http://netlog.com/OKCUOGLUSahan YİLDİZYİLDİZSahanOKCUOGLUhttp://tr.netlogstatic.com/p/tt/016/412/16412026.jpgTürkiyeVan OKCUOGLU profil sayfası

OKCUOGLU

erkek - 25 yaş, Talas,Malazgirt,Söğüt,İstanbul,Ankara,Kerkük, Türkiye


RSS bildirimi

Blog / Etiketler / tarih

Tüm blog mesajlarını göster

'tarih' etiketine sahip blog mesajları:


  • DAVOS'TA BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN pereze GAZZE AYARI ! . ..

    israil GAZZE'YE GİRİP SOYKIRIM YAPIYOR, DÜNYA SUSUYOR İRAN EL ALTINDAN, TÜRKİYE FİİLEN ve MEYDANLARDAKİ ve HATTA DAVOS'TAKİ TOPLANTI DA DAHİ FİLİSTİN'E DESTEK OLUYOR ! . . .
    israil cumhurbaşkanı perez REZİL OLUYOR ! . . .

    [photo]42355410[/photo]







    BÜYÜK TÜRK DEVLETİ GELİYOR ! . . .

    BEKLEYİN, GÖRECEKSİNİZ ! . . .

    :) :) :) :) :) :)

  • İbretli bir söz AFRİKADAN.......



    Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı.
    Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.
    Gözümüzü açtığımızda ise;
    bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.





    Kenya Kurucu Devlet Başkanı

  • Kültürün ve Tarihin Başilçesi BEYPAZARI!



    Beypazarı Ankara’nın Kuzeybatısı’nda ve yaklaşık 100 km uzaklığında şirin bir Anadolu ilçesidir.

    Ankara’dan yola çıkan biri Sincan, Yenikent, Ayaş istikametini takip ederek Beypazarı’na ulaşabilir. Arabasıyla gelecekler için yol çift şeritli asfalt olduğundan ulaşımı kolaydır.

    Beypazarı son 10 yılda ciddi bir turizm şehri özelliği kazanmış, kendi kültürel özellikleriyle, tarihi dokusuyla, farklı mimari yapıda evleriyle, ev yapımı değişik tadlarıyla Türkiye’de çok farklı özellikleri olan bir ilçe konumuna gelmiştir.

    Beypazarı ekonomisi tarım, hayvancılık, sanayi ve turizme dayanır.

    Tarımda öne çıkan sebzeciliktir. Beypazarı sebzesi gerek kokusu gerekse tadıyla kendini hemen tanıtır. Özellikle havucu Türkiye ihtiyacının % 60’ını karşılar. Beypazarı halkı havucu iyi değerlendirmiş; suyundan lokumuna, salebinden dönerine, reçeline kadar tüketicilerin beğenisine sunmuştur. Ankara sebze ihtiyacı (domates, ıspanak, salatalık,tere, marul, biber…) çoğunlukla Beypazarı’ndan karşılanmıştır.

    Bağcılık özellikle önemlidir. Üzüm üreticiliği ve bunlardan pekmez, cevizli tatlı sucuğu gibi yan ürünlerin talebi ve üretimi gün geçtikçe artmaktadır.

    Meyvelerin lezzetlerine doyum olmaz. Evliya Çelebi’de Seyahatnamesinde Beypazarı lezzetleri hakkında şöyle demiştir.

    “Bostanlarından bir çeşit kavun olur ki lezzetinden adamın damağı yarılır…Bir çeşit yeşil armudu olup yuvarlak olduğu gibi dördü beşi de bir okka gelir.”

    Hayvancılık sektörü ise daha çok kümes ve küçükbaş hayvancılığa dayanır. Beypazarı’nın başağaç mahallesinde öyle kümesler vardır ki o kümeslerden çıkan yumurtalar çift sarılı olup bir tanesi marketlerde satılan yumurtaların 3 katına eşittir.

    Sanayide Beypazarı’nın öne çıkan faaliyetleri ise karasör sanayi, maden suyu, trona, el becerisine dayalı gümüşçülük… sayılabilir.

    Turizm sektörü ise bizim özellikle üzerinde duracağımız ve Beypazarı’na gidildiğinde muhakkak görülmesi gereken yerlerin tanıtımını içerecektir.

    Beypazarı’nın ilk yerleşim yeri; iki dağın arasında kalan tarıma müsait olmayan arazide kurulan, Kastamonulu ustalarla Beypazarı’nda yetişmiş ustaların birlikte oluşturdukları ahşap evlerden oluşan alandır.Burada restorasyon çalışmalarıyla tarihi doku yeniden ortaya çıkartılmıştır.

    Beypazarı’na ulaştığınızda şehrin girişinde sizi güllerle karşılayan nazlı bir kız edası vardır. Şehrin girişinde ki düzenlemeler bile farklı bir ilçe olduğunu hemen belli eder. Gezilip görülmesi gereken yerleri şöyle sıralayabiliriz:

    1-Hıdırlık Tepesi
    2-Tarihi Evler
    3-Taş Mektep
    4-Alaaddin ve Kurşunlu Camileri
    5-El Dokuma Tezgahı
    6-Müzeler (Beypazarı Müzesi, Yaşayan Müze)
    7-Halk Evi
    8-Suluhan
    9-İnözü Vadisi
    10-Gümüşçüler Çarşısı
    11-Türbeler (Yedi Uyuyanlar, İvaz Dede…)
    12-Bağ Evleri, Konaklar
    13-Maden Suyu, Trona Fabrikaları
    14-Sanat Evi
    15-Hakim Evi,
    16-Kaplıcalar (Dutluk, Tahtalı)
    17-Mesire Alanları (Tekke Yaylası, Eğriova, Karagöl…)

    Hıdırlık Tepesi; Beypazarı’na hakim bir tepedir. Şehrin iki yüzünü seyredebilirsiniz. Tepenin sol tarafı tarihi dokunun korunduğu, tarihi evlerin olduğu iki tepe arasında kalan eski Beypazarı, sağ tarafı yeni evlerin betonarmenin hakim olduğu yeni Beypazarı. Tepe adeta yeniden inşa edilerek kale görünümü verdirilmiş, bir yandan çayın yudumlanıp bir yandan da Beypazarı’nın izlenebileceği güzel bir seyir tepesi haline getirilmiştir.

    Alaaddin Sokak; Beypazarı’na gidildiğinde 4-5 saatin harcanmasıyla tam olarak gezilip görülebilecek bir sokaktır. Eski dokunun tamamen korunup, restorasyondan geçirildiği cumbaları birbirine bakan evlerin sıra sıra dizildiği şehrin tüm stresinin atılıp tamamen tarih, kültür, mimari dokunun havasının teneffüs edildiği, tarihi evlerin gezilip hediyelik eşya alınabilecek, kalmak isteyenler için pansiyon görevi de gören bununla birlikte sanat evi, Suluhan, Beypazarı Müzesi, Alaaddin Cami, Taş Mektep, Kurşunlu Cami, Yaşayan Müze, Hakim Evi gezilip görülecek yerlerdir.

    Beypazarı Müzesi’nde eski yaşam tarzı misafire ve geline verilen önem, mutfak kültürü ve birçok tarihi eser bir arada görülebilir.

    Alaaddin Cami Selçuklu tarzı mimarisi ve özellikle tavanındaki işlemeler, Kurşunlu Cami klasik bir Osmanlı cami olma özelliğiyle,

    Sanat Evi ise adeta işleyen bir galeri havasıyla dikkatleri çekiyor.

    Tarihi Taş Mektep ise eski bir okul olup şuan restoran görevi görmekte Beypazarı’na özgü yaprak dolması, baklava, güveç gibi enfes tadları konuklarına sunmaktadır.

    Suluhan tarihi ipek yolu üzerinde bulunan hanlardan biridir.Restorasyon çalışmaları devam etmekte olup bitirildiğinde Beypazarı’na yeni tarihi bir yapı daha kazandırılmış olacaktır.

    Alaaddin Sokak'ın devamında Türkiye’de müzecilik anlayışında sadece Beypazarı’nda olan “Yaşayan Müze” hem kültürümüzün tanıtılması, hem eski sanatlarımızın geleceğe taşınması hem de çocukluk yıllarımızın eğlencelerinin hatırlatılması adına üzerinde durulması gereken müzelerden biridir. Sosyal tesis olarak kullanılan hakim evi de ilçeye zenginlik kazandırmıştır.

    Eski el dokuma tezgahlarının sesini duymak, oradan el dokuması hediyeler almak isteyenler için Taş Mektebin karşısında küçük bir el dokuma atölyesini görebilirsiniz.

    Gezilebilecek diğer bir mekan ise gümüşçüler çarşısıdır. Burada gümüşün usta ellerde nasıl şekil aldığını görüp, alışveriş yapabilirsiniz.

