http://netlog.com/OKCUOGLUSahan YİLDİZYİLDİZSahanOKCUOGLUhttp://tr.netlogstatic.com/p/tt/016/412/16412026.jpgTürkiyeVan OKCUOGLU profil sayfası

OKCUOGLU

erkek - 25 yaş, Talas,Malazgirt,Söğüt,İstanbul,Ankara,Kerkük, Türkiye


RSS bildirimi

Blog 240

TEL - AFER' E NE OLUYOR,
BU coniler NE YAPIYOR!
İNSAN HAKLARI NEREDE,
DÜNYA AYAKTA UYUYOR!!!


  • MÜSLÜMAN KARDEŞLER ( الإخوان المسلمون ) !





    Müslüman Kardeşler Hasan el-Benna'nın 1928'de Mısır'ın İsmailiye kentinde kurduğu dinsel siyasi örgüt. Modern bir İslam toplumu kurulabilmesi için Kur'an ve Sünnet'in kılavuzluğuna dönülmesini savunan hareket Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da geniş taban bulmuştur.

    Mısır'da 1938'den sonra siyasi nitelik kazanmaya başladı. 1940'ların sonunda Mısır'daki monarşi ve iktidardaki Vafd Partisi'ne karşı tehdit oluşturuyordu. 1952'deki Hür Subaylar Darbesi'nden sonra tüm partiler ile beraber kapatıldı (Ocak 1954). Bu sefer yeraltına çekilen Müslüman Kardeşler, öğrenciler arasında husursuzluk çıkardığı gerekçesiyle tekrar kapatıldı. 1954'te Cemal Abdülnasır'a yönelik suikast girişiminden sonra, altı lideri vatana ihanet suçundan idam edildi ve hareket şiddet yoluyla bastırıldı. 1980'lerden itibaren tekrar canlanma dönemine giren Müslüman Kardeşler Örgütü'nün şiddet yanlısı uzantıları Muhammed Hüsnü Mübarek yönetimince sert önlemlerle bastırıldıysa da, sivil kurumları giderek daha etkin olmaya başladı. En son siyasi olarak yasaklanmış olmasına rağmen bağımsız adaylarla katıldığı 2005 parlamento seçimlerinde 88 sandalye kazandı. Halen Mısır'daki en büyük muhalefet grubudur.

    Zamanla Ortadoğu'nun diğer ülkelerinde değişik adlarla etkinliğini gösterdi. Müslüman Kardeşler'in Suriye'nin Hama kentinde Şubat 1982'de giriştiği ayaklanmanın Hafız Esad yönetimince bastırılması sırasında binlerce kişi öldürüldü. Günümüzde aynı adla Ürdün'de yasal durumdadır. Onun dışında Cezayir'de ve bazı ülkelerdeki farklı isimlerdeki kolları iktidara kadar yükselmişlerdir. Türkiye'de ise çeşitli kereler çeşitli çevrelerce Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketiyle işbirliği yaptığı iddia edilmiş, ve bu iddialar Milli Görüş partilerinin kapatılması için sebep oluşturulmasında kullanılmıştır. Ancak örgütün Türkiye uzantısı olan [MüsGenç] Milli Görüş hareketini kesinlikle kabul etmez ve suçlayıcı ifadelerle dışlar.

  • DAVOS'TA BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN pereze GAZZE AYARI ! . ..

    israil GAZZE'YE GİRİP SOYKIRIM YAPIYOR, DÜNYA SUSUYOR İRAN EL ALTINDAN, TÜRKİYE FİİLEN ve MEYDANLARDAKİ ve HATTA DAVOS'TAKİ TOPLANTI DA DAHİ FİLİSTİN'E DESTEK OLUYOR ! . . .
    israil cumhurbaşkanı perez REZİL OLUYOR ! . . .

    [photo]42355410[/photo]







    BÜYÜK TÜRK DEVLETİ GELİYOR ! . . .

    BEKLEYİN, GÖRECEKSİNİZ ! . . .

    :) :) :) :) :) :)

  • ZALİMLER GAZZE'YE KARADAN GİRDİ !

