OKCUOGLU
erkek - 25 yaş, Talas,Malazgirt,Söğüt,İstanbul,Ankara,Kerkük, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Gruplar
- | Videolar
- | Etkinlikler
- | Müzik
- | Haykırlar
- | Anketler
- | Uygulamalar
Blog / Etiketler / türk
'türk' etiketine sahip blog mesajları:
-
DÜNYAYI YERLE BİR EDECEK İDDİA, HERKES TÜRK !

Öyle bir iddia ki bugüne dek bilinenleri tersine çeviriyor. Amerikalı yazara göre Tüm dünyanın kökeni aslında Türk... İşte kanıtları;
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.
Akşam Pazar'a konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.
HERKES TÜRK! HZ. MUSA, İSA, MUHAMMED VE BUDA BİLE!..
Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine 'evet' cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
KONUŞULAN İLK DİL DE TÜRKÇEYDİ
Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir' adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika'da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika'daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock'un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı.
İşte 81 yaşındaki Matlock'un çarpıcı iddaları;
ARAŞTIRMAYA NASIL BAŞLADI?
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan'a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan'ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur'u da kapsayan 39 kitap) ve İncil'de İsrail'den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... Hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
İNSANLIK TÜRKLERDEN NASIL BAŞLADI?
Matlock İnsanlığın Türklerden nasıl başladığını şöyle anlatıyor;
İLK İNSANLARIN YAŞADIĞI YER SİBİRYA BOZKIRLARI
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva'nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva'nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır.
İLK İNSAN OLAN ADEM - ADAM TÜRKÇE'DE İNSANOĞLU DEMEK
Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde 'insanoğlu' anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk'tür. Türkler'in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan'dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi; yani Türk'tü.
NUH'UN GEMİSİ AĞRI DAĞI'NDA KARAYA OTURDU
Nuh'un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı'nın Türkiye'deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye'ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan'a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk'tü. Kuzey Kutbu'ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa'ya İsveç, Finlandiya, İngiltere'ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
FİNLANDİYA'DA KIRKPINAR VAR, URDU DİLİNDE TÜRKÇE KELİMELER VAR
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere'den, Finlandiya'ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya'da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus'un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail'de değil Türkiye'de; İsa da bu topraklarda yaşadı.
DNA'YA GÖRE ALTAY'DAN GELDİLER
Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA'sı incelendi ve Altay'dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya'nın Roma İmparatorluğu'ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma'nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk'tür. Estrüskler'in DNA'larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
KIZILDERİLİLER DE TÜRKTÜR!
Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
AMERİKA'YI İSPANYOLLAR DEĞİL TÜRKLER KEŞFETTİ
'Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir.
Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir.
Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor; Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var.
İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor.
Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.' -
YAZICIOĞLU NEDEN TACEDDİN DERGAHI 'NA DEFNEDİLMEK İST

Akşam yazarı Gürkan Hacır, helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP lideri Yazıcıoğlu'nun sağlığında, Taceddin Dergahı'na defnedilmek isteğinin nedenlerini araştırdı. Yazıcıoğlu'nu İstiklal Marşı'nın yazıldığı o dergaha çeken neden:
Neden Taceddin Dergahı'na gömüldü?
Şüphelerle dolu bir helikopter kazasında yaşamını yitiren Yazıcıoğlu, vasiyeti gereği Taceddin Dergahı bahçesine defnedildi. Peki, Yazıcıoğlu'nu İstiklal Marşı'nın yazıldığı o dergaha çeken neydi? Sadece milli bir tavır ya da Akif sevgisi mi? Yoksa daha derin bağlar mı?
BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun beklenmedik ölümü halen tartışılıyor. Kaza mı yoksa suikast mıydı net bir şey söylemek imkansız. Kimilerine göre Yazıcıoğlu, hiç kullanmadığı helikopter konusunda zorla ikna edilmiş ve sorunlu olan bu araca binmesi sağlanmıştı. Kimine göreyse pilot önceden verilen ilaçlarla etkisiz hale getirilmiş, helikopterin düşmesi planlanmıştı. Kaza ihtimalini dillendiren ise az sayıda kişi var.
Yazıcıoğlu'nun cenazesi tüm bu tartışmaların gölgesinde kaldırıldı. Türkiye'nin dört bir yanından gelen Nizam-ı ålem Ocağı'ndan gençler Ankara sokaklarını doldurdular ve liderlerine son görevlerini yerine getirdiler. Ve naaşı, Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı'nı yazdığı Taceddin Dergahı'nın bahçesine defnettiler.
Yazıcıoğlu'nun sağlığında, defnedilmek üzere vasiyet ettiği Taceddin Dergahı'nın özelliği neydi? Sadece Milli Şair'e ev sahipliği yapmış olması mı bu ünlü ülkücü-aksiyoneri buraya çekmişti?
İsterseniz Taceddin Dergahı'nın hikayesine bir uzanalım...
Öncelikle belirtmem gerek. Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaşamında Mehmet Akif Ersoy'un yeri başkaydı. Sadece İstiklal Marşı'nın yazarı olması değil, yaşamı ve İslami düşüncesini de kendine yakın buluyordu. Üstelik her ikisi de veterinerlik okulunda okumuşlardı. (Yazıcıoğlu Veterinerlik Fakültesi'ni bitiremedi.)
Ama onları aynı dergahta buluşturan sebep bu değildi.
CELVETİYE TARİKATI: Halk içinde hakla birlikte...
Celvetiyye tarikatı, Bayramiyye tarikatının bir koludur. Bayramiyye ise Nakşibend”lik ve Halvetiliğin birleşimi olarak kabul edilir. Bayramiyye ismini Hacı Bayram-ı Veli'den alır. Yani Nakşibend”lik ve Celvetilik birbiri içine geçmiş bir haldedir.
BBP liderinin defnedildiği Taceddin Dergahı da Celveti tarikatının dergahıdır. Milli Mücadele yıllarında Mehmet Akif Ersoy'u evinde ağırlayan da bir Celveti şeyhiydi. Yani Ersoy, İstiklal Marşı'nı bir Celveti tekkesinde yazmıştı.
Taceddin Dergahı, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hacı Bayramı Veli'nin kurduğu Bayramiyye tarikatının bir kolu olan Celvetiler için yaptırılmıştı. Taceddin Dergahı, Celvetilerin olduğu kadar Nakşibend”ler için de önemli dergahlardan biridir.
Muhsin Yazıcıoğlu, hayattayken ölümü halinde Taceddin Dergahı'na gömülmesini, eğer orası olmazsa Hacı Bayram Camii haziresine, orası da olmazsa Yazıcıoğlu Camii'ne defnedilmesini istemişti.
Peki, Nakşibend”ler için önemli sayılan bu Celveti tekkesine defnedilmek neden Yazıcıoğlu'nun vasiyeti olmuştu?
Yazıcıoğlu, Nakşibend”lerin lideri konumundaki Esat Coşan'ın yakınıydı. Coşan, Menzil Şeyhi olarak bilinen Mehmet Zahit Kotku'dan sonra cemaatin lideriydi. Her fırsatta Muhsin Yazıcıoğlu'yla bir araya geliyordu. Buluşmaları kamuoyundan pek gizlenmiyor, Coşan'ın verdiği yemeklerde Yazıcıoğlu hemen yanında onur konuğu olarak yer alıyordu.
KADERLERİ AYNI OLDU
Türk siyasi yaşamında önemli yer tutan İskenderpaşa cemaati, Coşan'ın liderliğindeydi. Bugün AKP'nin birçok kadrosu bu cemaatin talebesiydi. Ancak Coşan'ın ismi hep Yazıcıoğlu'yla anılıyordu. Esat Coşan'ın da kaderi tıpkı Yazıcıoğlu gibi oldu. O da Avustralya'nın Sdyney kentinde geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını kaybetti. -
Kuşkulanmamak Elde Değil Senede 4 Kaza ! . . .
Yazıcıoğlunda 4 önemli kuşku


BBP Ankara il başkanı 4 önemli kuşkusunu dile getiriyor; Olaydan önce Yazıcıoğlunun laptopu çalınmış ve sonra o laptop bahçeye bırakılmış.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasıyla birlikte bir çok kuşku dillendirilmeye başlandı. Enkaza 47 saat sonra ulaşılabilmesi suikast kuşkularını daha da körükledi.
BBP Ankara İl Başkanı Hasan Hüseyin Bozok ise Habertürk gazetesine yaptığı açıklamada “”Helikopterin düşmesi kaza değil suikasttir” diyerek 4 önemli kuşkusunu dile getirdi.
1-LAPTOPU ÇALINDI: Bozok: “Olaydan önce Yazıcıoğlu’nun, evinin üst katında bulunan diz üstü bilgisayarı çalındı, sonra bahçeye bırakıldı. Genel Başkanla ilgili her türlü bilgiye bu bilgisayardan ulaşıldı.”
2-VALİ NASIL BİLİYOR?: “Kazadan hemen sonra Kayseri Valisi ‘Kurtarma ekipleri olay yerine ulaştı. Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık. Hastaneye götürülüyor’ dedi. Bu ifade kurtarma çalışmalarını yavaşlattı. O bilgi valiye nereden geldi?”
3-İHBAR ALMIŞTIK: “15 gün önce genel başkanımıza suikast ihbarı almıştık, ancak doğrulatamamıştık. “
4-NASIL ULAŞILAMADI: “Yüksek teknolojiye rağmen enkaz 48 saat sonra bulunabildi. Üstelik köylüler buldu. İlk gün GSM şirketinin verdiği koordinatlara rağmen enkaza ulaşılamadı. 3. gün seyyar baz istasyonu kuruldu. Bu işlem neden ilk gün yapılmadı?”
BBP’liler Yazıcıoğlu ve ailesinin iki yılda 4 kez trafik kazası geçirmelerini de şüpheli buluyor.
GÜLEN DE SUİKASTE DİKKAT ÇEKMİŞTİ
Fethullah Gülen de Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair yaptığı açıklamada suikaste dikkat çekmişti. Gülen; ”Başına 4-5 sürpriz trafik kazası gelmiş, onları atlatmayı başarmış. Bu defa farklı bir şekilde gitmiş. Bir yönüyle şüphelenmek , herşeyi kurcalamak gerekir” demişti.
Ergün Yılmaz (Pilot Der Başkanı) : “Fethullah Hoca’ya katılıyorum. Kazayla ilgili yapılan açıklamalar açıkçası bana ikna edici gelmedi. Kafalarda çok sayıda soru var. 20 gün önce Muhsin Yazıcıoğlu’yla 1 saat görüştüm. Seçim sonrası için Güneydoğu’ya ilişkin düşünceleri vardı. Partisini ülke sathına yaymayı düşünüyordu. Bu açıdan Fethullah Hoca’nın kaygılarına tamamen katılıyorum. Tesadüfi bir kaza da olabilir, tesadüf süsü verilmiş bir suikast de! Yazıcıoğlu helikoptere çok açık şekilde binmek istemediğini belirtiyor. Hatta ısrar karşısında ‘Beni öldürmek mi istiyorsunuz?’ diye soruyor.”
