇP'de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu.
1991 genel seçimlerinde Refah Partisi (RP), Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi’nin (IDP) oluşturduğu ittifak bünyesinde, milletvekili adayı oldu. “O, inançlarınızı Meclis'e taşıyacak” sloganıyla, Sivas'tan milletvekili seçildi.
1992 yılı Temmuz ayında, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı için” bir grup arkadaşı ile birlikte MÇP'den ayrıldı. 29 Ocak 1993 tarihinde Büyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Başkanlığı’na seçildi.
24 Aralık 1995'te yapılan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden meclise girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP'tan istifa ederek, BBP'ye döndü.
26 Nisan 1998'de yapılan 3. Büyük Kurultay'da, 8 Ekim 2000 tarihinde yapılan 4. Büyük Kurultay'da, 2 Haziran 2002 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kurultay'da, 20 Temmuz 2003 tarihinde yapılan 5. Olağan Büyük Kurultay'da, 30 Nisan 2006 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kurultay'ta ve 15 Nisan 2007 2. Olağanüstü Büyük Kurultay’da tekrar BBP Genel Başkanlığı’na seçilmiştir.
22 Temmuz Erken Genel seçimlerinde BBP'nin seçimi protesto etmesi sebebiyle partisinden istifa ederek Sivas'tan bağımsız milletvekili adayı olup 23. dönem milletvekiliğine seçilmiştir. Daha sonra BBP'ye katılarak TBMM'de Büyük Birlik Partisi Sivas Milletvekili olarak BBP'yi Meclis'te temsil etmiştir.19 Ağustos'ta yapılmış olan BBP'nin 3. Olağanüstü Büyük kurultayında tekrar Genel Başkan olmuştur.
25 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde, geçirdiği bir helikopter kazasında yaşamını yitiren Muhsin Yazıcıoğlu, evli ve iki çocuk babasıydı.
SONRAKİ YAZIMIZ : MAMAK CEZAEVİ’NDEN ANNESİNE GÖNDERDİĞİ MEKTUP,SON RÖPORTAJINDA NELER SÖYLEDİ? NEDEN TACETTİN DERGAHI’NA GÖMÜLDÜ? -
Yitik Davanın Canlandığı Libya ve Es - Sunnusi ! . . .
Türk dostu İdris Es-Sunusi, Kaddafi'nin darbesiyle çekildi...
Trablusgarp artık elden çıkmıştı tıpkı diğer Osmanlı toprakları gibi… Kimisine göre yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Ama Enver Paşa’ya göre üzerimizde tarihi bir sorumluluk ve yapılması gereken çok iş vardı.
Trablusgarp’ın o zamanki koşullarda İtalya’ya verilmemesi imkânsız bir olaydı. Mutlaka diğer ata yadigarı topraklarımız gibi, burası da yüzyıllarca Müslümanlar’a kan kusturmanın vaktini kollayan Hristiyan dünyanın insafsız avuçlarına bırakılacaktı. Bunu Enver Paşa çok iyi biliyordu. Ama buraları sonsuza kadar İtalya sömürgesinde yaşatmaya hiç niyeti yoktu. Selman Kayabaşı’nın da dediği gibi “Çam da bizim çamdan düşecek kozalak da..” düşüncesindeydi. Bugün Osmanlı ile manevi bağlara sahip, Hz. Osman döneminden itibaren İslamiyet’i seçen Trablusgarp (Libya) bir Hristiyan devleti’nin sömürgesi olamazdı. Bütün bu hissi düşüncelerin yanı sıra, var olan bir gerçek de Osmanlı’nın artık son nefesini tüketmesiydi.
İslam aleminin hiç olmazsa şerefiyle kanının son damlasına kadar savunması gerektiğine inanan Enver Paşa, emrindeki genç subayları farklı kimliklere sokarak bu bölgeye gönderdi. (Tarihimizde sadece bundan söz edilir. Ama Enver Paşa’nın önderliğindeki bu oluşum çok farklı ülkelerde aynı çalışmayı sürdürecekti ve bugün var olan birçok devletin temeli a tılacaktı) Gelen subaylar aracılığı ile buradaki yerli Müslüman halka İtalyanlar karşısında direnmeleri için gerilla savaşı eğitimi verildi. Bu genç subayların içinde M. Kemal ve Eşref Kuşçubaşı gibi simalar da vardı.