    [photo]42355410[/photo]



    "Bugün öğleden sonra Refah Kapısı sürekli olarak gün boyunca vuruluyordu. Bunu zaten yakından da görebiliyorduk. Şimdi de 3 koldan Gazze'ye İsrail birlikleri kara harekatı başlattı. Gazze'de tamamen elektrikler kesildi. Bugün yine bir cami vuruldu. Kesin ölü sayısı daha belli değil çünkü 200 kişinin üzerinde insan vardı orada. 60 yaralı olarak geçtiler. Bölgede bu harekatının beklentisi vardı. Bugün çok yoğun bombardıman vardı. Gazze'ye İsrail birlikleri 3 koldan kara harekatı başlattı. Biz şuan refah bölgesindeyiz. Sınır kapısındayız. Şuan denizden de Gazze'ye saldırılar başladı. Karadan girmiş demiştik ama şuan denizden de saldırılar başladı."

  • FİLİSTİN'İN ESANEVİ LİDERİ ŞEYH AHMET YASİN'İN D

    Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!

    [photo]42355410[/photo]









    [video]tr-1101999[/video]

    Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!

    Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!

    Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!

    Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

    Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!

    Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu?

    Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?

    Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!

    Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye. 'Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!' diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

    Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..

    Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!

    Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!

    Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!

    Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

    Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!

    Allah'ım!

    Sana şikâyette bulunuyorum... Sana şikâyette bulunuyorum... Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana m?

    Allah'ım!

    Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum.

    Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...

    Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz..."

    Şeyh Ahmed Yasin

    Hayatının büyük bölümünü İsrail hapishanelerinde geçirmiş, gözleri görmeyen, felçli, tekerlekli sandalyeye mahkum Filistinli lider… 22 Mart 2004'te, 67 yaşında, sabah namazına giderken bir İsrail füzesiyle şehid edildi…

  • FİLİSTİN ARAFAT’IN BOŞLUĞUNU DOLDURAMIYOR ! . . .

    FİLİSTİN ARAFAT’IN BOŞLUĞUNU DOLDURAMIYOR / H.Miray VURMAY - ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI MASASI

    “Ben hiçbir şeyi olmayan, vatanı elinden alınmış bir göçmenim.” demişti 1969'da El Seyyad Gazetesi’ne verdiği demeçte. Arap dünyasında fırtınalar kopartan, 1967’deki “Altı Gün Savaşı”nın üzerinden henüz iki yıl geçmişti ve Filistin artık farklı bir yönelim içerisindeydi. Ortadoğu’nun kaderini değiştiren bu savaşın ardından, Filistin Kurtuluş Örgütü yeniden yapılandırılmış ve başına da “o” geçmişti: Filistinlilerin tabiri ile “Ebu Ammar” ya da tüm dünyanın tanıdığı adıyla “Yaser Arafat”. Arafat, nereden bilebilirdi ki, henüz 40 yaşındayken kurduğu bu kısacık cümlenin bundan tam 35 yıl sonra son nefesini verdiğinde de geçerliliğini aynen koruyacağını. Hani derler ya günahıyla, sevabıyla 75 yıllık ömrünü Filistin’e adamış bir “dava adamı” olarak, yaşamının çok büyük bir bölümünü “hiçbir şeyi olmayan, vatanı elinden alınmış bir göçmen” olarak geçirdi Arafat. Ya işgal altında yaşadı ya da sürgünde. Öyle ki ömrünün son yıllarını “işgal içinde işgal” durumunda geçirdi. Arafat, Aralık 2001’den öldüğü Kasım 2004’e kadar İsrail işgali altındaki Batı Şeria’nın Ramallah şehrindeki karargâhı Mukata’da İsrail kuşatması altında “hapis” hayatı yaşadı. Yani, Arafat, bir değil tam iki kere işgal altındaydı. Hem devleti yoktu, hem de özgürlüğü.

    İsrail’in tecridi altında geçen 3 yılın sonunda karargahından ancak, ölüm döşeğinde bir hasta olarak çıkabildi Arafat. Bir askeri helikopterle Fransa’ya götürüldü tedavi için ve takvimler 11 Kasım 2004’ü gösterdiğinde Paris’ten ölüm haberi geldi Ebu Ammar’ın. 75 yıldır Filistin’in bağımsızlığını arayan gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı. Ardında gerçekleştirilmeyi bekleyen koca bir “Filistin Rüyası”, devam ettirilmeyi bekleyen yorgun bir “Filistin Davası”, dağılmaya yüz tutmuş bir “Filistin Birliği” ve tabii ki onlarca soru bırakan Arafat’ın ölümünün üzerinden tam 4 yıl geçti. Aradan geçen 4 yılda Filistin’de çok sular aktı. Hatta akan sular öyle delicesine aktı ki Filistin’i tam ortadan ikiye böldü. Yaser Arafat’ın ismiyle cisimleşen “Filistin Davası” da hal böyle olunca farklı bir seyre yöneldi. Zira Arafat sonrasında bir türlü kendini toparlayamayan Filistin’de, bir değil iki ayrı Filistin vardı artık. Üstüne üstlük birbirlerini darbeci, vatan haini, düşman hatta terörist ilan eden iki Filistin; El Fetih egemenliğindeki Batı Şeria ve Hamas egemenliğindeki Gazze. Zaman geldi bu bölünmüşlük Filistin’i ciddi anlamda çetrefilli bir iç savaşın eşiğine getirdi. Tetiği bu defa İsrail değil, bizzat Filistin’in kendisi doğrultmuştu, yine Filistin’e, Filistinlilere. Kısa süre içerisinde çatışmalar, tutuklamalar, şiddet içerikli protestolar, kundaklamalar, yağmalamalar, psikolojik operasyonlar vs. ile perçinlenen ayrıca bölgesel ve küresel politikaların menzilinde iyiden iyiye kızışan iç savaş, Arafat sonrası Filistin’e adeta damgasını vurmuş görünüyor.