ANADOLU AJANSI İLGİNÇ BİR İPTAL HABER GEÇTİ
Öte yandan Anadolu Ajansı kaza ile ilgili ilginç iptal haberi geçti. K.Maraş’taki helikopter kazasının duyulması 25 Mart 2009 tarihinde 16:30 sularında medyaya yansımış haber kanalları ve internet siteleri flaş haberlerle kazayı duyurmuştu. İşte tam da bu anlarda Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haber yüreklere su serpilmesine sebep olmuştu. AA, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’nin “Muhsin Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık.” şeklindeki açıklamasını abonelerine geçmişti.
Geçen Çarşamba günü geçilen bu haber 8 gün sonra “resmi makamlardan kesin teyidi alınamadan oluşturulduğundan” iptal edildi. -
DAVOS'TA BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN pereze GAZZE AYARI ! . ..
israil GAZZE'YE GİRİP SOYKIRIM YAPIYOR, DÜNYA SUSUYOR İRAN EL ALTINDAN, TÜRKİYE FİİLEN ve MEYDANLARDAKİ ve HATTA DAVOS'TAKİ TOPLANTI DA DAHİ FİLİSTİN'E DESTEK OLUYOR ! . . .
israil cumhurbaşkanı perez REZİL OLUYOR ! . . .
[photo]42355410[/photo]


BÜYÜK TÜRK DEVLETİ GELİYOR ! . . .
BEKLEYİN, GÖRECEKSİNİZ ! . . .
-
Etnik temizliği Ermeniler yaptı!
Moskova'daki Askeri Tarih Devlet Arşivi'ni (RGVİA) araştıran akademisyen Mehmet Perinçek, Tuğgeneral Bolhovitinov'un 11 Aralık 1915'te karargahına gönderdiği 65 sayfalık raporu buldu. Rus komutan raporda, "Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişti" diyor.
Rusya'nın başkenti Moskova'da bulunan Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi'nde (RGVİA) çalışmalar yapan İstanbul Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Perinçek, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde görevli Tuğgeneral Leonid Bolhovitinov'un karargahına gönderdiği raporu buldu. Diğer adı 'Çarlık Rusyası Askeri Arşivi' olan merkezde bulunan tarihi belge, günümüzde Erivan hükümeti ve diasporanın sloganı haline gelen "Türkler 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni'yi öldürdü" iddiasını ilk elden çürüten bilgiler içeriyor.
Sorumlu kendileri
11 Aralık 1915'te Rus karargahına gönderilen 65 sayfalık rapor, "Gerçek durum. Düzeltme" başlığını taşıyor. Taşnak Partisi'nin, "Kafkas cephesinde Ermeni gönüllü çetelerinin faaliyetleri" başlıklı bir mektubu Rus Çarı'na iletmesinden iki ay sonra yazılan raporun girişinde, Ermenilerin kaleme aldığı bu mektuptaki bilgilerin "siyasi amaçlı" olduğu uyarısı yapıldıktan sonra, bölgedeki "gerçek durum" özetleniyor. Bölgede patlak veren hadiselere, "Ermeni problemi olarak tabir edilen mesele" tanımını uygun gören Rus general, Osmanlı içinde istenmeyen unsur haline gelmelerinde sorumluluğu Ermenilere yüklüyor. Raporda, "Ermenilerin verdiği ölü sayısına güvenmemek gerekir. Taşnak partisi bildirilerinde belirtilen kayıp rakamları devamlı surette abartılıyor ve bunların siyasi amaç taşıdıkları şüphe götürmüyor. Bu kayıpların sorumluları da, kırımı ateşleyen Ermeni çetelerinin kendisidir" ifadesi yer alıyor.
İngiltere kışkırttı
Bölgede fitilin 1915'ten çok daha önce, 1890 tarihlerinde dış güçler tarafından ateşlendiğini merkeze bildiren Bolhovitinov, "Özellikle İngiltere, Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında ittifak kurulup Ortadoğu'da yeni güç merkezi oluşmaması için, Türkiye'nin doğusundaki Ermenileri kışkırtarak karışıklık çıkartmıştır. Bundan önce, Türkler, Ermeniler ve Kürtler barış içinde yaşıyordu. Hatta bölgedeki Ermenilerin hayat koşulları, Kürtler'den ve Türkler'den bile iyiydi" diyor. Rus general şöyle yazıyor: "Rusya, Osmanlı içindeki Ermeni meselesini ilk başta uzaktan izlemekle yetinmiştir. İmparatorumuzun görüşü, Almanya ve üç ay sonra Osmanlı devletinin de bize savaş ilan etmesiyle değişti. Rus birliklerine ek olarak Ermeni gönüllü çetelerini kullanma kararı, Osmanlı'nın bize savaş ilanı sonrasında alındı. Zayıflayan Osmanlı Devleti, Rusya için potansiyel müttefik olmaktan zaten çıkmıştı."
Rapordan tespitler
Cepheyi teftiş eden Çarlık Rusya'sı Tuğgenerali Bolhovitinov'un 1915 tarihli raporunda karargahına bildirdiği bazı tespitler şöyle:
Kullanıldılar Ermenilere kendi yardımlarıyla "Bağımsız Ermenistan" kurabilecekleri fikrini empoze eden Avrupa diplomasisidir. Bu fikrin aşılanmasında özellikle Ermeni diasporası aydınları kullanılmış ve onlar aracılığıyla Osmanlı'da yaşayan Ermenilere karışıklık çıkarmaları ve kan dökerek Avrupa kamuoyunu etkilemeleri öğütlenmiştir.
Feda edildiler Ermeni liderleri, gerçekleşmesi imkansız "Bağımsız Ermenistan" fikrine kapılarak Ermeni halkını Avrupa diplomasisi için feda etmiştir. Ermeni çeteleri, suni ayaklanmalar kışkırtarak, yoğun propaganda faaliyeti yürüterek ve Müslüman nüfus üzerinde her türlü tecavüzü uygulayarak kırımı ateşlemiştir.
Herkese terör Ermeni örgütleri, eylem biçimi olarak terörü benimsemişlerdir. Terörü, sadece başka milletlerden kişilere karşı değil, kendi fikirlerini benimsemeyen Ermenilere karşı da uygulamışlardır. Hatta özerklik karşılığında Rusya ile ittifakı da geçici bir araç olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla Ermeni gönüllü birlikleri uzun vadede Rusya İmparatorluğu çıkarlarının aleyhinedir. Rusya'da terör eylemleri düzenleyen Taşnak komutanlarının 1914 affından yararlandırılması ve serbest bırakılması hatadır.
Vahşi kırımlar Savaş esnasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişmiş, nüfusu cins veya yaş ayırtetmeden ya imha etmiş ya da sürmüş, köylerini yerle bir etmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu uygulamalar sistemlidir. Düzensiz ve yağmacı Ermeni çeteleri, müttefik Rus ordularına karşı bile zaman zaman silah kullanmıştır. Rus yetkilileri bu yüzden önlemler almıştır.
Dehşet çeteleri
Rus general Leonid Bolhovitinov'un raporuna göre, Birinci Dünya Savaşı'na Rus saflarında katılan gönüllü Ermeni çeteleri, Anadolu topraklarında sivil halk arasında dehşet saçmıştı. Fotoğrafta görülen "Kazar" ve "Sepuh" gibi çeteler, Ruslar tarafından bile kontrol altında tutulamıyordu.
'Düşman'ın kaleminden
Bugüne kadar Rus arşivinin tozlu raflarında kalan ancak tarihi öneme sahip olan raporun, o dönemde Osmanlı ile düşman olan bir ülkenin askeri yetkilisi tarafından hazırlanmış olması önem taşıyor. Raporu yazan Rus Tuğgeneral Bolhovitinov, Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte, İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı savaştığı 1914-1918 yılları arasında Kafkas cephesinde bulunuyordu. Dolayısıyla gördüklerini diplomatik bir çarpıtma yapmadan, asker gerçekçiliğiyle aynen üstlerine aktarmış olduğu sanılıyor. Sözde Ermeni soykırımı meselesinde en büyük sorun, tarihi belgelerin nesnelliği. Özellikle Ermeni iddialarını destekleyen belgelerin, o dönemde Osmanlı'nın karşısında yer alan devletlerin diplomatları ve gazetecileri tarafından yazılmış olması dikkat çekiyor.
Çar'a sadakat yemini
Akademisyen Mehmet Perinçek'in ulaştığı tarihi fotoğrafta, Ermeni gönüllü çeteleri, Rus Çarı'na sadakat yemini ederken görülüyor. Çarlık Rusya generali Bolhovitinov, Kafkasya cephesinde Osmanlı ile savaşırken yazdığı raporunda, "Almanya'dan sonra Osmanlı Devleti de Rusya'ya savaş ilan etmeseydi, kontrol altında tutulması çok zor olan Ermeni unsurunu gönüllü birlikler olarak Kafkas cephesinde kullanma düşüncemiz olmazdı. Ermeni çeteleri savaştan sonra süngülerini rahatlıkla bize karşı da çevirebilir" diyor. -
110 ülkeden 550 öğrenci Türkçe konuştu!
6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, dün İstanbul'da düzenlenen muhteşem bir ödül töreniyle sona erdi. Olimpiyatlar, Türkiye'nin gurur tablosunu oluşturdu
6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, dün İstanbul'da düzenlenen muhteşem bir ödül töreniyle sona erdi. 110 ülkeden, her renk ve kültürden 550 öğrencinin ortak bir dilde buluştuğu olimpiyatlar, Türkiye'nin gurur tablosunu oluşturdu
Yaklaşık bir aydır Anadolu'nun değişik yerlerinde yaşanan final heyecanı yerini Türkçe sevdalılarından ayrılmanın burukluğuna bırakırken, şiir, şarkı ve folklorla birlikte 13 dalda zirveye çıkan öğrenciler, bütün dünyaya barış mesajı gönderdi.
Şampiyonlara ödüllerini Meclis Başkanı Köksal Toptan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in de aralarında bulunduğu seçkin davetli topluluğu verdi.
Başbakan Tayyip Erdoğan ise törene katılamamanın üzüntüsünü, partisinin Kızılcahamam kampında dile getirdi. Türkçe Olimpiyatları'nın medeniyetler ittifakı ve barış açısından önemine dikkat çekerken, "Dünyanın değişik ülkelerinde Türkçe konuşanları gördükçe iftihar ediyoruz." dedi.
Alkışlar Türkçenin yıldızlarına
Bu yıl 6.sı düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın gala gecesi muhteşem bir finale sahne oldu. Dili, dini, rengi ve ırkı farklı 110 ülkeden 550 öğrenci Türkçede buluşurken, dünyaya da barış, kardeşlik, sevgi ve hoşgörü mesajları verdi. İstanbul Gösteri Merkezi'ni dolduran binlerce insan da Türkçenin şampiyonlarını alkış yağmuruna tuttu. Kemal Gülen ile Ebru Gediz'in sunduğu ödül gecesi, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı.
Programın açılış konuşmasını yapan Tertip Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam, Türkçenin bir sevgi ve hoşgörü dili olarak dünya dilleri arasındaki yerini almasını istediklerini dile getirdi. Öğretmenlerin, akıncı ataları gibi dünyanın her tarafına gittiklerini ifade eden Sağlam, "Bunlar kalem tutan akıncılar. Her gittikleri yerde destanlar yazdılar, dünyanın beş kıtasında yüzlerce okul kurdular. Bunların Türkçe ve ülke sevdası ile ahlak timsali yaşantıları dünyaya örnek oldu, her gittikleri ülkede saygı sevgi ve itibar gördüler." dedi.