Özellikle buradaki Senusiler önemli nüfuz sahibiydiler. Anadolu’dan gelen genç ve gönüllü subaylar Senusiler’e gerekli her şeyi öğretip onlarla sırt sırta vererek savaşacaklardı. Tabii Osmanlı Devleti’nin bu sırada Balkan sorunu patlak vermişti. O yüzden gerekli silah yardımı ve maddi yardım istenen seviyede gelmiyordu Anadolu’dan.. Enver Paşa’nın gönderdiği yetenekli bir çok subay burada istiklal çakmağını çakıp kendilerine ihtiyaç duyulan Anadolu’ya tekrar geçmek zorunda kaldılar. Artık Senusiler’in yanında sadece dualar ve kalplerindeki imanları kalmıştı.
İtalyanlar Libya’yı kıyı kesiminden itibaren ele geçirmeye başladılar, fakat iç kesimlere giremiyorlardı. Yerli halkın örgütlenmesinden dolayı çok şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Otuz yıl süren bu direnişe karşın ancak Mussolini döneminde İtalya Libya topraklarına tam anlamıyla sahip olabildi. Bunda silahsal gücün ve maddi gücün önemi ön plana çıkıyordu. Sonraları İtalyanlar tarafından idam edilen Teşkilat-ı Mahsusa elemanlarından Libyalı Ömer Muhtar adlı muhterem zat elindeki 100 ile 300 atlı ve yaya askeri ile İtalya’ya önemli zayiatlar verdirmeyi başarmıştır. Ama Ömer Muhtar’ın Senusi hareketine ihanet eden çocukluk arkadaşı Senusi şeyhi Şerif el Giryani ve 13 kabile şeyhi davayı satmışlardı. Savaş çok zor şartlar altında devam ediyordu ve artık Muhtar’ın ekiplerinden de çatlak sesler duyulmaya başlamıştı.
Ömer Muhtar’a içlerinde bulundukları fevkalade sıkıntılı durum sürekli vurgulanıyordu. Muhtar’ın tavrı netti ve tarihe kaydolacak şu sözleri söyledi. “Vallahi, zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.”
Bu cümlenin üzerine herkes hatasının farkına varmış ve cihada devam etmiştir. Çatışmaların daha da çetinleştiği bir dönemde General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyordu. “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.”
Ve kısa bir süre sonra (2. Dünya Savaşı döneminde) İslami Hareket Birlikleri’nin muazzam teşkilat çalışmalarıyla Libya İtalya’yı topraklarından çıkarmıştır. Bu süreç içerisinde mandacı politikalarıyla Bingazi bölgesine İngilizler, Fizan bölgesine ise Fransızlar hakim olmuştu. Ama bu olumsuz gelişmelere karşı da yeni bir İslami bağımsızlık çalışması oluşturuldu ve nihayet Libya 1952 yılında bağımsızlığını tüm dünyaya ilan etti.
İktidardaki Türk dostu bir aileden gelen İdris es Sunnusi, Kaddafi’nin yaptığı darbe ile aşağı çekilmişti. İlk başlarda İslam yanlısı söylemlerle kendini kabul ettirmeye çalışan diktatör zamanla önemli İslam eserlerini Kuran’dan daha fazla ön plana çıkma (!) bahanesiyle imha ettirdi. Daha sonra kadın erkek eşitliğini bahane ederek kadınlara asker zorunluluğu getirdi ve askeri üniforma giyme zorunluluğu ile başörtüsü yasağı getirdi. 1984 Ramazan’ında muhalif sesleri bastırmak amaçlı olarak İslâmi hareket mensubu birçok kişiyi devrimcilik suçlamasıyla tüm dünyanın gözleri önünde iftar saati idam ettirdi.
Sanki diğer tüm İslami potansiyel sahibi ülkelerin başına gelen lider krizi bu ülkenin de başına gelmişti. Burada şu konuya dikkat çekmek istiyorum. İslâmiyet’i ılımanlaştırma meselesi batının bir stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kâh bir diktatör aracılığıyla, kâh bir tarikat yoluyla, kâh rejimsel yollarla..
Dinini, tarihini ve geçmişlerini unutmayan İslam halkları özlemlerimle...