    Asıl sorun lider eksikliği

    Peki nedir asıl mesele? Neyi paylaşamıyor El Fetih ile Hamas? Soruların cevapları da soruların kendisi kadar karmaşık elbette. Bölünmeyi en basit anlamda egemenlik/iktidar mücadelesi olarak nitelendiren de var, laik-İslamcı ayrımına indirgeyen de, yılların getirdiği bir iç hesaplaşma şeklinde yorumlayanlar da, bir mafya çarpışması ya da uluslararası sistemin bir getirisi olarak Ortadoğu’daki yeni kamplaşmalardan biri olan “ılımlı-radikal” kamplaşmasının Filistin’e yansıması olarak görenler de. Aslına bakılırsa bunların hepsi sorunun cevabı olabilecek nitelikte, mantıklı iddialar ancak önemli bir eksik var. Fotoğrafı eksiksiz olarak görebilmek için duruma salt siyasi değil, sosyolojik hatta sosyo-psikolojik bağlamda da bakmak gerekiyor. Filistin’in bugünkü durumuna sosyo-psikolojik anlamda bir mercek tutulduğunda da bu eksiğin lider eksikliği olduğu çok kolay bir şekilde görülebiliyor. Bugün ne Hamas’ta ne de El Fetih’te ne de diğer gruplarda Filistin Davası’nı sadece söylem bazında değil, gerçek anlamda sırtlayabilecek, Filistin’i bir bütün olarak ardından sürükleyebilecek, farklı yaklaşımlara rağmen bir arada, tek bir Filistinli kimliği çatısı altında tutabilecek vasfa ve karizmaya sahip, Arafat’ın yerini doldurabilecek bir siyasi kişilik yok. Evet, Arafat da büyük hatalar yaptı, oldukça sert eleştirilere hedef oldu, evliliği ve kişisel serveti her daim tartışmalara konu oldu hatta ömrünün son demlerinde adının yolsuzluk söylentilerine karışması nedeniyle Arafat’a karşı ciddi protesto gösterileri düzenlendi ama yine de Arafat “Arafat”tı Filistin halkı için. Sadece yıllarca liderliğini yaptığı El Fetih değil, kendisine en sert eleştirileri yönelten Hamas da, İslam-i Cihad da, Filistin Halk Kurtuluş Ordusu da Arafat denildiğinde kol kırılsa da yeni içerde bırakıyordu. Çünkü Arafat, karizmasıyla bir Filistin ikonuydu, her ne olursa olsun Arafat demek Filistin demekti. Arafat sadece El Fetih’in değil, tüm Filistin’in lideriydi. İşte bu yüzden bir “efsane” oldu Arafat.

    Yarın 4. ölüm yıldönümü Arafat’ın ve Filistin halkı yarın sadece Arafat’a değil Arafatla birlikte toprağa gömülen ulusal birliğine de bağımsızlık hayallerine de ağlıyor olacak…

  • İşte yeni kimlik kartımız

    İşte yeni kimlik kartımız
    TÜBİTAK tarafından tamamen milli olanaklar kullanılarak geliştirilen ve 2010'dan itibaren nüfus cüzdanının yerine kullanılması hedeflenen akıllı kimlik kartları, kopyalanma riskine karşı görünürde 7 üstün güvenirlikli önlemle korunuyor.