Tanzanya, Makedonya, Vietnam ve Moğolistanlı öğrencilerden oluşan Olimpiyat Halk Dansları Topluluğu'nun halay, semah, karşılama, türkü, teke ve zeybekle iç içe sergilediği Anadolu mozaiği oyunu büyük beğeni topladı. Yasin İlhan yönetimindeki her milletten çocukların oluşturduğu Olimpiyat Korosu, birbirinden güzel şarkılarla davetlileri adeta büyüledi. Dünya çocuklarının oluşturduğu Dünya Korosu, "Biz dünya çocuklarıyız, bir ağacın dalıyız, evreni kucaklayan, sevgi ile barışız" mesajı verdi. Kenya'dan olimpiyatlara katılan Samuel'in Cem Karaca'dan söylediği 'Allah Yar' şarkısı yoğun alkış alırken, Kamboçyalı öğrencinin söylediği 'Çile Bülbülüm Çile' şarkısına seyirciler hep birlikte 'Allah' dedi. Senegal halk oyunlarının hem Kırklareli hem de kendi yörelerinden sergilediği halk oyunlarını, Moldovalı öğrencilerin oynadığı Giresun yöresi karşılama oyunu izledi. 'Haydi ya Allah' diyerek sahneye çıkan Endonezya Mehter Takımı gecenin en çok ilgi gören ekiplerinden biri oldu. Mozambikli Henrique, 'Ben siyah bir gülüm' derken, Iraklı Erdal Hüseyin, 'Altın hızma' türküsünü söyledi. Ukraynalı Anastasya, 'Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda' derken, Moğol öğrencinin okuduğu Sakarya Türküsü bütün davetlilere duygulu anlar yaşattı.
Ünlü futbolcu Hakan Şükür, şarkı yarışmasında dereceye girenlerin ismini açıklamak üzere çıktığı sahnede duygulu bir konuşma yaptı. 'Sahaların sultanı' anonsuyla sahneye gelen Şükür, 'inanılmaz bir gurur yaşadığını' söyledi. Dünyanın birçok ülkesinde büyük kalabalıkların önüne çıktığını belirten ünlü futbolcu, "Ama bu sahneye çıkarkenki heyecanı yaşamadım" dedi. 'Dünyanın değişik ülkelerinde görev yapan öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum' diyerek başını eğen Şükür'e davetliler alkışlarla cevap verdi.
--------------------------------------------------- ------------------------------
Geceye katılan ünlü isimler
TBMM Başkanı Köksal Toptan ve eşi Saime Toptan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, TBMM Başkan Vekili Meral Akşener, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Sağlam, DYP Genel Başkanı Süleyman Soylu, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Başbakanlık Dışişleri Başdanışmanı ve Uluslararası Stratejik İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, eski İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş, eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık, işadamı İhsan Kalkavan, Ayhan Bermek, TİM Başkanı Oğuz Satıcı, Orka Grup Başkanı Süleyman Orakçıoğlu, Zaman Gazetesi İmtiyaz Sahibi Ali Akbulut ve Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Bülent Korucu, Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, İBB eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna, gazeteci Taha Akyol, yazar Beşir Ayvazoğlu, Hilmi Yavuz, Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Toktamış Ateş, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım, Spor dünyasından Hakan Şükür, Arif Erdem, Uğur Tütüneker, İsmail Demiriz, Cihat Aslan, sanat dünyasından Ferdi Tayfur, Necla Nazır, Bedia Akartürk, Yaşar Alptekin, Eşref Kolçak, Beşinci Boyut dizisinin "Salih" karakterini canlandıran Cengiz Toraman, Yeşeren Düşler dizisinde "Halil" karakterli oyuncusu Ali Başar ve Yeşeren Düşler dizisinin "Hazal" isimli oyuncusu Nilüfer Aydan, yapımcı Şahin Özer, iş adamı Nadir Güllü, Mahir Kaynak, Toktamış Ateş, Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, Azeri milletvekili Genira Paşaoğlu, Kazakistan Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Anuvar Tanalinov.
--------------------------------------------------- ------------------------------
Şarkı yarışmasının galibi kızlar oldu
Şarkı yarışması dalında Orta Asya ülkelerinden 3 kız dereceye girdi. Azerbaycan'dan Hatice Alizade, 'Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim 'le birinci, Türkmenistan'dan Abadan Halmedova, 'Dön gel bir tanem'le ikinci, Tacikistan'dan Suman Kurbanova da 'Aldım başımı'yla üçüncü oldu. Şarkı yarışmasının ödüllerini TBMM Başkanı Köksal Toptan verdi.
--------------------------------------------------- ------------------------------
Şiir'in birincisi Arnavutluk'tan çıktı
Şiir yarışması dalında birinciliği Arnavutluk'tan Adeila Selimaj Arif Nihat Asya'nın Naat'ını okuyarak kazandı. Endonezya'dan Anisa Fitria Dewi, Asrın Türküsü isimli şiirle ikinci olurken, üçüncülüğü Sudan'dan Walaa Tarık Mohamed, Türküler Dolusu şiiriyle aldı. Şiir yarışmasının finali önceki gün Bursa'da düzenlenen Türkçe şöleninde yapılmıştı.
--------------------------------------------------- ------------------------------
Vietnamlı efeler sahnenin yıldızıydı
Halk oyunları yarışmasında Vietnamlı ekip Zeybek oyunuyla birinci seçilmişti. Kayseri'deki final programında ikinciliği Kafkas oyunuyla Azerbaycan, üçüncülüğü de Karadeniz oyunuyla Moldova ekibi kazanmıştı. İstanbul'daki final gecesinde sergilenen oyunlar büyük alkış topladı.
--------------------------------------------------- ------------------------------
Özel ödüller
Gecede özel ödüller de sahiplerini buldu. Atatürk Türk Dili Ödülü, Kazakistan'ın Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'e, Karamanoğlu Mehmet Bey Ödülü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, Ali Şir Nevai Türk Dili Ödülü, şair ve fikir adamı Hilmi Yavuz ile Prof. Dr. Orhan Okay'a, İsmail Gaspıralı Ödülü'ne Taha Akyol ile Beşir Ayvazoğlu'na Kaşgarlı Mahmut Türk Dili Ödülü Amerikalı Türkolog Robert Tangffe'ye verildi. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev'in ödülünü Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Anuvar Tanalinov, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ödülünü ise Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik aldı. Olimpiyatlara maddi ve manevi destek veren Bülent Arınç'ın başlattığı Meclis özel ödülleri dünyanın değişik ülkelerinden gelen 13 öğrenciye verildi. Gecede Bülent Arınç'a özel teşekkür edilirken, öğrenciler ödüllerini Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın elinden aldı.
ZAMAN -
II. Abdülhamit 4 yıl daha tahtta kalsa ne değişirdi!
Nevşehir Üni. Dekanı Prof. Dr. Metin Hülagü'ye göre, Abdülhamit 4 yıl daha tahtta kalsaydı dünya başka bir yer olurdu.
Etkileri hâlâ sürdüğünden olsa gerek, tarihçiler, yakın tarihe el sürmek, hakkında pek yorum yapmak istemezler. Nevşehir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Hülagü, bu yaklaşımın aksine elini bu sıcak meselelere dokunduruyor ve bizlere Osmanlı’nın son döneminden haberler veriyor.
Hülagü, II. Abdülhamit’in ölümünün 90. yılı hatırasına bir kitap kaleme aldı. ‘Osmanlı Yunan Savaşı, Abdülhamit’in Zaferi’ adını taşıyan ve Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkan bu kitap 19. yy Osmanlısı’nı bugünlere taşıyor. Metin Bey’le tozlu raflar arasında bir tarih yolculuğu gerçekleştirdik ve II. Abdülhamit dönemindeki olaylara dair samimi ve bilgilendirici bir sohbet gerçekleştirdik.
II. Abdülhamit ve çevresi özel ilgi alanınıza giriyor. Neden Abdülhamit?
19. yy. tarihini inceliyorum. Abdülhamit bize uzak değil. O dönemin olayları bugün hâlâ canlılığını koruyor. Yunan problemi mevcudiyetini hâlâ sürdürüyor. Bugünkü olaylara vâkıf olabilmek için, kökenini tanıyabilmek için başlangıcını görebilmek gerekiyor.
II. Abdülhamit tahttan indirilmeseydi Türkiye’nin bugünkü durumu nasıl olurdu?
Çok farklı bir Ortadoğu haritası ortaya çıkardı, çok farklı bir Türkiye coğrafyası olurdu. Ortadoğu’nun da bu kadar parçalı, problemli olacağını hiç zannetmiyorum. Barış ve huzur dolu, İslam ülkeleri açısından da çok daha kalkınmış, gelişmiş bir manzara olurdu. Çünkü Abdülhamit’in demiryolu ve İslamcılık projeleri o güne kadar kimsenin akıl etmediği ve uygulamadığı projeler. Abdülhamit herhalde iktidarda sonuna kadar kalsaydı biz dünya savaşına girmezdik. Çünkü Abdülhamit savaşa karşı olan bir padişah. ‘Galip gelseniz de savaş yıkımdır.’ diyor.
Enfeksiyon kapmazdık belki de değil mi, direncimiz düşmezdi bu kadar?
Evet, kesinlikle. İsrail olmazdı diye düşünüyorum. Çünkü baştan beri Abdülhamit’in aleyhinde olduğu bir gelişmeydi o.
Balkan savaşlarına mani olacağı için mi I. Dünya Savaşı’na girmezdi diye düşünüyorsunuz?
Tabii. Abdülhamit, aynı milliyetten olmasa bile aynı dinden, aynı kültürden olan bu insanları farklı kamplarda bir arada toplayabilen bir padişahtı. Herhalde onu çok daha fazla sürdürürdü. Balkan savaşının ve dünya savaşının çıkmaması Türkiye’nin ve bütün insanlığın hayrına olurdu.
Osmanlı-Yunan savaşı, Abdülhamit’in zaferi diyorsunuz. Gerçekten zafer mi bu?
Zaferdir. Kesinlikle zaferdir.
Zafer hükmünü nasıl veriyoruz?
Türk mücadele ve askerî tarihine iki noktadan bakmak lazım. Biz genelde savaşlarda hep galip gelmişiz ama masada kaybetmişiz. Bu 97 savaşını da o noktada düşünmek gerekiyor. Askerî cepheden incelediğimizde savaş tam bir zafer. Üç hafta içerisinde süratle Atina yolu açılmış. Atina’ya gitmek söz konusu iken büyük devletler araya girmiş ve Osmanlı’yı durdurmuşlar. Bugün de zaman zaman yapıyorlar bu işi. Ancak masaya, barış görüşme ve müzakerelerine baktığımız zaman geçmişte olduğu gibi bu savaşta da mağlubiyet var. Dün de aynen geçerliydi, bugün de geçerli. Padişah tek başına yetmiyor. Ne kadar kıvrak zekalı, öngörülü veya geniş ufuklu bir padişah olursanız olun, arkanızda iyi bir ekip, iyi bir siyasi kadro ve iktisadi güç yoksa olmuyor tabii ki. Tek başınıza dünyayı veya ülkeyi yönetmek mümkün değil.
O dönemde Yunanlıları yenmek yine de çok büyük bir hadise değil mi?