    Özellikle ilkbahar ve yaz mevsimleri için gidilebilecek mekanlardan bir diğeri de İnözü Vadisi'dir. İnözü Vadisi'nde yeşillikler ve meyve ağaçları arasında bir çok bağ evi ve tesis mevcuttur. Buralarda doğaya kendinizi bırakıp güzel lezzetleri tadabilirsiniz. Vadi üzerinde birkaç türbe (Yedi Uyuyanlar gibi) mevcuttur. İnözü Vadisi'nden devam edildiğinde maden suyu fabrikasını görebilir yerinde tadına bakabilirsiniz.

    Beypazarı çarşısından alabileceğiniz ürünleri şöyle sayabiliriz:

    Beypazarı kurusu, havuç lokumu, havuç döneri, baklava, makarna, cevizli tatlı sucuğu, pekmez, baharat türleri (dağlardan toplanmış), bazlama, tarhana… Birde Beypazarı pazarına giderseniz (Çarşamba ve Pazar günleri) taze sebze ve meyve alabilirsiniz.

    Muhakkak denenmesi gereken tadlar yağlıca, yaprak dolması, taze kuru, cevizli tatlı sucuğu, güveç, baklava, havuç suyu…

    Haziran ayında ki Beypazarı Festivali ve Nisan ayında ki uçurtma şenliği hafta sonunu değerlendirme adına kaçırılmayacak fırsatlardır. Bir şehrin nasıl tüm halkıyla birlikte bir etkinliğe sahip çıkıp sadece Türkiye’ye değil dünyaya nasıl açıldığını ve Türk halkının önünün açıldığında neler yapabileceğinin en güzel göstergesidir.

    Uçurtma şenliği de eski ve neredeyse kaybolmak üzere olan bir eğlencenin yaşandığı ve yaşatıldığı ve çocukluklarına dönmek isteyenlere fırsat veren bir zaman dilimi olacaktır.

    Beypazarı’nın yakın çevresinde ki tekke yaylası, eğriova, karagöl… gibi mesire alanları doğal güzelliğini koruyabilmiş, tahtalı ve dutlu gibi kaplıcalarda kaplıca turizmi tutkunları için güzel yerlerdir.

    Yörede yaşam tarzına baktığımızda farklı bir kültür ortaya çıkar. Gerek giyinme tarzı gerek konuşma üslubu ve şivesi gerekse eski gelenek ve göreneklere bağlılık, şehri sadece tarihi dokusuyla değil insanlarıyla da diğer şehirlerden farklı bir konuma getirmiştir.

    Bayanlar bir yandan çarşıda satıcılık yaparak aktif olarak aile ekonomisine katkı sağlarken giyim tarzlarıyla alt taraflarında “don” ve başlarında “bürgü” isimli kıyafetlerle de yöresel kıyafetlerini devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla bir yandan kültürlerini muhafaza etmişler diğer taraftan da aile ekonomisine katkıda bulunmuşlardır. Bu katkı tarhanadan, makarnaya, baklavadan sarmaya kadar direk kendi üretimlerini satarak gerçekleşmiştir.

    Beypazarı insanının şivesi Ankara şivesinden çok farklı ve adeta Ege şivesine yakın bir konuşma üslupları vardır.

    Beypazarı insanı misafirperverliğini, kar kaygısını öne çıkarmadan ürettiği ve pazarladığı ürünlerin kalitesini koruyabilir, tarihine ve kültürüne sahip çıkmaya devam edebildiği, hava kirliliği ve nüfus yapısının değişimine çözüm bulabilirse sivil halkın öncülüğünde gelişimini sağlayan bu gelişmeyle birlikte kültürel ve tarihi değerlerini koruyup gün yüzüne çıkarması özelliğiyle dünyaya örnek olarak gösterilecek bir ilçe olacaktır.

  • Müslüman Mucitler ve İcatları?

    Müslüman Mucitler ve İcatları?

    [photo]25436312[/photo]

    İnsanların zihninde bütün icatları hep batılıların yaptığına dair bir inanış oluşturuldu. Gerçek öyle değil. İşte müslüman mucitler.
    19 Mayıs 2008 / 11:45Tarihin tozlu raflarında kalmış gün yüzüne çıkmamış birçok fikir ve icadın insanlık tarafından bilinmediğinden yola çıkan Prof. Dr. Salim El-Hassani, akademik olarak gerçekleştirdiği uzun çalışmaların ardından, 1001 Buluş projesini hayata geçirdi.
    Proje, Batının ‘karanlık çağlar’ olarak nitelediği ortaçağda bilim ve teknolojinin olmadığına dair yanlış bir yargıdan hareketle oluşturuldu. Bu düşünceyi ortadan kaldırmak, müslümanların bilim ve teknolojiye nasıl katkıda bulunduklarını anlatmak için, Müslümanların yaptığı icatlar biraraya getirildi. Bu icatların örnekleri, hikayeleri 2007 yılında İngiltere’de Glasgow Bilim Merkezi’nde sergilendi. ‘Müslüman Mirasını Keşfet’ ismi verilen sergide binlerce eser yer aldı. Sergi bütün dünyanın ilgisini çekti ve medyada yer aldı. The Guardian, geniş yer ayırdığı bu sergi için ‘İslam uygarlığının Batı dünyasına yaptığı büyük tarihsel katkılar artık görmezden gelinemez.’ yorumunu yaptı. 1001 Buluş projesi, özellikle astronomi alanında müslümanların dünya bilim hayatına çok önemli katkıları gözler önüne seriyor.

    9. yüzyılda yaşamış olan El Battani’nin Kopernik’e yol gösterdiği, trigonometrinin ilk mimarlarından olduğu ifade ediliyor. Yine 9. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbni Hayyan’ın kimya biliminin kurucularından olduğu ve kendine ait bir labratuarda yaptığı kimyasal çalışmalar ve deneyler gözler önüne seriliyor. 10. yüzyılda yaşamış olan Gökbilimci Abdurrahman El Sufi, galaksimizin dışında bir galaksi olduğunu ilk keşfeden kişi olarak anlatılıyor. 12. yüzyılda yaşamış coğrafyacı El-İdrisi’nin 70 haritayı içeren ‘The Book of Roger’ diye bilinen atlası insanlığa hediye ettiğinden bahsediliyor. Bunlara benzer pek çok icat 1001 icat projesiyle dünyaya tanıtılıyor. Proje, üç binden fazla akademik yayının taranması, bunlardan belgelerin ve resimlerin seçilmesiyle oluşturulmuş.

    1001 İcat belgesel oldu

    Prof. Dr. Salim El Hassani’nin başkanlığını yaptığı Bilim Teknoloji ve Medeniyet Vakfı çeşitli ülkelerden birçok akademisyenin katılımıyla hazırladığı 1001 Inventıon (1001 İcat) kitabı içeriği ve tüm detaylarıyla Hilal Tv ekranlarında bir belgesel formatında da Türk izleyiciyle buluşuyor. Müslümanların tarih boyunca başta eğitim, şehir, tıp, ticaret, astronomi, coğrafya olmak üzere günümüzdeki bilim ve teknolojinin alt yapısını oluşturan birbirinden ilginç icatları ve parlak fikirleri gerçekleştirenler bu program ile meraklısına sunuluyor.Bir çok üniversiteden akademisyenin, konuya dair araştırmaları, belgeleri ve yorumları ile katıldığı 1001 İcat belgeseli, her birinde farklı bir alanın ele alındığı yedi bölüm halinde hazırlanmış. Fatih Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Ceylan ve Doç. Dr. Salim Aydüz tarafından hazırlanan belgesel Hilal tv’de Pazar günleri saat 17:00, salı günü de 17:30 da yayınlanıyor.

    Bazı Müslüman mucitler ve icatları

    İbni Yunus:)?-1009) Galile’den önce sarkacı buldu.

    İbnünnefis:)1210-1288) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü İslam alimi.

    İbrahim Efendi:)18.yüzyıl)Osmanlılarda ilk denizaltıyı yapan mühendis.

    Akşemseddin:)1389-1459) Pasteur’den önce mikrobu bulan ilk bilim adamı.

    Ammar: (11.yüzyıl) İlk katarak ameliyatını kendine has biçimde yapan bilim adamı.

    Battani:)858-929) Dünyanın en meşhur 20 astronomundan biri, trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin.

    Cabir Bin Eflah:)12. yüzyıl) Çubuklu güneş saatini bulan bilim adamı.

    Cahiz:)776-869) Zooloji İlminin öncülerinden. Hayvan gübresinden amonyak elde etti.

    Cezeri:)1136-1206) İlk sistem mühendisi, sibernetikçi, elektronikçi ve bilgisayarın babası; oysa bilgisayarın babası yanlış olarak İngiliz matematikçi Charles Babbage olarak bilinir.

    Demiri:)1349-1405) ilk zooloji ansiklopedisini yazan alim.

    Ebu’l Vefa:)940-998) Matematik ve Astronomi bilginidir, trigonometriye; tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı kazandıran matematik bilginidir.