    Hologram, mor ötesi, meneviş ve gökkuşağı baskı ve mikro yazı yöntemlerinin kullanıldığı oluşturulan görünür güvenlik önlemlerinin yanı sıra kişiye ait bilgiler, kartın çipinde de özel şifrelerle saklanıyor. TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsünde (UEKAE) geliştirilen Akıllı Kart İşletim Sistemi (AKİS) Proje Sorumlusu Mustafa Başak, 2010'dan itibaren tüm Türkiye'de uygulanması planlanan elektronik kimlik kartının teknolojik özelliklerini anlattı. Akıllı kartın en başta akıllı kart tabanlı ulusal kimlik kartı olarak nüfus cüzdanının yerini alacağını aktaran Başak, kartın ayrıca sürücü belgesi, pasaport, e-devlet uygulamalarında kimlik doğrulama amaçlı bir belge olacağını ve SSK karnesi, Sağlık Bakanlığı sertifikalarında, Maliye Bakanlığının vergi uygulamalarında kullanılabileceğini belirtti.

  • ATATÜRK'TEN SONRA ANAVATAN'A TOPRAK KAZANDIRAN BİR İÇ

    Mareşal, Şükrü Kaya'dan nefret ederdi.



    O da ondan...

    Bu iki adam, bilhassa Montrö konferansından sonra birbirlerini günahları kadar sevmemeye başlamışlardı. Mareşal ve mühiti için Şükrü Kaya "ahlaksız herifin" biriydi. Dahiliye Vekili ise ona "hem kel hem fodul" deyip duruyordu.

    Bu karşılıklı nefretin sebebi gerçekten hikayeye değer. Anlatayım:

    Montrö'de Boğazlar Conventionu'nun imzasından sonra, yani 1936 Temmuz ayının 22sinden sonra bir gece, Şükrü Kaya, köşkünde Lozan Muahedesinin, kimbilir kaçıncı defa karıştırırken Adalardan bahseden 12'nci ve 15'inci maddelerde kafası bir şeylere takılır. (Şükrü Kaya, Lozanı beğenmezdi) Haritayı açar. Önce onbeşinci maddenin İtalya'ya terkettiği Rodos'la on iki adayı ve Meis adasını işaret eder. 12 ada diye bahsedilen adalar şunlardır.

    Bizim Astropalya dediğimiz Stampalya, Harki, Skar-Panto, Kasso, Piskopis, (yahut Tilos), Misiros, Kalimnos, Leros, Patmos, Lipsosı Simi, Koş.

    (15'inci maddenin sonunda "ve bu adalarla ilgili adacıklar" diye de bir kayıt vardır.)

    Sonra 12'nci madde ile Yunanistan'a bırakılmış olan şu adalara da birer çarpı işareti koyar:

    Limni, Samotraki, Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya.

    (Bu maddenin sonunda da "Bu muahedeye mugayir ahkam mevcut olmadığı takdirde Anadolu sahillerine üç milden yakın adalar Türk hakimiyeti altında bırakılmıştır.)

    15'inci maddedeki bu "adacıklar" la 12'nci maddedeki "sahile yakın adalar"a zihni takılan Şükrü Kaya, elindeki hariada bunlara ait bir çizgi bulamaz. Aslen İstanköy'de doğmuş, büyümüş bir Adalar Denizi çocuğu, tıpkı Turgut Reis gibi bir Aydın yalıları çocuğu olduğu için, Yunanistan'a ve İtalya'ya terkedilmiş olan adalarla sahil arasında bazı toprak serpintileri bulunduğunu hayal meyal hatırlar... Ama bunlar kaç tanedir, büyükleri de var mıdır? Lozan'dan beriyi geçen on üç yıl içinde Yunanlılar ve İtalyanlar şu "adalar" ile "adacıklar"a hiç ilişmişler midir? Lozan'dan sonra kara sınırları tahdit edilirken Batı Anadolu da bir deniz sınırı tasavvur edilmiş midir? "Adalar ve "adacıklar" tabirlerine uygun durumdaki toprak parçalarının mülkiyeti birer birer tespi edilmiş midir?

    Velhasıl uykusu kaçar, sabah erkenden velakete damlar ilk işi müsteşarı çağırıp şu emri vermek olur:

    - Bana gözü en açık olanlardan dört adet müfettiş seç, getir.

    Dahiliye Vekaleti kütüphanesinde pek mufassal bir atlas varmış... Aldırır. Alman Erkan-ı Harbiye haritalarını da buldurur. Emniyet-i Umumiye'de bir deniz haritası da varmıiş, onu da alıp açar. Kendisi, müsteşar, dört mülkiye müfettişi bir komisyon halinde toplanıp "adalar" ve "adacıklar" muammasını halle çalışırlar.