Şöyle bir tenkit getiriliyor. Osmanlı gibi devasa bir imparatorluğun böyle küçük bir devleti yenmesine zafer mi denir? Bu savaş mıdır ki, gibi küçümseyici bir tavır var. Dar çerçevede baktığınızda doğrudur, Yunanistan küçük bir ülke, tabii ki yeneceksiniz. Ama bu bakış açısı kısır ve sınırlı. Burada medeniyetin çatışması var. Yunanistan var ama Yunanistan’ın arkasında bir Batı var. Çünkü Yunanistan’ı zaten kuranlar onlar; İngilizler ve Ruslar kurdular. Aslında Osmanlı Devleti belki görünürde Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi Yunanistan’a karşı savaştı ama aslında Batı’ya karşı savaştı. Değerler çatışması, medeniyet çatışması, iki farklı medeniyet arasında bir çatışma var. Kültürel, felsefi, zihniyet çatışması var.
Zaferin İslam dünyasındaki yansımaları nasıldı?
Bu zafer bütün İslam dünyasında coşkuyla karşılanıyor. İran bile -ki tarih boyunca Osmanlı’yla uğraşmıştır- bu savaşta bize yardım etmiştir, yardım etmekten dolayı zevk ve mutluluk duymuştur. O dönemdeki İslam coğrafyasının durumunu da düşünmek ve bu savaştan aldıkları hazzı ve keyfiyle hatırlamak gerekiyor.
Bundan sonrası için Türk-Yunan ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?
Bana göre öncelikle geçmişi bilmek gerekiyor. “Yunanistan nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Bugünkü konumuna gelene kadar hangi aşamalardan geçmiştir? Türk-Yunan ilişkisi nedir?” Kitabın bu anlamda okuyuculara katkıda bulunacağını düşünüyorum. Bazı saplantılardan da kurtulmak gerekiyor. Dünya küreselleşti. Çok savaştık, çok mücadele ettik ama artık aynı coğrafyadayız, beraber yaşıyoruz. Klasik anlayıştan, kavgacı zihniyetten vazgeçmek, oturup konuşmak, müzakere etmek, ortak çıkarlar için ortak projelere imzalar atmak, bu ilişkileri geliştirmek gerekiyor. Ama bunları yaparken de, tarih şuuruyla hareket etmeli. Artık kimse kimsenin toprağını doğrudan doğruya işgal etme yoluna gitmiyor. Daha çok siyasi ve iktisadi bir egemenlikle ülkeler birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlar. Anlaşmazlıklarını müzakere yoluyla gidermeye çalışıyorlar. Geçmişe bakmak ama geçmişe bakarken de emin ve doğru adımlarla diyalogları geliştirmek gerekir diye düşünüyorum.
Kitabınızda 1281 adet dipnot ve çoğunu ilk defa gördüğümüz resim ve fotoğraflar var.
Kitap bilimsel bir kitap. 4.000 adet arşiv belgesi kullandık. Osmanlı vesikalarını değerlendirerek kaleme aldım kitabı. Hamasi davranmayalım, gerçeği görelim diye titiz bir çalışma çıkarmaya gayret ettim. Yayınevi de kitabı görsel açıdan zenginleştirebilmek adına çok uğraştı.
Zaman pazar -
Kültürün ve Tarihin Başilçesi BEYPAZARI!
Beypazarı Ankara’nın Kuzeybatısı’nda ve yaklaşık 100 km uzaklığında şirin bir Anadolu ilçesidir.
Ankara’dan yola çıkan biri Sincan, Yenikent, Ayaş istikametini takip ederek Beypazarı’na ulaşabilir. Arabasıyla gelecekler için yol çift şeritli asfalt olduğundan ulaşımı kolaydır.
Beypazarı son 10 yılda ciddi bir turizm şehri özelliği kazanmış, kendi kültürel özellikleriyle, tarihi dokusuyla, farklı mimari yapıda evleriyle, ev yapımı değişik tadlarıyla Türkiye’de çok farklı özellikleri olan bir ilçe konumuna gelmiştir.
Beypazarı ekonomisi tarım, hayvancılık, sanayi ve turizme dayanır.
Tarımda öne çıkan sebzeciliktir. Beypazarı sebzesi gerek kokusu gerekse tadıyla kendini hemen tanıtır. Özellikle havucu Türkiye ihtiyacının % 60’ını karşılar. Beypazarı halkı havucu iyi değerlendirmiş; suyundan lokumuna, salebinden dönerine, reçeline kadar tüketicilerin beğenisine sunmuştur. Ankara sebze ihtiyacı (domates, ıspanak, salatalık,tere, marul, biber…) çoğunlukla Beypazarı’ndan karşılanmıştır.
Bağcılık özellikle önemlidir. Üzüm üreticiliği ve bunlardan pekmez, cevizli tatlı sucuğu gibi yan ürünlerin talebi ve üretimi gün geçtikçe artmaktadır.
Meyvelerin lezzetlerine doyum olmaz. Evliya Çelebi’de Seyahatnamesinde Beypazarı lezzetleri hakkında şöyle demiştir.
“Bostanlarından bir çeşit kavun olur ki lezzetinden adamın damağı yarılır…Bir çeşit yeşil armudu olup yuvarlak olduğu gibi dördü beşi de bir okka gelir.”
Hayvancılık sektörü ise daha çok kümes ve küçükbaş hayvancılığa dayanır. Beypazarı’nın başağaç mahallesinde öyle kümesler vardır ki o kümeslerden çıkan yumurtalar çift sarılı olup bir tanesi marketlerde satılan yumurtaların 3 katına eşittir.
Sanayide Beypazarı’nın öne çıkan faaliyetleri ise karasör sanayi, maden suyu, trona, el becerisine dayalı gümüşçülük… sayılabilir.
Turizm sektörü ise bizim özellikle üzerinde duracağımız ve Beypazarı’na gidildiğinde muhakkak görülmesi gereken yerlerin tanıtımını içerecektir.
Beypazarı’nın ilk yerleşim yeri; iki dağın arasında kalan tarıma müsait olmayan arazide kurulan, Kastamonulu ustalarla Beypazarı’nda yetişmiş ustaların birlikte oluşturdukları ahşap evlerden oluşan alandır.Burada restorasyon çalışmalarıyla tarihi doku yeniden ortaya çıkartılmıştır.
Beypazarı’na ulaştığınızda şehrin girişinde sizi güllerle karşılayan nazlı bir kız edası vardır. Şehrin girişinde ki düzenlemeler bile farklı bir ilçe olduğunu hemen belli eder. Gezilip görülmesi gereken yerleri şöyle sıralayabiliriz:
1-Hıdırlık Tepesi
2-Tarihi Evler
3-Taş Mektep
4-Alaaddin ve Kurşunlu Camileri
5-El Dokuma Tezgahı
6-Müzeler (Beypazarı Müzesi, Yaşayan Müze)
7-Halk Evi
8-Suluhan
9-İnözü Vadisi
10-Gümüşçüler Çarşısı
11-Türbeler (Yedi Uyuyanlar, İvaz Dede…)
12-Bağ Evleri, Konaklar
13-Maden Suyu, Trona Fabrikaları
14-Sanat Evi
15-Hakim Evi,
16-Kaplıcalar (Dutluk, Tahtalı)
17-Mesire Alanları (Tekke Yaylası, Eğriova, Karagöl…)
Hıdırlık Tepesi; Beypazarı’na hakim bir tepedir. Şehrin iki yüzünü seyredebilirsiniz. Tepenin sol tarafı tarihi dokunun korunduğu, tarihi evlerin olduğu iki tepe arasında kalan eski Beypazarı, sağ tarafı yeni evlerin betonarmenin hakim olduğu yeni Beypazarı. Tepe adeta yeniden inşa edilerek kale görünümü verdirilmiş, bir yandan çayın yudumlanıp bir yandan da Beypazarı’nın izlenebileceği güzel bir seyir tepesi haline getirilmiştir.
Alaaddin Sokak; Beypazarı’na gidildiğinde 4-5 saatin harcanmasıyla tam olarak gezilip görülebilecek bir sokaktır. Eski dokunun tamamen korunup, restorasyondan geçirildiği cumbaları birbirine bakan evlerin sıra sıra dizildiği şehrin tüm stresinin atılıp tamamen tarih, kültür, mimari dokunun havasının teneffüs edildiği, tarihi evlerin gezilip hediyelik eşya alınabilecek, kalmak isteyenler için pansiyon görevi de gören bununla birlikte sanat evi, Suluhan, Beypazarı Müzesi, Alaaddin Cami, Taş Mektep, Kurşunlu Cami, Yaşayan Müze, Hakim Evi gezilip görülecek yerlerdir.
Beypazarı Müzesi’nde eski yaşam tarzı misafire ve geline verilen önem, mutfak kültürü ve birçok tarihi eser bir arada görülebilir.
Alaaddin Cami Selçuklu tarzı mimarisi ve özellikle tavanındaki işlemeler, Kurşunlu Cami klasik bir Osmanlı cami olma özelliğiyle,
Sanat Evi ise adeta işleyen bir galeri havasıyla dikkatleri çekiyor.
Tarihi Taş Mektep ise eski bir okul olup şuan restoran görevi görmekte Beypazarı’na özgü yaprak dolması, baklava, güveç gibi enfes tadları konuklarına sunmaktadır.
Suluhan tarihi ipek yolu üzerinde bulunan hanlardan biridir.Restorasyon çalışmaları devam etmekte olup bitirildiğinde Beypazarı’na yeni tarihi bir yapı daha kazandırılmış olacaktır.
Alaaddin Sokak'ın devamında Türkiye’de müzecilik anlayışında sadece Beypazarı’nda olan “Yaşayan Müze” hem kültürümüzün tanıtılması, hem eski sanatlarımızın geleceğe taşınması hem de çocukluk yıllarımızın eğlencelerinin hatırlatılması adına üzerinde durulması gereken müzelerden biridir. Sosyal tesis olarak kullanılan hakim evi de ilçeye zenginlik kazandırmıştır.
Eski el dokuma tezgahlarının sesini duymak, oradan el dokuması hediyeler almak isteyenler için Taş Mektebin karşısında küçük bir el dokuma atölyesini görebilirsiniz.
Gezilebilecek diğer bir mekan ise gümüşçüler çarşısıdır. Burada gümüşün usta ellerde nasıl şekil aldığını görüp, alışveriş yapabilirsiniz.
Özellikle ilkbahar ve yaz mevsimleri için gidilebilecek mekanlardan bir diğeri de İnözü Vadisi'dir. İnözü Vadisi'nde yeşillikler ve meyve ağaçları arasında bir çok bağ evi ve tesis mevcuttur. Buralarda doğaya kendinizi bırakıp güzel lezzetleri tadabilirsiniz. Vadi üzerinde birkaç türbe (Yedi Uyuyanlar gibi) mevcuttur. İnözü Vadisi'nden devam edildiğinde maden suyu fabrikasını görebilir yerinde tadına bakabilirsiniz.
Beypazarı çarşısından alabileceğiniz ürünleri şöyle sayabiliriz:
Beypazarı kurusu, havuç lokumu, havuç döneri, baklava, makarna, cevizli tatlı sucuğu, pekmez, baharat türleri (dağlardan toplanmış), bazlama, tarhana… Birde Beypazarı pazarına giderseniz (Çarşamba ve Pazar günleri) taze sebze ve meyve alabilirsiniz.