    Ebu Maşer:)785 - 886) Med-Cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgin.

    Gıyasüddin Cemşid:)?-1429) Ondalık kesir sistemini bulan Cemşid aynı zamanda cebir ve astronomi alimi.

    Harizmi: (780 - 850 ) İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten kişidir. Adı algoritmaya isim olurken, rakamları Avrupa’ ya öğreten kişi olarak tanınır.

    İbni Cessar:)?- 1009) Cüzzam hastalığının sebeb ve tedavilerini 900 sene önce açıklayan müslüman tabip.

    İbni Fazıl:)73 -805) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran vezir.

    İbni Havkal:)10. yüzyıl) 10 asır önce ilmi değeri yüksek bir coğrafya kitabı yazan alim.

    İbni Karaka:)?- 1100) Dokuzyüz yıl önce torna tezgahı yapan bilgin.

    İstahri:)10. yüzyıl) Minyatürlü coğrafya kitabı yazan bilgin.

    Kadızade Rumi:)1337-1430) Osmanlının ve Türklerin ilk astronomudur.

    Kambur Vesim:)?- 1761) Verem mikrobunu Robert Koch’dan 150 sene önce keşfeden ünlü doktor.

    Kazvini:)1203-1283) Ortaçağın Herodot’u Müslümanların Plinius’u , astronom ve coğrafyacı bilgin.

  • Osmanlı Maliyesi’nin çöküşünü sahte Alman paraları

    Osmanlı Maliyesi’ni sahte paralar çökertti



    Dr. Latif Çelik, Osmanlı Maliyesi’nin çöküş sebeplerinin başında Almanya’da bastırılan sahte paraların olduğunu öne sürdü



    Türk Ocakları Gebze Şubesi’nin davetlisi olarak Almanya’dan Gebze’ye gelen araştırmacı- yazar Dr. Latif Çelik, Osmanlı Maliyesi’nin çöküş sebeplerinin başında Almanya’da bastırılan sahte paraların olduğunu öne sürdü. Türk Ocakları Gebze Şubesi tarafından düzenlenen, “Osmanlı maliyesi” konulu konferansta konuşan Çelik, “Osmanlı’nın duraklama devrinden hızlı yükselen enflasyon Münih ve çeşitli şehirlerde basılan sahte paralar ile sürekli körüklendi. lll.Mustafa, l.Abdülhamid ve lll.Selim döneminde Osmanlı altın ve gümüş paralarının sahteleri Münih darphanesinde de basıldı. Benzer sahte paraların İtalya’nın Modene ve Parma, Rusya’nın St.Petersburg ve Almanya’nın Münih ve Durlach şehirlerinde basıldığı da bilinmektedir. O dönemde Avrupa darphanelerinde 490 bin adet sahte Osmanlı kuruşu basılmıştır. Dışarıda basılıp gelen paraların hedefi, devletin mali sistemini zayıflatıp daha çok dış borçlanmaya gitmesini sağlamaktı. Bu da başarıldı” dedi.

    Araştırmacı-yazar Dr. Latif Çelik konuşmasının diğer bölümünde bastırılan sahte paraların Osmanlı ekonomisine etkisini de şöyle izah etti: “ Her durumda bu korsan baskılar, Osmanlı İmparatorluğu böyle bir izin vermediği için sahte para olarak kabul edilmelidir. Bu paralar hükümran bir ülkenin paranın metal değeri ile yazılı değeri arasındaki farktan elde ettiği geliri çalmaktadır. Bu paraları bastıranlar, Avrupa pazarına gelen Güney Amerika gümüşlerini çok uygun fiyattan kalitede metalden (altın veya gümüş) yapıldıkları için bu kopya paralarla yapılan ticari işlemler bir mesele çıkarmadan devam edebilmiş. Bugüne kadar Münih’te Osmanlı parası basıldığına dair tek kanıt Münih Eyalet Para Koleksiyonu ve Karlsruhe Eyalet arşivlerinde bulunan belgelerdir.”

    “Kader onları hem esir,

    hem Hıristiyan etti”

    Gebze Ticaret Odası Meclis Salonu’ndaki konuşmasında 2.Viyana kuşatması’yla başlayan bozgun döneminde esir düşen Türk kızlarının vaftiz edildikten sonra Almanlarla evlendirildiklerini belgeleriyle ortaya koyan Dr. Latif Çelik, “1683 yılında yaşanan Viyana bozgunu başta olmak üzere, Budin, Mohaç, Belgrat, Salamenken ve Zenta savaşları sonunda, gerek şehirlerdeki soylu Türk ailelerinin kızlarından, gerekse komuta kademesinin aile fertlerinden çok sayıda Türk kadını esir olarak Almanya’ya getirildi, çoğu da Hıristiyan edilerek Almanlarla evlendirildi” dedi. Çelik şöyle devam etti:

    “Tarihin karanlığında kayboldular”

    “ Gururdan olsa gerek, şehit ve yaralı sayılarını yazan tarihçiler nedense esirlerden pek bahsetmezler. Viyana kuşatmasının perde arkasındaki bir grup “Esir Türk Kadını” tarihin karanlığında kaybolup gitmişlerdir. Türklerin yazmayı gururuna yediremediği yüzlerce Ayşe, Fatma, Merve ve Fadime Bavyera ve BedenWürttemberg’deki kiliseler tarafından vaftiz edilip, Hıristiyan adı verilerek adı sanı bilinmeyen yerlerde kaybolup gitmişlerdir.”

    “Edebiyete kadar sürdüreceğiz”

    Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başlayan konferansın açış konuşması Türk Ocakları Gebze Şube Başkanı Prof.Dr.Yavuz Sezen tarafından yapıldı. Sezen, “89 yıl önce bugün büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Anadolu’yu dolaşarak, Kurtuluş Savaşı’nın başlatılmasını sağlamıştır. O büyük irade bugün bize bu güzel vatanı emanet etmiş ve ebediyete kadar el üstünde tutmamızı istemiştir. Bizlerde Türk Ocakları olarak bu görevimizi Cumhuriyet kurulmadan önce nasıl büyük bir kararlılıkla yerine getirdiysek, bundan sonra da aynı azim ve şuurla mücadelemizi ebediyete kadar sürdüreceğiz” dedi.

    Çelik’e hediyeler verildi

    Yaklaşık iki saat süren konferansta Çelik’e konuşmasının ardından Türk Ocakları logolu çini tabak Dilovası Belediye Başkanı Musa Kahraman tarafından verildi. Yine Gebze Şehit Aileleri Derneği Başkanı ihsan Duyar ve gazeteci İsmail Kahraman’da Dr. Latif Çelik’e hediyeler vererek, teşekkür ettiler. Konferansı İşçi Partisi Gebze İlçe Başkanı Mustafa Cerit, Gebze Kırım Türkleri Derneği Başkanı Ertan Öztürkoğlu, ÜSİAD ve Türk Ocakları yönetici ve üyelerinin de aralarında bulunduğu davetliler takip etti.

  • Türklerde Havacılık

    Türklerde Havacılık

    İlk Uçuş Teşebbüsleri
    Türklerin havacılık tarihindeki yeri oldukça eski­lere dayanmaktadır. Türklere ait bilinen ilk uçuş teşebbüsü M. S. 1002 yılında Orta Asya'daki Nişabur şehrinde İmam Cevherî tarafından gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda büyük bir dil bilgini olan; fizik, matematik, ve tabiî ilimler üzerinde de çalışan İmam Cevherî, kuşların hareketlerini ince­leyip bunları simüle ederek ilk sunî kanat yardımı ile uçmayı denemiş, Nişabur Ulu Camii'nin tepesinden atlayarak biraz süzülmüş, ancak yere çakılarak vefat etmiştir.

    Bir diğer başarısız uçma teşebbüsü de 1159 yılında İstanbul'da Sultan 2. Kılıçarslan'ın Bizans İmparatoru Manuel Komnios'u ziyareti esnasında cereyan etmiştir. Bizans'ta yaşayan Türklerden Siraceddin adlı kişi, sazlarla takviye ederek kanatlı bir paraşüt şekline getirdiği geniş etekli elbisesiyle, Atmeydam'nda bulunan bir kuleden atlamış, ancak kanatlar vücut ağırlığını taşıyamadığmdan düşerek ölmüşter. Türklerde ilk başarılı uçuş, Osmanlı Padişahı IV. Murat döneminde (tahminen 1622) İstanbul'da Hazerfan Ahmet Çelebi tarafından gerçekleştirilmiştir. Evliye Çelebi Seyahatnamesi'nde anlatıldığına göre, Hazerfan

    sinden uçarak lodosun da yardımı ile Boğaz'ı geçmiş, 6 km. kadar mesafe katederek Üsküdar'­da, Doğancılar meydanına inmiştir. Bu hadiseden, İngiliz Papazı John Wilkins'in 1638'de yazdığı "Yeni Bir Dünyanın Keşfi" adlı kitapta da bahse­dilmektedir. Osmanlı dönemindeki bir diğer başarılı uçuş ise, Lagarı Hasan Çelebi tarafından gerçekleştirilmiştir. Takriben Hazerfan Ahmet Çelebi ile aynı dönemde, (muhtemelen 1633) Hasan Çelebi de kendi imâl ettiği bir roket fişeğine binerek Sarayburnu'ndan uçuşa geçmiş, roketin yakıtını teşkil eden barut macunu biterken kollarındaki kanat benzeri yüzeyleri açarak Sinanpaşa Kasrı önünde denize iniş yapmıştır.