    Bir de ne görsünler? Serpintilerin sayısı binden fazla (!)

    Şükrü Kaya hemen Adalar Denizi Türk kıyılarını dörde ayırıp, müfettişlerin her birini bir bölgeye tayin eder. Verdiği talimat şudur:

    - Vazifeniz son derece mahremdir. Her birinize iki emniyet memuru refakat edecektir. Gittiğiniz yerlerdeki kaymakamlara, nahiye müdürlerine ne ile uğraştığımızı asla çıtlatmayacaksınız. Sandalla mı olur, motorla mı, yelkenli ile mi, artık ne gibi vasıtalar bulabilirseniz kara sularımız içinde veya iki üç mil daha uzakta ne kadar "adacık" ve "ada" varsa dolaşup malumat toplayacaksınız. Mahalli amirlerden kontrol sahalarına dahil kıyılardaki adalar hakkında sezdirmeden bilgi de toplayabilirsiniz. Adalar boş mu? Dolu mu? En geç bir ay içinde buraya gelip bana bizzat rapor edeceksiniz.

    Ve derhal bol harcırahlar verdirerek bu dört müfettiş, ikişer emniyet memuru ile yola çıkartır.

    Bir taraftan da hariciyeden de bilgi artar. "Adalar"ın ve "adacıklar"ın mülkiyetini teker teker tespit eden bir protokolün mevcut olmadığını anlar.

    Müfettişler vazifelerini bitirip döndükleri zaman Şükrü Kaya toplanan bilgiler karşısında adeta dehşet duyar:

    Sahipsiz yüzlerce ada!

    Hemen haritaları alır, arabasına atlar; Cumhurbaşkanına gider. Durumu anlatır:

    - Eğer en kısa zamanda bu adalar üzerinde mülkiyet hakkımızı belirtmezsek, Yunanlılar ve İtalyanlar (Hadise İkinci Dünya Harbinden önce cereyan eder. On iki Ada ve Rodos, Meis İtalyanlardadır.) hangisine ayak basarlarla 'bayraklarını çekiverirler. Bize de apışıp kalmak düşer. Onun için derhal adaları işgal etmeliyiz.

    Mustafa Kemal bir an düşünür:

    - Haklısınız..der. Büyük bir ihmalde bulunmuşuz. Şu haritalarla beraber hemen Mareşal'e git. Durumu anlat.

    İşte Mareşal ile Şükrü Kaya'nın arası o gün bozulmuştur.

    Dahiliye Vekilini güler yüzle karşılayan Fevzi Paşa, önüne haritalar serilip durum izah edilince önce şaşalamış, sonra da birden kaşlarını çatarak:

    - Olan olmuş demektir. Artık yapılacak bir iş yok. Elden ne gelir?

    Şükrü Kaya bu sahneyi bana anlattığı zaman:

    - Mareşal bu cevabı verince şaka ediyor sandım... demişti. Bu kadar önemli bir işi bir Genel Kurmay Başkanı böyle hafiften alabilir miydi? Israr ettim. Bu topraklar üzerinde mülkiyet hakkımızı bir an önce kurmalıyız dedim. Hiç cevap vermedi. Baktım ki şaka etmiyor. Haritaları topladım. Yanından ayrıldım.

    Ertesi gün kabine toplantısı vardır. Müzakere başlayınca Şükrü Kaya söz alır, "Son derece mühim ve mahrem bir memleket meselesi üzerinde bilgi vereceğini" söyler ve Genel Kurmay Başkanı Paşa hazretlerinin de toplantıya davet edilmesini teklfi eder.

    Paşa gelir. O zaman da Şükrü Kaya bütün vekilleri hayrete düşüren durumu uzun uzadıya anlattıktan sonra:

    - Ben vazifemi yaptım.. der, şimdi vazife sırası paşa hazretlerindedir. Bu adaları hemen işgal ettirmelidirler.

    Bütün gözler kendisine çevirilince Paşa, pürhiddet ayağa kalkar, masaya elini vurarak haykırır.

    - Erkan-ı Harbiye bu mesuliyeti üzerine alamaz. Dahiliye Vekilinin maksadı nedir? Memleketi harbe mi sürüklemek istiyor? Cevap versin! Maksadı bu mudur?

    Şükrü Kaya şu cevabı verir:

    - Vazife kendilerine terettüp etmektdir. Eğer hadiselerin seyri bir harbi zaruri kılarsa, kabine karar verir, o kararı da gene Paşa hazretleri tatbik ederler.