Muhakkak denenmesi gereken tadlar yağlıca, yaprak dolması, taze kuru, cevizli tatlı sucuğu, güveç, baklava, havuç suyu…
Haziran ayında ki Beypazarı Festivali ve Nisan ayında ki uçurtma şenliği hafta sonunu değerlendirme adına kaçırılmayacak fırsatlardır. Bir şehrin nasıl tüm halkıyla birlikte bir etkinliğe sahip çıkıp sadece Türkiye’ye değil dünyaya nasıl açıldığını ve Türk halkının önünün açıldığında neler yapabileceğinin en güzel göstergesidir.
Uçurtma şenliği de eski ve neredeyse kaybolmak üzere olan bir eğlencenin yaşandığı ve yaşatıldığı ve çocukluklarına dönmek isteyenlere fırsat veren bir zaman dilimi olacaktır.
Beypazarı’nın yakın çevresinde ki tekke yaylası, eğriova, karagöl… gibi mesire alanları doğal güzelliğini koruyabilmiş, tahtalı ve dutlu gibi kaplıcalarda kaplıca turizmi tutkunları için güzel yerlerdir.
Yörede yaşam tarzına baktığımızda farklı bir kültür ortaya çıkar. Gerek giyinme tarzı gerek konuşma üslubu ve şivesi gerekse eski gelenek ve göreneklere bağlılık, şehri sadece tarihi dokusuyla değil insanlarıyla da diğer şehirlerden farklı bir konuma getirmiştir.
Bayanlar bir yandan çarşıda satıcılık yaparak aktif olarak aile ekonomisine katkı sağlarken giyim tarzlarıyla alt taraflarında “don” ve başlarında “bürgü” isimli kıyafetlerle de yöresel kıyafetlerini devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla bir yandan kültürlerini muhafaza etmişler diğer taraftan da aile ekonomisine katkıda bulunmuşlardır. Bu katkı tarhanadan, makarnaya, baklavadan sarmaya kadar direk kendi üretimlerini satarak gerçekleşmiştir.
Beypazarı insanının şivesi Ankara şivesinden çok farklı ve adeta Ege şivesine yakın bir konuşma üslupları vardır.
Beypazarı insanı misafirperverliğini, kar kaygısını öne çıkarmadan ürettiği ve pazarladığı ürünlerin kalitesini koruyabilir, tarihine ve kültürüne sahip çıkmaya devam edebildiği, hava kirliliği ve nüfus yapısının değişimine çözüm bulabilirse sivil halkın öncülüğünde gelişimini sağlayan bu gelişmeyle birlikte kültürel ve tarihi değerlerini koruyup gün yüzüne çıkarması özelliğiyle dünyaya örnek olarak gösterilecek bir ilçe olacaktır. -
Türklerde Havacılık
Türklerde Havacılık
İlk Uçuş Teşebbüsleri
Türklerin havacılık tarihindeki yeri oldukça eskilere dayanmaktadır. Türklere ait bilinen ilk uçuş teşebbüsü M. S. 1002 yılında Orta Asya'daki Nişabur şehrinde İmam Cevherî tarafından gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda büyük bir dil bilgini olan; fizik, matematik, ve tabiî ilimler üzerinde de çalışan İmam Cevherî, kuşların hareketlerini inceleyip bunları simüle ederek ilk sunî kanat yardımı ile uçmayı denemiş, Nişabur Ulu Camii'nin tepesinden atlayarak biraz süzülmüş, ancak yere çakılarak vefat etmiştir.
Bir diğer başarısız uçma teşebbüsü de 1159 yılında İstanbul'da Sultan 2. Kılıçarslan'ın Bizans İmparatoru Manuel Komnios'u ziyareti esnasında cereyan etmiştir. Bizans'ta yaşayan Türklerden Siraceddin adlı kişi, sazlarla takviye ederek kanatlı bir paraşüt şekline getirdiği geniş etekli elbisesiyle, Atmeydam'nda bulunan bir kuleden atlamış, ancak kanatlar vücut ağırlığını taşıyamadığmdan düşerek ölmüşter. Türklerde ilk başarılı uçuş, Osmanlı Padişahı IV. Murat döneminde (tahminen 1622) İstanbul'da Hazerfan Ahmet Çelebi tarafından gerçekleştirilmiştir. Evliye Çelebi Seyahatnamesi'nde anlatıldığına göre, Hazerfan
sinden uçarak lodosun da yardımı ile Boğaz'ı geçmiş, 6 km. kadar mesafe katederek Üsküdar'da, Doğancılar meydanına inmiştir. Bu hadiseden, İngiliz Papazı John Wilkins'in 1638'de yazdığı "Yeni Bir Dünyanın Keşfi" adlı kitapta da bahsedilmektedir. Osmanlı dönemindeki bir diğer başarılı uçuş ise, Lagarı Hasan Çelebi tarafından gerçekleştirilmiştir. Takriben Hazerfan Ahmet Çelebi ile aynı dönemde, (muhtemelen 1633) Hasan Çelebi de kendi imâl ettiği bir roket fişeğine binerek Sarayburnu'ndan uçuşa geçmiş, roketin yakıtını teşkil eden barut macunu biterken kollarındaki kanat benzeri yüzeyleri açarak Sinanpaşa Kasrı önünde denize iniş yapmıştır.
Lagarî Hasan Çelebi'nin 50 okka baruttan müteşekkil 7 fişekli roketi takriben 64 kg. ağırlığında olup, merhum Yavuz Kansu'nun hesabına göre, barutun 15-20 saniyede yanacağı varsayımı ile Çelebi'nin 115-125 km/saat hıza eriştiği ve 250-370 m arası bir yüksekliğe çıktığı anlaşılmaktadır/*) İnsanlı roket uçuşunda Lagarî Hasan Çelebi'nin denemesi dünyada ilk olmakla birlikte, Türklerde roketle ilgili çalışmalar daha da eskilere dayanmaktadır. Ortaçağ Fransız tarihçilerinden Jean de Joinville'in 1268'de yazdığı "Histoire Du Roy Saint Louis" adlı eserinde, 7. ve 8. Haçlı seferlerinde Fransa Kralı Saint Louis'in 1248'de Mısır'a çıktığı sırada Türklerin Haçlılar üzerine "Yanan Yumurtalar" şeklinde tarif edilen roketler yağdırdığından bahsedilmektedir.
Bu roketler Topkapı Sarayı kütüphanesinde bulunan "Kitab-al Vazıh Fi'Rammî Va'n-Nuşşab" adlı kitapta, resimlerle ve yakıt formülleri ile birlikte anlatılmaktadır. Yine Topkapı Sarayı'nda mevcut bir silâh ve askerlik kitabının Alâaddin Tayboğa adlı Türk kumandanı tarafından 1356 yılında yazılan "Kitabül-Hıyal Fi'l Hurub ve Fath-almada in Hiyalad Durub" adlı ikinci bölümü tamamen roket, bomba, yanıcı ve yakıcı silahlara ayrılmıştır. Kitapta, bugünkü napalm bombalarının atası denilebilecek küre şeklinde bir yangın bombası, içine at nalı parçaları konularak şarapnel etkisi yapan bomba tarifleri, göz yakan bombalar, gemilere karşı kullanılan torpil benzeri mermiler ile bunların yakıtları resimli olarak tarif edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethi sırasında Osmanlı Ordusunca bazı ilkel füzeler kullanıldığı da muhtelif yazarlar tarafından belirtilmektedir. Fransız tarihçisi Benoist Mechin; "11. Mehmed'in şimdiye kadar dünyanın görmediği silâhları vardı. Bilhassa uçan füzeleri ve müthiş bir topçusu. Bu uçan füzeler, zamanımızın Vel'lerinin atası idi. Çukur imlayı bile biliyorlardı. 20. yüzyıl mühendisleri bunu sonradan ele alacaklardı ." denilmektedir. XIX. yüzyıl başlarında, Trabzon'un Of kazasında Veli Direko adlı bir medrese öğrencisi, aerodinamik prensiplerini inceleyerek kartalların kanat yapılarını taklit ederek planöre benzer bir alet yapmıştır. Daha sonra bunu sırtına geçirerek 200 m. kadar uçmuştur. Bilâhere bölgedeki hükümet temsilcisi tarafından bu çalışmalarının durdurulduğu bilinmektedir.
1861 yılında, İstanbul'da Bebekli Atıf Bey kanat, kuyruk ve pervanesi olan ayakla çevrilen pedallar yardımı ile pervaneye hareket verilen basit bir uçak icat etmiş, bununla yatay olarak kısa bir uçuş yapabilmiş, sonra düşüp yaralanmıştır. 1900'lü yıllarda Avrupa ülkelerindeki uçak imâlatı yapan muhtelif atölyeler örnek alınarak, Türkiye'de de o devirdeki basit uçakların imâli düşünülmüş; ilk teşebbüs 1914'te Hayri Bey ile Rıza adlı bir otomobil teknisyeni tarafından yapılmıştır. Bu iki zât, Tophane Askeri Fabrikası'na müracaat edmişler, fabrikada çalışmalara başlanmış, ancak imâl ettikleri uçak uçurulamamıştır.