    Lagarî Hasan Çelebi'nin 50 okka baruttan müteşekkil 7 fişekli roketi takriben 64 kg. ağırlığında olup, merhum Yavuz Kansu'nun hesabına göre, barutun 15-20 saniyede yanacağı varsayımı ile Çelebi'nin 115-125 km/saat hıza eriştiği ve 250-370 m arası bir yüksekliğe çıktığı anlaşılmaktadır/*) İnsanlı roket uçuşunda Lagarî Hasan Çelebi'nin denemesi dünyada ilk olmakla birlikte, Türklerde roketle ilgili çalışmalar daha da eskilere dayanmaktadır. Ortaçağ Fransız tarihçilerinden Jean de Joinville'in 1268'de yazdığı "Histoire Du Roy Saint Louis" adlı eserinde, 7. ve 8. Haçlı seferlerinde Fransa Kralı Saint Louis'in 1248'de Mısır'a çıktığı sırada Türklerin Haçlılar üzerine "Yanan Yumurtalar" şeklinde tarif edilen roketler yağdır­dığından bahsedilmektedir.

    Bu roketler Topkapı Sarayı kütüphanesinde bulunan "Kitab-al Vazıh Fi'Rammî Va'n-Nuşşab" adlı kitapta, resimlerle ve yakıt formülleri ile birlikte anlatılmaktadır. Yine Topkapı Sarayı'nda mevcut bir silâh ve askerlik kitabının Alâaddin Tayboğa adlı Türk kumandanı tarafından 1356 yılında yazılan "Kitabül-Hıyal Fi'l Hurub ve Fath-almada in Hiyalad Durub" adlı ikinci bölümü tamamen roket, bomba, yanıcı ve yakıcı silahlara ayrılmıştır. Kitapta, bugünkü napalm bombalarının atası denilebilecek küre şeklinde bir yangın bombası, içi­ne at nalı parçaları konularak şarapnel etkisi yapan bomba tarifleri, göz yakan bombalar, gemilere kar­şı kullanılan torpil benzeri mermiler ile bunların ya­kıtları resimli olarak tarif edilmektedir.

    Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethi sırasın­da Osmanlı Ordusunca bazı ilkel füzeler kullanıldığı da muhtelif yazarlar tarafından belirtilmektedir. Fransız tarihçisi Benoist Mechin; "11. Mehmed'in şimdiye kadar dünyanın görmediği silâhları vardı. Bilhassa uçan füzeleri ve müt­hiş bir topçusu. Bu uçan füzeler, zamanımızın Vel'lerinin atası idi. Çukur imlayı bile biliyorlardı. 20. yüzyıl mühendisleri bunu sonradan ele alacak­lardı ." denilmektedir. XIX. yüzyıl başlarında, Trabzon'un Of kazasında Veli Direko adlı bir medrese öğrencisi, aerodi­namik prensiplerini inceleyerek kartalların kanat yapılarını taklit ederek planöre benzer bir alet yapmıştır. Daha sonra bunu sırtına geçirerek 200 m. kadar uçmuştur. Bilâhere bölgedeki hükümet temsilcisi tarafından bu çalışmalarının durdurulduğu bilinmektedir.

    1861 yılında, İstanbul'da Bebekli Atıf Bey kanat, kuyruk ve pervanesi olan ayakla çevrilen pedallar yardımı ile pervaneye hareket verilen basit bir uçak icat etmiş, bununla yatay olarak kısa bir uçuş yapabilmiş, sonra düşüp yaralanmıştır. 1900'lü yıllarda Avrupa ülkelerindeki uçak imâlatı yapan muhtelif atölyeler örnek alınarak, Türkiye'de de o devirdeki basit uçakların imâli düşünülmüş; ilk teşebbüs 1914'te Hayri Bey ile Rıza adlı bir otomobil teknisyeni tarafından yapılmıştır. Bu iki zât, Tophane Askeri Fabrikası'na müracaat edmişler, fabrikada çalışmalara başlanmış, ancak imâl ettikleri uçak uçurulamamıştır.

    Osmanlı Ordusunda Havacılık Teşkilatının Kuruluşu

    Türkiye'de havacılık faaliyetleri konusunda devlet eliyle yapılan ilk teşebbüsün, Sultan 11. Abdülhamit zamanında başlatıldığı bilinmektedir. "Jane's Ali the World's Aircraff'in 1909 yıllığı­nın 250. sayfasında "Türkiye'deki bütün uçan makinaların Alman Wright Uçan Makina Şirketi tarafından temin edileceğine dair bir anlaşmanın mevcut olduğu, ancak Türkiye'de henüz havacı bulunmadığı, eski Padişahın (Sultan II. Abdülhamit) Fransa'ya kabilisevk balon ısmarlamış olduğu ve bir çift zeplin için müzakerelerin ilerlemiş bulunduğu" ifade edilmektedir/3)

    Memleketimizde havacılık konusundaki ilk ciddî ve kapsamlı faaliyet askerî alanda olmuştur. 1903'te Wright kardeşlerin ilk uçuşunu müteakip, bütün Avrupa'da yarış halinde başlayan havacılık ve uçak yapımı faaliyetleri, askerî alana yansımış ve bu maksatla muhtelif Avrupa ordularının uçak edinmeye başlamaları üzerine Osmanlı ordusunda da bu işin önemi görülerek faaliyete geçilmiştir. 11 Haziran 1911'de, Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı bir tamim üzerine havacılık konusunda yetiştirilmek üzere müracaat eden subaylar arasında Yzb. Fesa ve Tğm. Kenan beyler seçilerek, eğitim için Fransa'ya gönderimiştir. Bu arada Genelkurmay Başkanlığı, henüz başlayan havacılık faaliyetlerini yürütmek için Kurmay Yarbay Süreyya Bey'i görevlendirmiştir/4)

    Anyı yıl İtalyanların Trablusgarp'a çıkması için Osmanlı İtalyan savaşı başlamış, bu savaşta 22 Ekim 1911'de İtalyanlar dünyada ilk defa askerî amaçla uçak kullanmışlardır. Avrupadaki gelişmeler ve İtalyanların Trablusgarp'ta kullandıkları uçak yardımıyla keşif ve gözetleme konusunda sağladıkları üstünlürler, bu işin önemini daha fazla ortaya çıkarmıştır. 1912 yılı Mart ayında İstanbul'da bir tayyare mektebinin kurulması çalışmalarına başlanmış, Fransa REP uçak fabrikası yetkilileriyle müzakereler yapılmıştır. Bu amaçla, Ayastefanos (Yeşilkoy)'ün ilerisinde, Kalitorya Köyü ile Safaköy'e kadar olan düz arazi seçilmiş, uçak hangarı yerine büyük çadırlar inşa edilmiştir/5) 15 Mart 1912'de Deperdussin marka, birisi çift,

    birisi tek kişilk iki adet Fransız yapısı uçak İstanbul'a getirilerek, eğitimlerini tamamlamış bulunan Fesa ve Kenan beylere teslim edilmiştir. Bunların peşinden, Nisan ve Mayıs 1912'de Fransız REP fabrikasından sipariş edilen iki uçak gelmiş, Haziran'da ise İngiliz Bristol fabrikasından iki uçak da­ha satın alınmıştır. 1912 yılı içinde Almanların iki adet Harlem uçağı alınmış, daha sonra 5 adet REP ve iki adet Bristol uçağı daha alınarak küçük bir uçak filosu oluşturulmuştur. 1912 yılı sonunda, Osmanlı ordusundaki uçak mevcudu, Mısır Prensi Celaleddin'in hediyesi olan Deperdussin uçağı ve eski Serasker Rıza Paşa'nın hediyesi Bleriot uçağı ile birlikte onyedi'yi bulmuştur. Bu uçaklar, bugünkü teknolojiye göre fazlasıyla derme çatma ve basit uçaklardır. O dönemde ya­pılan uçakların konstrüksiyonu hakkında fikir edinmek için, Yarbay Süreyya Bey'in 28.7.1912 tarihli raporundan bazı kısımlara bakmakta yarar vardır :

    "Uçaklar askı ve gergi tel ve kabloları haricinde ahşap veya demir malzemeden yapılmaktadır. An­cak kanatlar hemen hepsinde ahşaptır .Bazı cinslerde ise ahşap ve demir malzeme veya demirkamış yapıda kanatlara rastlanmaktadır. Muhtelif tipte (ahşap, demir, hafif, ağır) uçakların lehinde ve aleyhinde görüşler mevcuttur. Her iki görüşün haklı noktaları vardır. Gövdeleri demir borudan mamul uçaklar nisbeten ağır olmakla beraber, halen kullanılan güçlü motorlar için bu pek önemli değildir. Özellikle, alçak irtifalardan düşen metal gövdeli uçaklardan pilotların kurtuluş şansı mevcuttur. Halbuki ahşap gövdeli uçaklardaki kazalar ekseriya pilotların ölümüne sebep olmaktadır. Motorlarda genellikle her ülke millî duygularla, kendi malını tercih etmekle birlikte bazen gerçekçi bir yaklaşımla başka ülke malı motor kullananlar da vardır.