    İşte Mareşal'in mukabelesi de bu:

    - Kendisinde bir harbi de göze alabilecek cesareti görebiliyorsa bu işi neden bizzat başaramıyor?

    Şükrü Kaya fırsatı kaçırmaz:

    - Peki... der, Paşa hazretleri emirlerindeki ince filoları 48 saat için Dahiliye Velaketi emrine devretsinler.. Dahiliye Velaketi ve sivil idare bu vazifeyi başarmaktan şeref duyacaktır.

    Ve böyle de olmuştur. Fevzi Paşa Deniz Kuvvetlerine talimat vererek motor botları, birçok ufak gemileri Dahiliyenin emrine verdirmeye mecbur olmuştur. Gümrük idaresinin bir iki gemisi, jandarma motorları, bir sürü sandal, yelkenli vesaire de bunlara katılarak garip bir filo kurulmuştur. O yüzlerce adacığın bir kısmına birer numara, pek büyük olanlara da birer isim takılmıştır. Bu numaralarla isimler kalın çinkolar üzerine yazdırılıp yüzlerce tabela hazırlanmıştır. O engin saha parsellere ayrılarak vasıtalar gruplandırılmıştır. Ve bütün gruplar bir gece hava karardıktan sonra hep birden harekete geçirilmiştir. Lozan muahedesinde isim zikredilierek karara bağlanmamış olan bütün adacıklar, serpintiler ve adalar ertesi sabah tanyeri ağarıncaya kadar fiilen ve hukuken anavatana adeta yeniden ilhak edilmiştir.

    Adacıkların büyüklerine üçer beşer jandarmalı karakollar kurulmuş, küçüklerine tarassut kuleleri yapılmış, nobetçiler konmuştur. Hatta o güne kadar imhal edilmiş olan birçok tehlikeli yerlere deniz fenerleri takılmıştır.

    Mareşal bu hareketin devamında gayet sinirli görünmüştür. Operasyonun başarı ile bitirildiği kendisine bildirildiği zaman da hiddetle söylenmiştir.

    - Sevinmekte acele etmeyelim. Bekleyelim, bakalım bu işin altından nasıl bir çapanoğlu çıkar?

    İşin tuhafı, dört gün sonra, bir an Mareşal'ın dediği gibi de görünmüştür.

    Bir sabah İtalyan ataşemiliteri ile ataşe Naaval'inin Arslanlı kapıdan girip Genel Kurmay merdivenlerini acele acele çıktıkları görülmüştür. Sabah sabah gelen bu ziyaretçiler Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisimiz Paşa hazretleri tarafından kabul edildikleri zaman kendisine selamlamışlar ve heyecanlı sormuşlardı:

    - Silahlı kuvvetlerinizin İtalyan topraklarını cebren işgal etmelerinin sebebi nedir?

    Meğer aynı anda İtalya Büyükelçisi de Hariciye Vekaletini boylamış bulunuyormuş:

    - Eğer bu bir yanlışlık değilse ekselans bir "Casus Belli" (Harb sebebi) sayılabilir Cumhuriyet Hükümetinin maksadı nedir? On iki ada üzerine bir saldırı mı tasarlıyorsunuz?

    Mareşal Başbakanlığa gider tabii.. Vekiller Heyeti hemen toplanır tabii.. Ve Mareşal ağır basacağını sanarak şöyle der:

    - Hadise tam tahmin ettiğim tarzda inkişaf ediyor. Şimdi İtalyan askeri ataşeleri beni sual yağmuruna tuttular. Artık verilecek cevabı da siz bulursunuz.

    Şükrü Kaya sorar:

    - Ataşeler, mevki tasrih etmişler midir?

    Mareşal cevap verir;

    - Evet.. Kalimnos adasına 3 mil mesafede bulunan küçük ada.

    - Başka?

    - Bu kadar. Başka yok.

    - O halde bu küçük adayı derhal tahlike eder ve İtalyan otoritelerine teslim ederiz. Bize son hareket sekiz yüzden fazla adacık kazandırmıştır. YUnanistan'dan hiçbir itiraz gelmediğine göre bu tek adacığı İtalya'ya veririz, gerisinde bize kalır. O adada yalnız jandarma vardır. Binaenaleyh bunu sivil idaremizin bir hatası olarak gösteririz. Ben de Daihliye Vekili sıfatı ile İtalyanlara bir kaç nezaket cümlesi söyler, gönüllerini alırım.