Osmanlı Ordusunda Havacılık Teşkilatının Kuruluşu
Türkiye'de havacılık faaliyetleri konusunda devlet eliyle yapılan ilk teşebbüsün, Sultan 11. Abdülhamit zamanında başlatıldığı bilinmektedir. "Jane's Ali the World's Aircraff'in 1909 yıllığının 250. sayfasında "Türkiye'deki bütün uçan makinaların Alman Wright Uçan Makina Şirketi tarafından temin edileceğine dair bir anlaşmanın mevcut olduğu, ancak Türkiye'de henüz havacı bulunmadığı, eski Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Fransa'ya kabilisevk balon ısmarlamış olduğu ve bir çift zeplin için müzakerelerin ilerlemiş bulunduğu" ifade edilmektedir/3)
Memleketimizde havacılık konusundaki ilk ciddî ve kapsamlı faaliyet askerî alanda olmuştur. 1903'te Wright kardeşlerin ilk uçuşunu müteakip, bütün Avrupa'da yarış halinde başlayan havacılık ve uçak yapımı faaliyetleri, askerî alana yansımış ve bu maksatla muhtelif Avrupa ordularının uçak edinmeye başlamaları üzerine Osmanlı ordusunda da bu işin önemi görülerek faaliyete geçilmiştir. 11 Haziran 1911'de, Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı bir tamim üzerine havacılık konusunda yetiştirilmek üzere müracaat eden subaylar arasında Yzb. Fesa ve Tğm. Kenan beyler seçilerek, eğitim için Fransa'ya gönderimiştir. Bu arada Genelkurmay Başkanlığı, henüz başlayan havacılık faaliyetlerini yürütmek için Kurmay Yarbay Süreyya Bey'i görevlendirmiştir/4)
Anyı yıl İtalyanların Trablusgarp'a çıkması için Osmanlı İtalyan savaşı başlamış, bu savaşta 22 Ekim 1911'de İtalyanlar dünyada ilk defa askerî amaçla uçak kullanmışlardır. Avrupadaki gelişmeler ve İtalyanların Trablusgarp'ta kullandıkları uçak yardımıyla keşif ve gözetleme konusunda sağladıkları üstünlürler, bu işin önemini daha fazla ortaya çıkarmıştır. 1912 yılı Mart ayında İstanbul'da bir tayyare mektebinin kurulması çalışmalarına başlanmış, Fransa REP uçak fabrikası yetkilileriyle müzakereler yapılmıştır. Bu amaçla, Ayastefanos (Yeşilkoy)'ün ilerisinde, Kalitorya Köyü ile Safaköy'e kadar olan düz arazi seçilmiş, uçak hangarı yerine büyük çadırlar inşa edilmiştir/5) 15 Mart 1912'de Deperdussin marka, birisi çift,
birisi tek kişilk iki adet Fransız yapısı uçak İstanbul'a getirilerek, eğitimlerini tamamlamış bulunan Fesa ve Kenan beylere teslim edilmiştir. Bunların peşinden, Nisan ve Mayıs 1912'de Fransız REP fabrikasından sipariş edilen iki uçak gelmiş, Haziran'da ise İngiliz Bristol fabrikasından iki uçak daha satın alınmıştır. 1912 yılı içinde Almanların iki adet Harlem uçağı alınmış, daha sonra 5 adet REP ve iki adet Bristol uçağı daha alınarak küçük bir uçak filosu oluşturulmuştur. 1912 yılı sonunda, Osmanlı ordusundaki uçak mevcudu, Mısır Prensi Celaleddin'in hediyesi olan Deperdussin uçağı ve eski Serasker Rıza Paşa'nın hediyesi Bleriot uçağı ile birlikte onyedi'yi bulmuştur. Bu uçaklar, bugünkü teknolojiye göre fazlasıyla derme çatma ve basit uçaklardır. O dönemde yapılan uçakların konstrüksiyonu hakkında fikir edinmek için, Yarbay Süreyya Bey'in 28.7.1912 tarihli raporundan bazı kısımlara bakmakta yarar vardır :
"Uçaklar askı ve gergi tel ve kabloları haricinde ahşap veya demir malzemeden yapılmaktadır. Ancak kanatlar hemen hepsinde ahşaptır .Bazı cinslerde ise ahşap ve demir malzeme veya demirkamış yapıda kanatlara rastlanmaktadır. Muhtelif tipte (ahşap, demir, hafif, ağır) uçakların lehinde ve aleyhinde görüşler mevcuttur. Her iki görüşün haklı noktaları vardır. Gövdeleri demir borudan mamul uçaklar nisbeten ağır olmakla beraber, halen kullanılan güçlü motorlar için bu pek önemli değildir. Özellikle, alçak irtifalardan düşen metal gövdeli uçaklardan pilotların kurtuluş şansı mevcuttur. Halbuki ahşap gövdeli uçaklardaki kazalar ekseriya pilotların ölümüne sebep olmaktadır. Motorlarda genellikle her ülke millî duygularla, kendi malını tercih etmekle birlikte bazen gerçekçi bir yaklaşımla başka ülke malı motor kullananlar da vardır.
Avusturyalılar Daimler, Almanlar Argus ve Mercedes, Fransızlar ise Gnome motorunu tercih etmektedirler. Bununla beraber, Gnome'un uçaklar için güzel bir motor olduğu, çoğunluğun kanaatidir. Bu motorların çok hassas cihazlar olması sebebiyle muhafazası ve muayenelerine önem vermek gerekmektedir. Muhtelif imalatçıların yaptığı uçakların birbirinden pek az farkı vardır. Bu bakımdan, bunların arasında hemen bir seçim yapmak güçtür. Uçak imâlatındaki çok hızlı ilerlemeler sebebiyle, mevcut bir uçak küçük biriki tadilatla diğer uçaklara üstünlük kazanmakta ve bu gelişmelerin sonu gelmemektedir." Gerçekten de, REP, Deperdussin, Harlan, Bleriot, Bristol gibi Fransız, Alman ve İngiliz orijinli uçakların hepsi de yapı ve performansları itibariyle birbirine çok yakındırlar.
Meselâ bunların kanat açıklıkları 13 m. civarında, uzunlukları 12 m. civarında, uçuş hızları 100-130 km/h arasında, servis tavanları ise 1900-2000 m arasında idi. Kullanılan motorlar 70 HP ve pervane devir adetleri 1200 devir civarında idi. Siparişi verilen ve teslim alman uçakların kullanımı ve teknik hizmetleri çin gerekli pilot ve teknisyen ihtiyacını karşılamak üzere 1912 Mayıs ayında sekiz subay Fransa'da REP fabrikasına, Haziran ayında ise yedi subay İngiltere'de Bristol tayyare okuluna eğitim için gönderilmişlerdir. Balkan savaşı çıkınca, bu subayların çoğu eğitimlerini tamamlayamadan geri dönmek zorunda kalmıştır.
Balkan Savaşında Havacılık Faaliyetleri
1912 yılında başlayan Balkan Savaşı'nda hem Osmanlı ordusunda, hem de düşman ordularında uçak kullanılmıştır. Ancak bu savaşta Osmanlı uçaklarından çok fazla istifâde edilememiştir. Buna karşılık Bulgarların elinde bulunun, Rus pilotların kullandıkları Rus uçakları ile, Yunanlılar ve Sırplarda bulunan, Fransız pilotların kullandıkları Fransız yapısı uçaklar bu ülkeler için nisbeten daha fazla yararlı olmuşlardır. Bu savaşta yabancı pilotlar Sırp, Bulgar ve Yunan ordularında Haçlı zihniyetiyle, gayretle çalışmışlar, halbuki Osmanlı ordusundaki yabancı pilotlardan ciddî bir hizmet sağlanamamıştır.
Balkan Savaşı'mn ilk safhasında pek başarılı bir şekilde kullanılmayan uçaklardan kalanlar, savaşın ikinci safhasında mevcut Türk pilotlara paylaştırılarak küçük bir uçak birliği meydana getirilmiştir. Eğitimlerini tamamlayamadan yurda dönen pilotların da uçuş tecrübeleri arttığından, bu pilotlardan daha fazla istifâde edilebilmiştir. Yzb.Salim'e (ilkuçan) Bristol, Yzb.Feza'ya (Evrensel) "Vatan" adlı Bleriot, Üsteğmen Fethi'ye "Osmanlı" adlı Deperdussin, Tğm. Nuri'ye REP, Teğmen Fazıl'a da Bristol uçakları teslim edilmiş, 1913 yılı boyunca bu uçaklar çok değerli keşif vb. hizmetlerde kullanılmıştır.
Bu arada, Balkan Savaşı sırasında Edirne kalesinde bir keşif balonumuz bulunduğu, ancak bu balonun hatalı muhafaza ve çok bekleme sebebiyle evsafını kaybedip uçurulamadığı bilinmektedir. Balkan savaşından hemen sonra Donanma Cemiyeti Ordumuza uçak ve gemi alınması için bir bağış kampanyası başlatarak fon oluşturma gayreti içerisine girmiş; bu kampanyalara katılan Osmanlı Kadın Hakları Koruma Derneği'ni temsilen, Öğretmen Belkıs Şekvet Hanım da 30 Kasım 1913'te Fethi Bey'in kullandığı Deperdussin uçağı ile İstanbul üzerinde uçarak Derneğin satın alarak orduya hediye edeceği "Kadın Dünyası" adlı uçak için yardım afişleri atmak suretiyle uçağa binen ilk kadın unvanını kazanmıştır. Trablusgarp ve Balkan harplerinden sonra, kaybolan itibarımızın iadesi ve İslâm Birliğini kurma gayesine matuf olmak üzere, İstanbul-Kahire arasında uzun mesafeli bir mukavemet uçuşu düzenlenmiştir.
16 Ocak 1914'te iki uçakla hareket edilmiş, Toroslar aşılarak Filistin'e, kadar varıldıktan sonra meydana gelen kazalar sebebiyle bu sefer tamamlanamamış; üçüncü bir uçakla yola çıkan Yzb.Salim (İlkuçan), ortalama 3000 m. irtifadan uçarak Torosları ve sonraki engelleri aşıp, Kahire'ye ulaşmayı başarmıştır. Bu sefer uzun mesafeli ve yüksek irtifalı mukavemet uçuşu olarak o günün dünyasında büyük bir rekor idi. Balkan Savaşını müteakip havacılık faaliyetleri-mizdeki hareketlenme çerçevesinde, Yeşilköy'deki Havacılık Okulu büyütülmüş, Fransa'dan Binbaşı Degois adlı bir pilot öğretmeni getirilmiştir. Bu zât, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile memleketine dönmüştür.
Birinci Dünya Savaşında Havacılık Faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı devleti Almanya'nın müttefiki olarak harbe katılınca, askerî ve sınaî konularda bu devletle işbirliği ağırlık kazanmıştır. Böylece oldukça ilerlemiş bulunan Alman havacılığından da istifade edilmiştir. 1914'te başlatılan Havacılık Islahat Programı yürütüldüğü sırada Türkiye'nin savaşa girmesi sebebiyle Fransızlara ısmarlanan uçaklar alınamamış, Türkiye savaşa 5 kara ve 2 deniz uçağı ile girmek zorunda kalmıştır. 1915 yılında Almanya'dan getirilen uzmanların
yardımı ile Osmanlı ordusundaki havacılık faaliyetlerinin yeniden teşkilatlanması çalışmalarına başlanmıştır. Yeşilköy'deki Tayyare mektebinin müdürlüğüne, 1915 Ocak ayında Bnb.Serno adlı bir Alman subayı tayin edilmiş, Almanya'dan getirilen eğitim uçakları kullanılmaya başlanmış, Alman öğretmen ve teknisyenlerin nezaretinde çok sayıda pilot ve teknisyen yetiştirilmiştir. Osmanlı ordusunda 17 adet Tayyare Bölüğü meydana getirilmiştir. Bu bölükler, uçaklar ve balonlarla Çanakkale, Kafkas, Filistin ve Irak cephelerinde harbe iştirak etmişler, uçaklardan 5-10 kg.lık bombalar, çivi ile doldurulmuş basit şarapneller atılarak ve makinalı tüfek ateşi ile aktif bir şekilde istifade edilmiştir. Keşif ve gözetleme görevlerinde de hem uçaklar, hem balonlar kullanılmıştır.
1916 yılında Osmanlı Ordusunun havacılık kısmı, "Umuru Havaiye Müfettişliği" adı altında yeniden organize edilerek, Bnb. Serno bu teşkilatın başına getirilmiştir. Savaş boyunca Türk Ordusunda toplam 450 uçak görev almıştır. Bunların 150 adedi Almanların "Paşa Bölükleri" adı verilen bölükten ibaret olup, 150 Alman pilot ve 1500 Alman teknisyen de ordumuzda görev yapmıştır. 1915'te Türkiye'de ilk metoroloji istasyonları kurulmuş, ordumuza muhtelif tiplerde 37 tane Alman yapısı uçak katılmıştır. Almanlardan 1916'da 72, 1917'de 111 ve 1918'de 86 uçak daha temin edilmiştir. Başlangıçta elimizde bulunan Rumpler, Bleriot, Deperdussin, Nieuport ve Ponnier tipi uçaklara ilave olarak Almanlardan alınan 100 BG. uçakları, 160 BG.Tük Gotha ve Albotros Cltipi uçaklar; 120 BG.'lük Gotha ve Pflaz uçakları orduuçaklar; 120 BG.lik Gotha ve Pfalz uçakları ordumuza dahil olmuştur. Bunlar 1917 ve 1918 yıllarında gelen Albatros, Halbarstad, Fokker, Rumpler, AEG, Pfalz, DWFC ve Brandenburg uçakları eklenmiştir.