    Avusturyalılar Daimler, Almanlar Argus ve Mercedes, Fransızlar ise Gnome motorunu tercih etmektedirler. Bununla beraber, Gnome'un uçaklar için güzel bir motor olduğu, çoğunluğun kanaatidir. Bu motorların çok hassas cihazlar olması sebebiyle muhafazası ve muayenelerine önem vermek gerekmektedir. Muhtelif imalatçıların yaptığı uçakların birbirinden pek az farkı vardır. Bu bakımdan, bunların arasında hemen bir seçim yapmak güçtür. Uçak imâlatındaki çok hızlı ilerlemeler sebebiyle, mevcut bir uçak küçük biriki tadilatla diğer uçaklara üstünlük kazanmakta ve bu gelişmelerin sonu gelmemektedir." Gerçekten de, REP, Deperdussin, Harlan, Bleriot, Bristol gibi Fransız, Alman ve İngiliz orijinli uçakların hepsi de yapı ve performansları itibariyle birbirine çok yakındırlar.

    Meselâ bunların ka­nat açıklıkları 13 m. civarında, uzunlukları 12 m. civarında, uçuş hızları 100-130 km/h arasında, servis tavanları ise 1900-2000 m arasında idi. Kulla­nılan motorlar 70 HP ve pervane devir adetleri 1200 devir civarında idi. Siparişi verilen ve teslim alman uçakların kullanımı ve teknik hizmetleri çin gerekli pilot ve tek­nisyen ihtiyacını karşılamak üzere 1912 Mayıs ayında sekiz subay Fransa'da REP fabrikasına, Haziran ayında ise yedi subay İngiltere'de Bristol tayyare okuluna eğitim için gönderilmişlerdir. Balkan savaşı çıkınca, bu subayların çoğu eğitimleri­ni tamamlayamadan geri dönmek zorunda kalmıştır.

    Balkan Savaşında Havacılık Faaliyetleri

    1912 yılında başlayan Balkan Savaşı'nda hem Osmanlı ordusunda, hem de düşman ordularında uçak kullanılmıştır. Ancak bu savaşta Osmanlı uçaklarından çok fazla istifâde edilememiştir. Buna karşılık Bulgarların elinde bulunun, Rus pilotların kullandıkları Rus uçakları ile, Yunanlılar ve Sırplarda bulunan, Fransız pilotların kullandıkları Fransız yapısı uçaklar bu ülkeler için nisbeten da­ha fazla yararlı olmuşlardır. Bu savaşta yabancı pilotlar Sırp, Bulgar ve Yunan ordularında Haçlı zihniyetiyle, gayretle çalışmışlar, halbuki Osmanlı ordusundaki yabancı pilotlardan ciddî bir hizmet sağlanamamıştır.

    Balkan Savaşı'mn ilk safhasında pek başarılı bir şekilde kullanılmayan uçaklardan kalanlar, savaşın ikinci safhasında mevcut Türk pilotlara paylaştırılarak küçük bir uçak birliği meydana getirilmiştir. Eğitimlerini tamamlayamadan yurda dönen pilotların da uçuş tecrübeleri arttığından, bu pilotlardan daha fazla istifâde edilebilmiştir. Yzb.Salim'e (ilkuçan) Bristol, Yzb.Feza'ya (Evrensel) "Vatan" adlı Bleriot, Üsteğmen Fethi'ye "Osmanlı" adlı Deperdussin, Tğm. Nuri'ye REP, Teğmen Fazıl'a da Bristol uçakları teslim edilmiş, 1913 yılı boyunca bu uçaklar çok değerli keşif vb. hizmetlerde kullanılmıştır.

    Bu arada, Balkan Savaşı sırasında Edirne kalesinde bir keşif balonumuz bulunduğu, ancak bu balonun hatalı muhafaza ve çok bekleme sebebiyle evsafını kaybedip uçurulamadığı bilinmektedir. Balkan savaşından hemen sonra Donanma Cemiyeti Ordumuza uçak ve gemi alınması için bir bağış kampanyası başlatarak fon oluşturma gayreti içerisine girmiş; bu kampanyalara katılan Osmanlı Kadın Hakları Koruma Derneği'ni temsilen, Öğretmen Belkıs Şekvet Hanım da 30 Kasım 1913'te Fethi Bey'in kullandığı Deperdussin uçağı ile İstanbul üzerinde uçarak Derneğin satın alarak orduya hediye edeceği "Kadın Dünyası" adlı uçak için yardım afişleri atmak suretiyle uçağa binen ilk kadın unvanını kazanmıştır. Trablusgarp ve Balkan harplerinden sonra, kaybolan itibarımızın iadesi ve İslâm Birliğini kurma gayesine matuf olmak üzere, İstanbul-Kahire arasında uzun mesafeli bir mukavemet uçuşu düzenlenmiştir.

    16 Ocak 1914'te iki uçakla hareket edilmiş, Toroslar aşılarak Filistin'e, kadar varıldıktan sonra meydana gelen kazalar sebebiyle bu sefer tamamlanamamış; üçüncü bir uçakla yola çıkan Yzb.Salim (İlkuçan), ortalama 3000 m. irtifadan uçarak Torosları ve sonraki engelleri aşıp, Kahire'ye ulaşmayı başarmıştır. Bu sefer uzun mesafe­li ve yüksek irtifalı mukavemet uçuşu olarak o günün dünyasında büyük bir rekor idi. Balkan Savaşını müteakip havacılık faaliyetleri-mizdeki hareketlenme çerçevesinde, Yeşilköy'deki Havacılık Okulu büyütülmüş, Fransa'dan Binbaşı Degois adlı bir pilot öğretmeni getirilmiştir. Bu zât, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile memleketine dönmüştür.

    Birinci Dünya Savaşında Havacılık Faaliyetleri

    Birinci Dünya Savaşında Osmanlı devleti Almanya'nın müttefiki olarak harbe katılınca, askerî ve sınaî konularda bu devletle işbirliği ağırlık kazanmıştır. Böylece oldukça ilerlemiş bulunan Alman havacılığından da istifade edilmiştir. 1914'te başlatılan Havacılık Islahat Programı yürütüldüğü sırada Türkiye'nin savaşa girmesi sebebiyle Fransızlara ısmarlanan uçaklar alınamamış, Türkiye savaşa 5 kara ve 2 deniz uçağı ile girmek zorunda kalmıştır. 1915 yılında Almanya'dan getirilen uzmanların

    yardımı ile Osmanlı ordusundaki havacılık faaliyetlerinin yeniden teşkilatlanması çalışmalarına başlanmıştır. Yeşilköy'deki Tayyare mektebinin müdürlüğüne, 1915 Ocak ayında Bnb.Serno adlı bir Alman subayı tayin edilmiş, Almanya'dan getirilen eğitim uçakları kullanılmaya başlanmış, Alman öğretmen ve teknisyenlerin nezaretinde çok sayıda pilot ve teknisyen yetiştirilmiştir. Osmanlı ordusunda 17 adet Tayyare Bölüğü meydana getirilmiştir. Bu bölükler, uçaklar ve balonlarla Çanak­kale, Kafkas, Filistin ve Irak cephelerinde harbe iştirak etmişler, uçaklardan 5-10 kg.lık bombalar, çivi ile doldurulmuş basit şarapneller atılarak ve makinalı tüfek ateşi ile aktif bir şekilde istifade edilmiştir. Keşif ve gözetleme görevlerinde de hem uçaklar, hem balonlar kullanılmıştır.