    İşte Mareşal o günden sonra taşkın bir Şükrü Kaya düşmanı kesilmiştir. Bu karşılıklı nefretin ikinci Cumhurbaşkanı seçiminde oynadığı rol büyüktür. Çünkü Mareşalin Cumhurbaşkanı olabilmesi sadece Şükrü Kaya'nın elindeydi. Ve gene Şükrü Kaya ancak Mareşalin desteği ile o makama yükselebilirdi. İkisini saran nefretten istifade eden İsmet İnönü olmuştur.

    Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika s.274-301

    http://www.hackturk.us/mustafa-kemal-ataturk/8...

  • Ermeni Diasporasına Fransa'dan Darbe ! . . .

    1915 olaylarına, soykırım diyen Fransa, soykırımı kabul etmeyenleri cezalandırmaktan vazgeçti.

    [photo]16417323[/photoİ



    Fransa'da Ermeni iddialarının reddetmenin ceza kapsamına alınmasını isteyen ve bunun için aralıksız çalışan Ermeni diasporasına büyük darbe geldi. Fransız hükümeti resmi olarak ilk defabu yasa teklifine karşı olduğunu açıkladı.

    Ermeni lobisine yakınlığıyla tanınan Sosyalist Parti milletvekili Rene Rouquet'nin bir sorusuna verdiği yanıtta Fransız Hükümeti, Fransa'nın "Ermeni soykırımını" 2001'de resmen tanımış olduğunu ve Fransız hükümetinin tarihsel olayların yazım ve yorumunun parlamentonun değil tarihçilerin işi olduğu düşündüğünü bildirdi.

    Hükümet adına Meclis'te soruya yanıt veren yerel yönetimlerden sorumlu Devlet Bakanı Alain Marleix, "Hükümetin bu konudaki tavrı açıktır. Bu teklifin Senato'ya getirilmesine karşıdır. Öte yandan, parlamentoların yasayla tarihi yazamayacağını, bu görevin tarihçilere ait olduğunu düşünmektedir". Bakan Alain Marleix, ayrıca son dönemde Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilere de dikkat çekerek, Fransa'nın iki ülke arasındaki diyalog ve yakınlaşmayı desteklediğini bildirdi.

    Fransa daha önce 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirmiş fakat herhangi bir cezai yaptırım içeren yasa kabul edilmemişti.

  • İ Z M İ T ' T E N H A B E R L E R ! . . .

    Sapanca Gölü dibinde batık kilise kalıntısı
    Sapanca Gölü içinde batık bir kilise kalıntısı bulunduğu açıklandı. Batık kilise, bölgedeki depremlerin tarihi ve Sapanca Gölü’nün oluşumu konusunda da yeni bilgilere ulaşılmasını sağlayacak.
    İZMİTLİ ARKEOLOGLAR ARAŞTIRIYOR
    Sapanca Gölü içinde, suyun dibinde bir kilise kalıntısı bulunduğu yolundaki ihbar üzerine İzmit Müze Müdürlüğü harekete geçti. İzmit Müzesi bünyesinde görevli sualtı arkeoloğu Ali İlker Tepeköy önderliğinde Zeynep Cansever, Ahmet Uykal, Serdar Gülderer’den oluşan ekip, kalıntının bulunduğu bildirilen bölgede dalış yaptı. Tüpraş’tan alınan ekipman desteği ile yapılan dalış sonrası, suyun altında kilise olduğu sanılan bina kalıntısına ulaşıldı.
    YEREL TAŞLARLA İNŞA EDİLMİŞ
    Sualtı arkeoloğu Ali İlker Tepeköy, mimarı kalıntının 3x4 metre boyutlarındaki düzgün kesilmiş yerel taşlarla inşa edilmiş olduğunu, büyük ölçüde sağlam kaldığını anlattı. Su dibindeki kilise kalıntısının detaylı şekilde incelenmesi, bölgedeki tektonik çöküntüler ve kara-göl değişimi konusunda da bilim adamlarına yeni bilgiler verecek.

    İzmit Körfezi’nde Gümüş balığı akını
    İzmit Körfezi’nde balık bolluğu bayram günlerinde de devam etti. Bir süredir Körfez kıyılarından Mırmır adı verilen balık bolca yakalanıyordu. Birkaç günden beri ise, büyüklüğü hamsi kadar olan Gümüş balıkları İzmit Körfezi’nde sürüler halinde dolaşıyor.
    LEZZETLİ BALIKTIR
    Küçük, beyaz etli balık olan, özellikle tavası çok lezzetli olan Gümüş Balığı, İzmit Marina sahilinden, Seka Park alanından ve İzmit Körfezi’nin çeşitli yerlerinden kıyıdan atılan yemli oltalarla bile yakalanabiliyor. Dün Marina iskelesi ve sahilde dolaşanlar, temiz denizin içinde Gümüş balığı sürülerinin geçişini ilgiyle izlediler.