Türkiye savaşa girdikten sonra, Almanya'dan alınan deniz uçaklarının karadan naklindeki güçlükler sebebiyle, bu uçakların botlarına tekerlekler monte edilip, içlerine yedek parça ve yakıt konulmak suretiyle İstabul'a uçarak getirilmişlerdir. Böylece ilk amfibik uçağın (hem karaya hem denize inişkalkış kabiliyeti olan) ortaya çıkışı da Türklere ait olmuştur/7) Savaşın başlangıcında Çanakkale, Süveyş Kanalı ve Kafkas cephesine sevkedilen ikişer uçaktan Çanakkale'ye gönderilenler başarı gösterebilmiş, Süveyş Kanalı'na gönderilen uçaklardan biri Halep'te diğeri çölde kaza geçirmiş, Kafkas cephesine gitmek üzere Trabzon'a sevkedilen uçaklar ise Karadeniz'de Rus filosunun hücumu sonucunda hiçbir faaliyette bulunamadan Rusların eline geçmişler, pilotları Salim ve Fesa beyler esir
1. Çanakkale Cephesi
Çanakkale cephesinde başlangıçta sadece boğaz çevresinde ve dışında keşif uçuşları ile denizaltı gözlemi şeklinde sürdürülen hava faaliyeti 1915 yılında çok önem kazanmıştır. 1915 yılı başında 72 uçaklık düşman kuvvetine karşılık bir tek Türk uçağı ile sürdürülen keşif faaliyetleri, 17 Mart'ta gelen ikinci uçak ile birlikte, 18 Mart 1915 zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamıştır. 25 Nisan' da yapılan düşman çıkartmasından, hava gözlemleri yardımı ile iki gün önce haberdar olunmuştur. 1915 yılında Çanakkale cephesinde 20 İngiliz ve Fransız uçağı düşürülmüştür.
28 Aralık 1915'te başlayan Çanakkale boşaltması uçaklarımızla kovalanmış, 1916 yılı içide yapılan hava savaşlarında 25 düşman uçağı düşürülmüştür. 1916'da İzmir'deki 5. Ordu emrine verilen bir hava bölüğü, Çanakkale'den çıkartılan düşmanın Ege adalarına yığınak yapmasını kontrol amacı ile başarılı keşif ve bomba uçuşları yapmıştır. Çanakkele'de üslenen 6. Av Bölüğümüz, İngiliz, Fransız ve Yunan uçaklarının Çanakkale ve Kuzey Ege'deki keşif ve bomba uçuşlarını büyük ölçüde engellemişler, 1917 yılında 11, 1918'de ise 10 düşman uçağı daha düşürülmüştür. Yapılan keşif faaliyetleri yanında, 20 Ocak 1918'de Yavuz ve Midilli zırhlılarımızın yaptığı İmroz baskını havadan başarıyla desteklenmiştir
2. Kafkas ve Doğu cephesi
Kafkas cephesinde başlangıçta iki uçağımız ve pilotlarının Rusların eline geçmesi ile pasif kalan havacılık faaliyetimiz, 1916 yılında 3. Ordu'ya bir hava bölüğü ve 1917'de ikinci bir hava bölüğü verilmesiyle hareketlenmiş, Erzincan, Erzurum, Kelkit civarında başarılı keşifler yapılmış, 1916'da üç Rus uçağı düşürülmüş, 1917'de bir uçak ele geçirilmiştir. Aynı yıllarda 2. Ordu emrine verilerek Elazığ'da üslendirilen hava bölüğü de Diyarbakır-Bitlis-Van çevresinde keşif uçuşları yapmıştır. 1917'de Rusya'daki ihtilâl sonucunda, 18 Aralık tarihine kadar Kafkas cephesinde karşılıklı süren hava harekâtı sona ermiş, Rus ordusunun çekilmesinden sonra bu bölgede katliam yapan Ermeni çetecilerine karşı keşif ve bomba uçuşları yapılmıştır.
3. Güney Cephesi
Güney cephesinde başlangıçta pek hareketli olmayan havacılık faaliyetlerimiz 1916 yılı başlarında 4. Ordu emrine üç hava bölüğü gönderilmesiyle canlanmıştır. Süveyş Kanalı çevresi ve Mısır topraklarında bomba, keşif ve av uçuşları yapan Alman bölüğü, 1916 yılında 39 İngiliz uçağı düşürmüştür. Adana'daki 4.Bölük Çukurova bölgesine muhtemel bir çıkartmayı önlemek maksadıyla buradaki tren hattını ve Kıbrıs adasını hava kontrolünde tutmuştur. Medine Dera'daki 3. Bölük de bu bölgedeki âsî Arap kabilelerine karşı keşif ve bombardıman faaliyetlerinde bulunmuş, Hicaz demiryolunu kontrol altında tutmuştur.
1917 yılında Filistin cephesindeki Paşa bölükleri diye adlandırılan altı Alman hava bölüğü, 1., 2. ve 3. Gazze savaşlarında başarılı görevler yapmışlar, bu yıl içerisinde de 31 düşman uçağı düşürülmüştür. Bu cephede hava harekâtımız, savaş sonuna doğru Toroslara doğru çekilmek zorunda kalan ordumuzun ikmalini sağlayan Hicaz demiryolunu koruma, keşif ve bomba uçuşları şeklinde devam etmiş, 1918 yılında Filistin cephesinde 29 İngiliz uçağı daha düşürülmüştür. Filistin cephesinde savaş boyunca 190 Alman pilot ve gözlemci ordumuzda görev almış, bunlardan 47'si ölmüştür.
İrak cephesindeki 6. Ordunun elinde uçak olmamasına rağmen, ele geçirilen İngiliz uçakları başarıyla kullanılmış, bu bölgede 1915'te 8 İngiliz uçağı düşürülmüştür. Medine'deki 3. Bölüğün bir kısmı 1916 Şubat'ında Irak cephesine aktarılmış, özellikle Kutül Emare savaşlarında önemli keşif uçuşları yapılmıştır. (Mayıs'ta ise bu uçaklardan bir bölümü Kuzeydoğu'ya Hemedan cephesine, daha sonra da 13. Hava Bölüğü adıyla Baku'ya gönderilmiştir.) 1917'de Irak cephesinde iki hava bölüğü daha görevlendirilmiş, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapılmış, bu cephede 1916'da 14, 1917'de 20 ve 1918'de aralarında
4. Karadeniz ve İstanbul Boğazı
Karadeniz ve İstanbul Boğazı üzerinde de savaşın başlangıcında keşif uçuşları yapılmış, Rus donanmasının hareketleri gözlenmiş, 1916 Ağustos-Eylül aylarında Zonguldak ve Ereğli liinanlarına saldıran Rus donanması başarı ile bombalanmıştır. Ruslar 1917 Aralık'mda ateş kesinceye kadar Boğaz çevresine ve Zonguldak civarına yapılan kömür nakliyatını önlemek için bir çok defa saldırmışlar, 1917 yılındaki hava çarpışmalarında bu bölgede 3 Rus uçağı düşürülmüştür. Aynı yıl İstanbul ve Trakya bölgesinde görevli 1. Orduya bağlı olarak bir hava birliği Uzunköprü'ye yerleştirilerek Edirne-İstanbl demiryolunu koruma görevi yapmış, 1918 yılında devam eden İngiliz saldırılarına başarı ile karşı konulmuş, bir İngiliz uçağı düşürülüp bu bölgedeki Yunan demiryolu köprüleri bombalanarak tahrip edilmiştir.
Savaşın son yılında, İmroz'da üslenen İngiliz uçaklarının İstanbul üzerine 14 hava hücumu gerçekleşmiş, bunların bazıları Türk filolarınca kesilerek geri çevrilmişler, bu saldırılarda 2 İngiliz uçağı düşürülmüştür. Özellikle, 25 Ekim 1918'de Kızkulesi üzerinde beş İngiliz De Havilland-9 uçağından oluşan bir filo ile tek başına çarpışarak, yaralanmasına rağmen düşman uçaklarını dağıtan Yzb. Fazıl Bey'in başarısı
Kurtuluş Savaşında Havacılık Faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ülkemiz, askerî kuvvetlerimizin tamamında olduğu gibi hava kuvvetlerimiz açısından da büyük zararlara uğramıştır. Mondros Mütarekesi'nden sonra, Irak cephesinden gelen birkaç uçak Elazığ'da, Filistin ve Suriye'den gelen 4 keşif ve 13 av uçağı Konya'da diğer cephelerden gelen 45 civarında uçak ise İstanbul'da toplanmıştır. Ancak mütareke sonunda işgal altındaki İstanbul'a gelen uçaklar, Yeşilköy ve Maltepe meydanlarının düşman tarafından işgali ile kullanılmayacak şekilde tahrip edilmişlerdir. Pilotlarımızın bir kısmı, Maltepe'den kurtarılabilen birkaç uçak ile, Kuva-yı Milliye'ye katılmışlardır. İzmir, Seydiköy'deki 8 uçağımız Yunanlıların eline geçmiş, Erzincan'da bulunan 8 uçağın hepsi de uçamayacak vaziyette bırakılmıştır. 16 Mart 1920'den itibaren Konya'da tamir edilen ve farklı uçak parçalarından birleştirilerek meydana getirilen uçaklar Kurtuluş savaşımızın ilk hava gücünü teşkil etmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı esnasında Türk odrusunun havacılık faaliyetleri, 1920'de kurulan Kuva-i Havaiye Şubesi tarafından yürütülmüştür. Aynı yıl Garp Cephesi Kumandanlığının teşkîli ile, Eskişehir ve Konya uçak istasyonlarındaki uçaklardan teşkil edilen 3 av + 3 keşif uçaklık bir bölük Eskişehir'de; 2 av + 1 keşif uçaklık bir bölük de Uşak'ta üslendirilmiştir. İstabul'dan kaçabilen pilot ve teknisyenler teknik işlerle görevlendirilen Konya İstasyonunda toplanarak buradaki hasarlı uçakların tamiratına başlamışlardır. 1920 Mayıs ayında tamir edilen 1 av ve 2 keşif uçağından bir bölük oluşturulup Ankara'ya gönderilmiştir. Konya uçak istasyonu, malzeme yokluğu sebebiyle 17 uçaktan önce sadece dördünü uçabilir hale getirmiştir.
Daha sonra uçakların gövde ve kanatlarında hava temas yüzeyleri sızdırmaz ve kaygan hale getiren emayit yerine patates püresi ile koyun ve sığır parçalarının kaynatılmsı ile elde edilen jelatine yumurta karıştırılarak yapılan kaygan bir kaplama malzemesi kullanılmak suretiyle gövde ve kanatlar sıvanarak uçakların bir kısmı daha tamir edilebilmiştir. Böylece önce 3 av, sonra bir keşif uçağı, bir ay sonra da 3 av ve 2 keşif uçağı daha trenle Eskişehir'e yollanmış, Konya uçak istasyonu 1920 sonuna doğru Eskişehir'e taşınarak buradaki "Şimendöfer imalathaneleri" (Bugünkü TÜLOMSAŞ) uçak inşaat ve tamir atölyesi haline dönüştürülmüş; 1.2.1921'de Eskişehir'de kurulan Kuva-î Havaiye Müdürlüğü'ne bağlanmıştır.