    1916 yılında Osmanlı Ordusunun havacılık kısmı, "Umuru Havaiye Müfettişliği" adı altında yeniden organize edilerek, Bnb. Serno bu teşkilatın başına getirilmiştir. Savaş boyunca Türk Ordusunda toplam 450 uçak görev almıştır. Bunların 150 adedi Almanların "Paşa Bölükleri" adı verilen bölükten ibaret olup, 150 Alman pilot ve 1500 Alman teknisyen de ordumuzda görev yapmıştır. 1915'te Türkiye'de ilk metoroloji istasyonları kurulmuş, ordumuza muhtelif tiplerde 37 tane Alman yapısı uçak katılmıştır. Almanlardan 1916'da 72, 1917'de 111 ve 1918'de 86 uçak daha temin edilmiştir. Başlangıçta elimizde bulunan Rumpler, Bleriot, Deperdussin, Nieuport ve Ponnier tipi uçaklara ilave olarak Almanlardan alınan 100 BG. uçakları, 160 BG.Tük Gotha ve Albotros Cltipi uçaklar; 120 BG.'lük Gotha ve Pflaz uçakları orduuçaklar; 120 BG.lik Gotha ve Pfalz uçakları ordu­muza dahil olmuştur. Bunlar 1917 ve 1918 yılla­rında gelen Albatros, Halbarstad, Fokker, Rumpler, AEG, Pfalz, DWFC ve Brandenburg uçakları eklenmiştir.

    Türkiye savaşa girdikten sonra, Almanya'dan alınan deniz uçaklarının karadan naklindeki güçlükler sebebiyle, bu uçakların botlarına tekerlekler monte edilip, içlerine yedek parça ve yakıt konulmak suretiyle İstabul'a uçarak getirilmişlerdir. Böylece ilk amfibik uçağın (hem karaya hem denize inişkalkış kabiliyeti olan) ortaya çıkışı da Türklere ait olmuştur/7) Savaşın başlangıcında Çanakkale, Süveyş Kanalı ve Kafkas cephesine sevkedilen ikişer uçaktan Çanakkale'ye gönderilenler başarı gösterebilmiş, Süveyş Kanalı'na gönderilen uçaklardan biri Halep'te diğeri çölde kaza geçirmiş, Kafkas cephesine gitmek üzere Trabzon'a sevkedilen uçaklar ise Kara­deniz'de Rus filosunun hücumu sonucunda hiçbir faaliyette bulunamadan Rusların eline geçmişler, pilotları Salim ve Fesa beyler esir

    1. Çanakkale Cephesi

    Çanakkale cephesinde başlangıçta sadece boğaz çevresinde ve dışında keşif uçuşları ile denizaltı gözlemi şeklinde sürdürülen hava faaliyeti 1915 yılında çok önem kazanmıştır. 1915 yılı başında 72 uçaklık düşman kuvvetine karşılık bir tek Türk uçağı ile sürdürülen keşif faaliyetleri, 17 Mart'ta gelen ikinci uçak ile birlikte, 18 Mart 1915 zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamıştır. 25 Nisan' da yapılan düşman çıkartmasından, hava gözlemleri yardımı ile iki gün önce haberdar olunmuştur. 1915 yılında Çanakkale cephesinde 20 İngiliz ve Fransız uçağı düşürülmüştür.

    28 Aralık 1915'te başlayan Çanakkale boşaltması uçaklarımızla kovalanmış, 1916 yılı içide yapılan hava savaşlarında 25 düşman uçağı düşürülmüştür. 1916'da İzmir'deki 5. Ordu emrine verilen bir hava bölüğü, Çanakkale'den çıkartılan düşmanın Ege adalarına yığınak yapmasını kontrol amacı ile başarılı keşif ve bomba uçuşları yapmıştır. Çanakkele'de üslenen 6. Av Bölüğümüz, İngiliz, Fransız ve Yunan uçaklarının Çanakkale ve Kuzey Ege'deki keşif ve bomba uçuşlarını büyük ölçüde engellemişler, 1917 yılında 11, 1918'de ise 10 düşman uçağı daha düşürülmüştür. Yapılan keşif faaliyetleri yanında, 20 Ocak 1918'de Yavuz ve Midilli zırhlılarımızın yaptığı İmroz baskını havadan başarıyla desteklenmiştir

    2. Kafkas ve Doğu cephesi

    Kafkas cephesinde başlangıçta iki uçağımız ve pilotlarının Rusların eline geçmesi ile pasif kalan havacılık faaliyetimiz, 1916 yılında 3. Ordu'ya bir hava bölüğü ve 1917'de ikinci bir hava bölüğü verilmesiyle hareketlenmiş, Erzincan, Erzurum, Kelkit civarında başarılı keşifler yapılmış, 1916'da üç Rus uçağı düşürülmüş, 1917'de bir uçak ele geçirilmiştir. Aynı yıllarda 2. Ordu emrine verilerek Elazığ'da üslendirilen hava bölüğü de Diyarbakır-Bitlis-Van çevresinde keşif uçuşları yapmıştır. 1917'de Rusya'daki ihtilâl sonucunda, 18 Aralık tarihine kadar Kafkas cephesinde karşılıklı süren hava harekâtı sona ermiş, Rus ordusunun çekilmesinden sonra bu bölgede katliam yapan Ermeni çetecilerine karşı keşif ve bomba uçuşları yapılmıştır.

    3. Güney Cephesi

    Güney cephesinde başlangıçta pek hareketli olmayan havacılık faaliyetlerimiz 1916 yılı başlarında 4. Ordu emrine üç hava bölüğü gönderilmesiyle canlanmıştır. Süveyş Kanalı çevresi ve Mısır topraklarında bomba, keşif ve av uçuşları yapan Alman bölüğü, 1916 yılında 39 İngiliz uçağı düşürmüştür. Adana'daki 4.Bölük Çukurova bölgesine muhtemel bir çıkartmayı önlemek maksadıyla buradaki tren hattını ve Kıbrıs adasını hava kontrolünde tutmuştur. Medine Dera'daki 3. Bö­lük de bu bölgedeki âsî Arap kabilelerine karşı keşif ve bombardıman faaliyetlerinde bulunmuş, Hicaz demiryolunu kontrol altında tutmuştur.

    1917 yılında Filistin cephesindeki Paşa bölükleri diye adlandırılan altı Alman hava bölüğü, 1., 2. ve 3. Gazze savaşlarında başarılı görevler yapmışlar, bu yıl içerisinde de 31 düşman uçağı düşürülmüştür. Bu cephede hava harekâtımız, savaş sonuna doğru Toroslara doğru çekilmek zorunda kalan ordumuzun ikmalini sağlayan Hicaz demiryolunu koruma, keşif ve bomba uçuşları şeklinde devam etmiş, 1918 yılında Filistin cephesinde 29 İngiliz uçağı daha düşürülmüştür. Filistin cephesinde savaş boyunca 190 Alman pilot ve gözlemci ordumuzda görev almış, bunlardan 47'si ölmüştür.

    İrak cephesindeki 6. Ordunun elinde uçak olmamasına rağmen, ele geçirilen İngiliz uçakları başarıyla kullanılmış, bu bölgede 1915'te 8 İngiliz uçağı düşürülmüştür. Medine'deki 3. Bölüğün bir kısmı 1916 Şubat'ında Irak cephesine aktarılmış, özellikle Kutül Emare savaşlarında önemli keşif uçuşları yapılmıştır. (Mayıs'ta ise bu uçaklardan bir bölümü Kuzeydoğu'ya Hemedan cephesine, daha sonra da 13. Hava Bölüğü adıyla Baku'ya gönderilmiştir.) 1917'de Irak cephesinde iki hava bölüğü daha görevlendirilmiş, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapılmış, bu cephede 1916'da 14, 1917'de 20 ve 1918'de aralarında

    4. Karadeniz ve İstanbul Boğazı

    Karadeniz ve İstanbul Boğazı üzerinde de savaşın başlangıcında keşif uçuşları yapılmış, Rus donanmasının hareketleri gözlenmiş, 1916 Ağustos-Eylül aylarında Zonguldak ve Ereğli liinanlarına saldıran Rus donanması başarı ile bombalanmıştır. Ruslar 1917 Aralık'mda ateş kesinceye kadar Boğaz çevresine ve Zonguldak civarına yapılan kömür nakliyatını önlemek için bir çok defa saldırmışlar, 1917 yılındaki hava çarpışmalarında bu bölgede 3 Rus uçağı düşürülmüştür. Aynı yıl İstanbul ve Trakya bölgesinde görevli 1. Orduya bağlı olarak bir hava birliği Uzunköprü'ye yerleştirilerek Edirne-İstanbl demiryolunu koruma görevi yapmış, 1918 yılında devam eden İngiliz saldırılarına başarı ile karşı konulmuş, bir İngiliz uçağı düşürülüp bu bölgedeki Yunan demiryolu köprüleri bombalanarak tahrip edilmiştir.