  • 'Başkent Köylülere Yasaktı'

    Aydın Menderes, tek parti döneminde Başkent'teki kıyafet yasağını Adnan Menderes'in bir gecede kaldırdığını belirtti.
    Aydın Menderes, tek parti döneminde sadece Ulus değil, Ankara'nın Sıhhiye, Kızılay, Yenişehir, Cebeci, Bahçelievler gibi birçok semtine köylülerin giremediğini belirtiyor. Menderes, "Babam bu yasağı iktidara geldiği gün, bir gecede kaldırdı." diyor. Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes'e göre, Ankara'daki kıyafet yasağı 'yakın tarihin en önemli ayıbı'...

    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın tek parti zihniyetiyle ilgili özeleştirisinin yankıları sürüyor. Baykal'ın başörtülü ve çarşaflı üyelerin partisine katılımını eleştirenlere "Âşık Veysel, kılık kıyafeti sebebiyle Atatürk Bulvarı'na sokulmadı. 2009'da bu zihniyeti devam mı ettireceğiz?" sorusu, tek parti döneminde Başkent'te uygulanan kıyafet yasağını yeniden gündeme getirdi.

    Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes, Ankara'daki kıyafet yasağını 'yakın tarihin en önemli ayıbı' olarak nitelendirdi. Köylü kıyafetli insanların sadece Ulus'a değil, Başkent'in bir çok muhitine giremediğini hatırlattı. Menderes, Başkent'teki yasağa 'Yeter söz milletindir' diyen Demokrat Parti'nin iktidara geldiği gün son verdiğini söyledi. Oğul Menderes'e göre babasının milletin gönlünde taht kurmasının en önemli sebeplerinden biri de bu yasağın kaldırılması oldu.

    Aydın Menderes, Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 1950 öncesinde halkın hor ve hakir görüldüğünü anlatıyor. Babasının bu durumu hiçbir zaman hazzetmediğini aktarıyor. Menderes, şöyle devam ediyor:

    "Ulus, Sıhhiye, Kızılay, Yenişehir, Cebeci, Bahçelievler gibi Ankara'nın mutena semtlerinde bir tane bile kasketli, köylü kıyafetli insana rastlamak mümkün değildi. Bunların Ankara'ya girişi yasaklanmıştı. Tek parti döneminde yoksulluğun önüne geçileceği yerde yoksulların büyükşehirlere girmesi yasaklanmıştı. Emniyet'e emir verilmiş, gördüğünüz vakit çıkartın denilmişti. 1946 seçimlerinin sonuçlarını protesto etmek için o dönem Ulus'taki TBMM binasının önünde toplanan halk hakkında dönemin başbakanı Recep Peker, 'baldırı çıplaklar' kavramını kullanmıştır. Kıyafeti düzgün olmayan insanları polis gelir kovalar, tahsildar gelir malını elinden alırdı. Nüfusun yüzde 90'ı itilmiş kakılmış, yok sayılmıştı."

    Babasının başbakan olmasıyla bu gidişatın değiştiğini kaydeden Aydın Menderes, "Halk, işçisi, işsizi, köylüsüyle sadece şehirlerin merkezlerine değil valiliklere, kaymakamlıklara, hatta Başbakanlık'a bile kıyafetlerine bakılmaksızın girdi. Bakanlıklar Anadolu'nun her yerinden gelen heyetlerce dolup taştı. Bir gecede Türkiye'de her şey değişti." ifadelerini kullanıyor.

    Aydın Menderes, CHP lideri Deniz Baykal'ın 'çarşaf ve tek parti' açılımını destekliyor. Bu tür yaklaşımların gerilimi düşürdüğünü dile getiriyor. Baykal'ın bir el uzattığını, herkesin bu eli sıkması gerektiğini vurguluyor. Baykal'ın 'bir daha tek parti dönemine dönülmez' sözünü de son derece önemli buluyor. Menderes, "Baykal'ın bu girişimi demokratikleşmenin önünü açacaktır. Sanırım bu girişim sözde kalmayacak, somut adımlarla desteklenecektir. Baykal, kendisine yakışanı yapmıştır, destek görmelidir." şeklinde konuşuyor.

« 1 2 3 4 5 ...