Erzurum'da bulunan uçak istasyonu 29.5.1920'de 15. Uçak bölüğü adını almış, buradaki yetenekli pilot ve teknisyenlerimiz büyük zorluklarla Elazığ'a giderek bir kiremit fabrikasında depo edilmiş hurda uçakları tamir edip 2 av uçağı meydana getirmiş, bu bölük 28.9.1920'de başlayan Doğu Cephesi Ermeni Harekâtı'na katılmış, bilâhare Kars'ta üslenmiştir. Eskişehir'deki 1.Bölük 1921'de Çerkeş Ethem isyanında keşif ve propaganda faaliyetlerinde bulunmuş, 1. İnönü savaşında 3 gün içinde 5 keşif ve bomba uçuşu yapmış, Bözöyük ve İnönü çevresindeki Yunan mevzilerine saldırarak piyademizi desteklemiştir. 2. İnönü savaşında 9 keşif uçuşu yapılmış, mecburî iniş yapan iki uçağımızda bir pilotumuz şehit olmuştur.
Uşak'ta üslenen 2. Bölük Ege bölgesinde muhtelif av, keşif ve bomba uçuşları yapmış, Ağustos 1920'de Uşak'ın düşmesiyle Afyon'a çekilmiştir. Bu bölük de 1. ve 2. İnönü savaşlarında Dumlupınar'daki düşmanın durumunu keşfetmiştir.Garp Cephesi Sakarya'ya çekildikten sonra 1. ve 2. Bölükler Polatlı'ya getirilmiş, 15-23 Ağustos tarihleri arasında bir tek av uçağıyla yapılan keşiflerle düşmanın Sakarya'ya saldırı hazırlığı tespit edilmiştir. Sakarya savaşı boyunca 35 keşif uçuşu ile savaş desteklenmiştir. Kurtuluş Savaşının ilk devrelerinde güçlükler içinde ayakta tutulan uçak filosu, birerikişer tedarik edilen yeni uçakların Anadolu'nun muhtelif limanlarından yurda sokulması ile biraz güçlenmiştir. Niğde ve Sivrihisar kasabaları da orduya iki Uçak hediye etmişlerdir.
Kurtuluş Savaşımızın sonlarına doğru, uçaklarla keşifbombardıman görevleri daha sıhhatli yapılabilmeye başlanmış, Yunanlılara karşı 1922'de hava üstünlüğü sağlanmıştır. İki kişilik uçaklarımızın azlığı sebebiyle dünyada ilk defa, tek kişilik av uçakları ordumuz tarafından keşif ve bombardıman uçağı olarak kullanılmıştır/10)
1922'de Ankara Antlaşması'na göre Fransızlardan silâhsız olarak alınan 4 keşif uçağı ve malzeme, Konya'ya aktarılan 1. Uçak bölüğü emrine verilmiş, İtalyanlardan silâhsız olarak alınan 20 adet Spad XIII av uçağı da Mersin'den Konya'ya getirilip silâh monte edilerek cepheye yollanmıştır.
Haziran ayında 1. ve 2. Uçak bölükleri Cephe Uçak Bölüğü adı altında birleştirilmiş, bu bölük, elindeki 10 uçak ile Büyük Taarruz'a kadar keşif uçuşlarını sürdürmüştür. İtalyanlardan alınan uçaklarla Büyük Taarruz öncesinde cephe üzerinde yapılan keşif/saldırı uçuşlarında 4 Yunan keşif uçağı düşürülmüş ve hazırlıklarımızın düşman tarafından keşfedilmesi önlenmiştir. Büyük Taarruz'dan hemen önce, Hava Kuvvetlerimiz aşağıdaki tipleri verilen toplam 37 uçaktan ibaretti: (U)
Spat XIII Av Uçağı: 20 adet
Albatros D III Av Uçağı: 1 adet
Breguet 14 B2 Keşif Uçağı: 10 adet
De Havilland 9 Keşif Uçağı: 1 adet
FIAT Keşif Uçağı: 1 adet
Gotha Deniz Uçağı: 3 adet
Aviatic Eğitim Uçağı: 1 adet
26 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz'un başlamasıyla bu cephedeki 16 kadar uçağımız 12 keşif uçuşu yaparak Afyon demiryolu ve civarında keşifte bulunmuş, düşman ve Türk kuvvetlerinin hareketini izlemiş, bu arada 3 Yunan uçağı düşürmüşlerdir. 28 Ağustos'da Afyon'dan çekilen düşmanın durumunu keşif ve bombardıman yanında, piyademiz makinali tüfek ateşiyle desteklenmiş, düşmanın kaçış yönü takip kuvvetlerimize bildirilerek önemli hizmetlerde bulunulmuştur.
Daha sonra kara Ordumuzun Uşak, Salihli, İzmir yönünde ilerlemesine paralel olarak keşif ve saldırı uçuşları yapılmış, İzmir'in geri alınmasıyla Seydiköy ve Gaziemir alanlarında Yunanlıların 1 keşif , 3 av ve 1 okul uçağı ele geçirilmiştir. Kurtuluş Savaşında Hava Kuvvetlerimizdeki temel personel 20 pilot, gözlemci ve teknisyen subay, 10 sivil ve gedikli pilot, 10 sivil makinist ve teknisyen olmak üzere 40 kişiden ibarettir/12)
Nadir BIYIKOĞLU
Türkyurdu Dergisi sayı 35, 1990
Dipnotlar
(*) Hesap detayları, Y.Kansu, S,Şensöz ve Y.Öztuna'nın hazırladığı "Havacılık Tarihinde Türkler" adlı eserde mevcuttur.
(1) Kansu, Şensöz, Öztuna: Havacılık Tarihinde Türkler, Ankara 1971, sh. 21
(2) Kansu, Şensöz, Öztuna: a.g.e. sh.33
(3) Yüksel, A.Nuri: Havacılık Sanayii Üstüne Düşünceler, Ocak Dergisi, Mayıs 1973, sh.33
(4) Keyüsk, Mazlum: Türk Havacılık Tarihi, 1. Kitap, Eskişehir, 1950, Sh.14
(5) İlmen, Süreyya: Türkiye'de Tayyarecilik ve Balonculuk Tarihi, İstanbul, 1947, Sh. 22
(6) a.g.e., Sh.96-97
(**)Yzb.Süreyya Bey'in 28.7.1912 tarihli raporundan sadeleştirilmiştir.
(7) Yüksel, A.N., a.g.e., Sh. 53
(8) İlmen, S., a.g.e., Sh.13
(9)Keyüsk, Mazlum: Türk Havacılık Tarihi, II.Kitap, I. Cilt, Eskişehir, 1951, Sh.292
(10) Yüksel, A.N.: a.g.e. Sh.53
(11) Türk Kültürü, Yıl.X, Sayı 116 (Hava Kuvv.Sayısı) Ankara 1972
(12) Taman, S.: Türk Havacılık Tarihi-lstiklal Harbi, Eskişehir, 1953
Kaynaklar
1. İlmen Süreyya (İst.Eski Milletvekili): Türkiye'de Tayyarecilik ve Balonculuk Tarihi, İstanbul, 1947
2. Keyüsk, Mazlum (Em.Hv.Al
: Türk Havacılık Tarihi, Eskişehir, 1950, 1-11-11. Kitap
3. Tarman Sıtkı (Em.Hv.Alb.): Türk Havacılık Tarihi, Eskişehir, 1953
4. Kansu, Yavuz - Şensöz, Sermet - Öztuna, Yılmaz: Havacılık Tarihinde Türkler, Ankara 1971
5. Yüksel, A.Nuri: Havacılık Sanayii Üstüne Düşünceler, Ocak dergisi, Mayıs 1973
6. Türk Kültürü, X.Yıl, Sayı 116 (Haziran), Ankara 1972 -
Asrın Lideri!
Amerikalı tarihçi ve psikiyatrist Prof. Arnold Ludwig, dünyanın çeşitli siyasi önderlerinin başarı ve önem derecelerini sınıflandıran 11 ölçeğe göre, Türkiye Cumhuriyeti\\\'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk\\\'ü, 20\\\'nci yüzyılın en büyük lideri olarak nitelendirdi.
Amerika Atatürk Toplumu adlı kuruluşun Washington\\\'da düzenlediği yıllık Atatürk\\\'ü anma konuşmasını, halen ABD\\\'nin en eski yüksek öğretim kurumları arasında yer alan Brown Üniversitesi\\\'nde görev yapan ve 2002\\\'de yazdığı ve dünya liderlerini ele aldığı \\\'\\\'Dağın Arslanı: Siyasi Liderliğin Doğası\\\'\\\' adlı kitabıyla tanınan Prof. Ludwig yaptı.
Aslen psikiyatrist olan ve daha sonra tarih ve siyasi liderlik konularını incelemeye yönelen Ludwig, siyasi önderlerin neden ve ne kadar önemli ve büyük olduklarını tarafsız şekilde değerlendirebilecek bir ölçeği geliştirmek için uzun süre çalıştığını ve sonunda Jul Sezar, Napoleon ve George Washington gibi tarihi isimlerin, liderliği tanımlamak için ortak kullandığı 11 kriterden oluşan bir sistem belirlediğini anlattı.
Ludwig\\\'in verdiği bilgiye göre bu ölçeğin kriterleri, \\\'\\\'sıfırdan ülke yaratmak, toprakları genişletmek, iktidarda kalınan süre, askeri başarı, sosyal tasarım gücü, ekonomik başarı, devlet adamlığı, ideoloji ortaya koyma, ahlaken örnek olma, siyasi miras ve ülkenin nüfusu\\\'\\\' ölçütlerinden oluşuyor.
Daha sonra incelenen liderlere, bu kriterlerin her biri için 0 ile 3 veya 0 ile 5 arasında puan veriliyor.
Prof. Ludwig, kitabında, 20\\\'nci yüzyıla damgasını vuran yüzlerce lideri bu sisteme göre kıyasladığını ve Atatürk\\\'ün en üst sırada geldiğini anlattı.
Buna göre Atatürk, Ludwig\\\'in kitabında bu 11 kriterden toplam 31 puan aldı.
Sıralamada ikinciliği, 30\\\'ar puanla komünist Çin\\\'in kurucusu Mao Zedung ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki ABD başkanı Franklin Delano Roosevelt elde etti.
Aynı ölçeğe göre, dağılan SSCB\\\'nin son lideri Mihail Gorbaçov 24, İngiltere\\\'nin efsanevi başbakanlarından Winston Churchill 22, Güney Afrikalı lider Nelson Mandela 20, eski ABD başkanı Bill Clinton da 15 puan topladı.
Ludwig, toplantıyı izleyenlerle birlikte şimdiki ABD Başkanı George Bush\\\'u da değerlendirdi. Bush\\\'un puanı 15 çıktı.
BENCE BU ALINTI HABERDE DENİLDİĞİ GİBİ BUŞ\\\'T UN OYU ATATÜRK\\\'ÜN OYUNUN YARISI BİLE ETMEZ.AMA AMERİKA İŞTE BAZEN BAĞCIYA,BAZEN ÜZÜME...