    Savaşın son yılında, İmroz'da üslenen İngiliz uçaklarının İstanbul üzerine 14 hava hücumu gerçekleşmiş, bunların bazıları Türk filolarınca kesilerek geri çevrilmişler, bu saldırılarda 2 İngiliz uçağı düşürülmüştür. Özellikle, 25 Ekim 1918'de Kızkulesi üzerinde beş İngiliz De Havilland-9 uçağından oluşan bir filo ile tek başına çarpışarak, yaralanmasına rağmen düşman uçaklarını dağıtan Yzb. Fazıl Bey'in başarısı

    Kurtuluş Savaşında Havacılık Faaliyetleri

    Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ülkemiz, askerî kuvvetlerimizin tamamında olduğu gibi hava kuvvetlerimiz açısından da büyük zararlara uğramıştır. Mondros Mütarekesi'nden sonra, Irak cephesinden gelen birkaç uçak Elazığ'da, Filistin ve Suriye'den gelen 4 keşif ve 13 av uçağı Konya'da diğer cephelerden gelen 45 civarında uçak ise İstanbul'da toplanmıştır. Ancak mütareke sonunda işgal altındaki İstanbul'a gelen uçaklar, Yeşilköy ve Maltepe meydanlarının düşman tarafından işgali ile kullanılmayacak şekilde tahrip edilmişler­dir. Pilotlarımızın bir kısmı, Maltepe'den kurtarılabilen birkaç uçak ile, Kuva-yı Milliye'ye katılmışlardır. İzmir, Seydiköy'deki 8 uçağımız Yu­nanlıların eline geçmiş, Erzincan'da bulunan 8 uça­ğın hepsi de uçamayacak vaziyette bırakılmıştır. 16 Mart 1920'den itibaren Konya'da tamir edilen ve farklı uçak parçalarından birleştirilerek meydana getirilen uçaklar Kurtuluş savaşımızın ilk hava gücünü teşkil etmişlerdir.

    Kurtuluş Savaşı esnasında Türk odrusunun havacılık faaliyetleri, 1920'de kurulan Kuva-i Havaiye Şubesi tarafından yürütülmüştür. Aynı yıl Garp Cephesi Kumandanlığının teşkîli ile, Eskişehir ve Konya uçak istasyonlarındaki uçaklardan teşkil edilen 3 av + 3 keşif uçaklık bir bölük Eskişehir'de; 2 av + 1 keşif uçaklık bir bölük de Uşak'ta üslendirilmiştir. İstabul'dan kaçabilen pilot ve teknisyenler teknik işlerle görevlendirilen Konya İstasyonunda toplanarak buradaki hasarlı uçakların tamiratına başlamışlardır. 1920 Mayıs ayında tamir edilen 1 av ve 2 keşif uçağından bir bölük oluşturulup Ankara'ya gönderilmiştir. Konya uçak istasyonu, malzeme yokluğu sebebiyle 17 uçaktan önce sadece dördünü uçabilir hale getirmiştir.

    Daha sonra uçakların gövde ve kanatlarında hava temas yüzeyleri sızdırmaz ve kaygan hale getiren emayit yerine patates püresi ile koyun ve sığır parçalarının kaynatılmsı ile elde edilen jelatine yumurta karıştırılarak yapılan kaygan bir kaplama malzemesi kullanılmak suretiyle gövde ve kanatlar sıvanarak uçakların bir kısmı daha tamir edilebilmiştir. Böylece önce 3 av, sonra bir keşif uçağı, bir ay sonra da 3 av ve 2 keşif uçağı daha trenle Eskişehir'e yollanmış, Konya uçak istasyonu 1920 sonuna doğru Eskişehir'e taşınarak buradaki "Şimendöfer imalathaneleri" (Bugünkü TÜLOMSAŞ) uçak inşaat ve tamir atölyesi haline dönüştürülmüş; 1.2.1921'de Eskişehir'de kurulan Kuva-î Havaiye Müdürlüğü'ne bağlanmıştır.

    Erzurum'da bulunan uçak istasyonu 29.5.1920'de 15. Uçak bölüğü adını almış, buradaki yetenekli pilot ve teknisyenlerimiz büyük zorluklarla Elazığ'a giderek bir kiremit fabrikasında depo edilmiş hurda uçakları tamir edip 2 av uçağı meydana getirmiş, bu bölük 28.9.1920'de başlayan Doğu Cephesi Ermeni Harekâtı'na katılmış, bilâhare Kars'ta üslenmiştir. Eskişehir'deki 1.Bölük 1921'de Çerkeş Ethem isyanında keşif ve propaganda faaliyetlerinde bulunmuş, 1. İnönü savaşında 3 gün içinde 5 keşif ve bomba uçuşu yapmış, Bözöyük ve İnönü çevresindeki Yunan mevzilerine saldırarak piyademizi desteklemiştir. 2. İnönü savaşında 9 keşif uçuşu yapılmış, mecburî iniş yapan iki uçağımızda bir pilotumuz şehit olmuştur.

    Uşak'ta üslenen 2. Bölük Ege bölgesinde muhtelif av, keşif ve bomba uçuşları yapmış, Ağustos 1920'de Uşak'ın düşmesiyle Afyon'a çekilmiştir. Bu bölük de 1. ve 2. İnönü savaşlarında Dumlupınar'daki düşmanın durumunu keşfetmiştir.Garp Cephesi Sakarya'ya çekildikten sonra 1. ve 2. Bölükler Polatlı'ya getirilmiş, 15-23 Ağustos tarihleri arasında bir tek av uçağıyla yapılan keşiflerle düşmanın Sakarya'ya saldırı hazırlığı tespit edilmiştir. Sakarya savaşı boyunca 35 keşif uçuşu ile savaş desteklenmiştir. Kurtuluş Savaşının ilk devrelerinde güçlükler içinde ayakta tutulan uçak filosu, birerikişer tedarik edilen yeni uçakların Anadolu'nun muhtelif limanlarından yurda sokulması ile biraz güçlenmiştir. Niğde ve Sivrihisar kasabaları da orduya iki Uçak hediye etmişlerdir.

    Kurtuluş Savaşımızın sonlarına doğru, uçaklarla keşifbombardıman görevleri daha sıhhatli yapılabilmeye başlanmış, Yunanlılara karşı 1922'de hava üstünlüğü sağlanmıştır. İki kişilik uçaklarımızın azlığı sebebiyle dünyada ilk defa, tek kişilik av uçakları ordumuz tarafından keşif ve bombardıman uçağı olarak kullanılmıştır/10)
    1922'de Ankara Antlaşması'na göre Fransızlardan silâhsız olarak alınan 4 keşif uçağı ve malzeme, Konya'ya aktarılan 1. Uçak bölüğü emrine verilmiş, İtalyanlardan silâhsız olarak alınan 20 adet Spad XIII av uçağı da Mersin'den Konya'ya getirilip silâh monte edilerek cepheye yollanmıştır.

    Haziran ayında 1. ve 2. Uçak bölükleri Cephe Uçak Bölüğü adı altında birleştirilmiş, bu bölük, elindeki 10 uçak ile Büyük Taarruz'a kadar keşif uçuşlarını sürdürmüştür. İtalyanlardan alınan uçaklarla Büyük Taarruz öncesinde cephe üzerinde yapılan keşif/saldırı uçuşlarında 4 Yunan keşif uçağı düşürülmüş ve hazırlıklarımızın düşman tarafından keşfedilmesi önlenmiştir. Büyük Taarruz'dan hemen önce, Hava Kuvvetlerimiz aşağıdaki tipleri verilen toplam 37 uçaktan ibaretti: (U)

    Spat XIII Av Uçağı: 20 adet
    Albatros D III Av Uçağı: 1 adet
    Breguet 14 B2 Keşif Uçağı: 10 adet
    De Havilland 9 Keşif Uçağı: 1 adet
    FIAT Keşif Uçağı: 1 adet
    Gotha Deniz Uçağı: 3 adet
    Aviatic Eğitim Uçağı: 1 adet

    26 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz'un başlamasıyla bu cephedeki 16 kadar uçağımız 12 keşif uçuşu yaparak Afyon demiryolu ve civarında keşifte bulunmuş, düşman ve Türk kuvvetlerinin hareketini izlemiş, bu arada 3 Yunan uçağı düşürmüşlerdir. 28 Ağustos'da Afyon'dan çekilen düşmanın durumunu keşif ve bombardıman yanında, piyademiz makinali tüfek ateşiyle desteklenmiş, düşmanın kaçış yönü takip kuvvetlerimize bildirilerek önemli hizmetlerde bulunulmuştur.

    Daha sonra kara Ordumuzun Uşak, Salihli, İzmir yönünde ilerlemesine paralel olarak keşif ve saldırı uçuşları yapılmış, İzmir'in geri alınmasıyla Seydiköy ve Gaziemir alanlarında Yunanlıların 1 keşif , 3 av ve 1 okul uçağı ele geçirilmiştir. Kurtuluş Savaşında Hava Kuvvetlerimizdeki te­mel personel 20 pilot, gözlemci ve teknisyen subay, 10 sivil ve gedikli pilot, 10 sivil makinist ve teknisyen olmak üzere 40 kişiden ibarettir/12)

    Nadir BIYIKOĞLU
    Türkyurdu Dergisi sayı 35, 1990

    Dipnotlar
    (*) Hesap detayları, Y.Kansu, S,Şensöz ve Y.Öztuna'nın hazırladığı "Havacılık Tarihinde Türkler" adlı eserde mev­cuttur.
    (1) Kansu, Şensöz, Öztuna: Havacılık Tarihinde Türkler, Ankara 1971, sh. 21
    (2) Kansu, Şensöz, Öztuna: a.g.e. sh.33
    (3) Yüksel, A.Nuri: Havacılık Sanayii Üstüne Düşünceler, Ocak Dergisi, Mayıs 1973, sh.33
    (4) Keyüsk, Mazlum: Türk Havacılık Tarihi, 1. Kitap, Eskişehir, 1950, Sh.14
    (5) İlmen, Süreyya: Türkiye'de Tayyarecilik ve Balonculuk Tarihi, İstanbul, 1947, Sh. 22
    (6) a.g.e., Sh.96-97
    (**)Yzb.Süreyya Bey'in 28.7.1912 tarihli raporundan sadeleştirilmiştir.
    (7) Yüksel, A.N., a.g.e., Sh. 53
    (8) İlmen, S., a.g.e., Sh.13
    (9)Keyüsk, Mazlum: Türk Havacılık Tarihi, II.Kitap, I. Cilt, Es­kişehir, 1951, Sh.292
    (10) Yüksel, A.N.: a.g.e. Sh.53
    (11) Türk Kültürü, Yıl.X, Sayı 116 (Hava Kuvv.Sayısı) Ankara 1972
    (12) Taman, S.: Türk Havacılık Tarihi-lstiklal Harbi, Eskişehir, 1953

    Kaynaklar
    1. İlmen Süreyya (İst.Eski Milletvekili): Türkiye'de Tayyarecilik ve Balonculuk Tarihi, İstanbul, 1947
    2. Keyüsk, Mazlum (Em.Hv.Al:): Türk Havacılık Tarihi, Eskişehir, 1950, 1-11-11. Kitap
    3. Tarman Sıtkı (Em.Hv.Alb.): Türk Havacılık Tarihi, Eskişehir, 1953
    4. Kansu, Yavuz - Şensöz, Sermet - Öztuna, Yılmaz: Havacılık Tarihinde Türkler, Ankara 1971
    5. Yüksel, A.Nuri: Havacılık Sanayii Üstüne Düşünceler, Ocak dergisi, Mayıs 1973
    6. Türk Kültürü, X.Yıl, Sayı 116 (Haziran), Ankara 1972

  • Uzaydan görülen Gamalı Haç'ın sırrı ne?

    Uzaydan görülen Gamalı Haç'ın sırrı ne?



    1 Mayıs 2008 Perşembe : 17:51
    1969 yılında inşa edilen ve 'Gamalı Haç'a benzeyen binanın sırrı çözüldü. İsrail’de yaşayan ABD vatandaşı Avrahaum Segol, birkaç yıl önce...

    1969 yılında inşa edilen ve 'Gamalı Haç'a benzeyen binanın sırrı çözüldü

    İsrail’de yaşayan ABD vatandaşı Avrahaum Segol, birkaç yıl önce Google Earth programı sayesinde varlığı ortaya çıkan ABD’nin San Diego deniz üssünde bulunan gamalı haç şeklindeki binasının sırrını çözdüğünü öne sürüyor. Segol’ün komplo teorisine göre 1969 yılında inşa edilen binanın formu sadece astronotlarca görülebiliyordu. Bina, NASA’nın insanlı uzay projesini geliştiren Nazi mühendislerine teşekkür etmek için böyle inşa edilmişti.

    Avrahaum Segol, Google Earth programı sayesinde ortaya çıkan gökyüzünden bakıldığında gamalı haç şeklindeki Amerikan üssünü gördüğünde, "Kim, niye böyle bir bina inşa eder" diye kendisine sormuştu. Şimdi yanıtı, kendi geliştirdiği teoriyle bulduğunu iddia ediyor.

    Birkaç yıl önce üssün ilk uydu fotoğrafları ortaya çıktığında Yahudi lobisi, kıyameti koparmıştı. 2007 yılının Eylül ayında ABD donanmasından yapılan açıklamaya göre 1969 yılında inşa edilen binanın mimarisinde herhangi bir kasıt yoktu, bölge uçuşa yasaklı olduğundan da gamalı haç formu yıllarca farkedilmemişti.

    Ancak bu yanıt Avrahaum Segol’e yetmedi. Eski gazete arşivlerine giren, internette araştırma yapan Segol, bulduğu bilgileri, tıpkı bulmaca çözer gibi yan yana koydu. Binanın antisemitizmin sembolü olarak inşa edildiğine karar veren Segol, teorisini medya kuruluşlarıyla paylaşarak konunun sıcak kalmasını sağladı. Sonunda 2008 yılı ordu bütçesinden binanın elden geçirilmesi için 600 bin dolarlık bir ödenek ayrıldı.

    Google bu arada başka gamalı haç formunda binaları ortaya çıkardı; Münih’te bir ev, Delhi’de bir üniversite binası, Belçika’da bir havuz ve Alabama eyaletinin Decatur kentindeki huzur evi. Segol’ün en çok da Methodist bir kilisenin finansörü olduğu yaşlılar evi dikkatini çekti. Avrahaum Segol’e göre San Diego’daki askeri bina ile Decatur’daki huzurevi arasında bir bağlantı vardı. Avrahaum Segol, teorisini şöyle özetliyor:"Donanma binası 1969 yılında inşa edildi, o dönemde orada uçuş yasağı vardı. O dönemde bu gamalı haçı sadece kim görebilirdi?"

    "Astronotlar mı?"

    "Doğru. Ay’a ilk insanlı yolculuk 1969 yılında gerçekleştirildi. Ay roketini kim inşa etmişti?"

    "Wernher von Braun."

    "Doğru. Wernher von Braun ve Alman Nazi- mühendisler. 1945’ten sonra Amerikan roket sisteminde çalışan mühendisler. San Diego’daki gamalı haç, NASA’da çalışan Almanlara bir minnettarlık işaretidir."

    Huzurevi komplosu

    "İyi de o dönemde Alman mühendisler uçmuyordu ki" diye itirazla karşılaştığında Segol anlatmaya devam ediyor. Sıra Alabama’daki huzurevine geliyor. Segol’e göre o zamanlar Almanlar, gamalı haç şeklindeki huzurevine 40 km uzaklıktaki Huntsville’de yaşıyordu. Huzurevi 1980 yılında inşa edildi. Yani tam da Almanların emekliye ayrıldığı dönemde. "1969 ile 1980 arasında kaç yıl var" diye soran Segol, yanıtı da kendisi veriyor. "11 yıl. Apollo 11, yani Ay’a ilk iniş" diyor. Segol, huzurevinin de Alman mühendislere yönelik şükran duygusunun işareti olduğunu savunuyor. Huzurevinin avukatına göre Avrahaum Segol’ün iddiaları ’komik.’ Çünkü takıntılı bir adam Segol. Ama, Alabama’daki üs gibi, huzurevi de inşasını gözden geçirmeyi kabul etmiş.

    Dr.Strangelove gibi

    Gamalı haçlı binanın NASA için çalışan Nazi mühendislere teşekkür amacıyla inşa edildiği söyleniyor. Stanley Kubrick’in, ABD ile Sovyetler arasındaki nükleer gerilimi mizahi bir dille anlattığı başyapıtı "Dr.Strangelove"da da ABD hesabına çalışan eski bir Nazi bilimadamı vardı. Filmde Peter Sellers, hem Dr.Strangelove’ı, hem ABD başkanını, hem de bir İngiliz subayını canlandırıyordu.

    (Hürriyet)

  • TEL- AFER' DE NE OLUYOR!!!

    TEL- AFER'DE NELER OLUYOR,
    BU coniler NE YAPIYOR!
    İNSAN HAKLARI NEREDE,
    DÜNYA AYAKTA UYUYOR!!!



    2004 YILINDAN BU YANA bop'UN TEMELİ, TRUVA ATI OLAN KÜRT KUVVETLERİ,SÖZDE BOP'UN SÖZDE BÜYÜK KÜRDİSTAN'I İÇİN TEL-AFER'İ ÖZ BE ÖZ TÜRK ŞEHRİ OLAN TEL-AFER'İ İŞKENCE, SOYKIRIM vs. SURETTE YILDIRMA POLİTİKALARI İLE DÜNYA KAMUOYUNUN GÖZÜ ÖNÜNDE SÜRGÜN ETMEKTE, EVLERİNDEN, TARİHİNDEN ve HERŞEYDEN ÖNEMLİSİ VATANLARINDAN ATILMANIN VEDİĞİ ÜZÜNTÜ İLE KAHROLMAKTADIRLAR.

    TEL-AFER' DEKİ TÜRKMEN DİRENİŞİNİ BAŞLATAN SÖZ:

    TEL- AFER UYUYAN BİR ASLANDIR!

    DEMEK SURETİ İLE bop'ÇU conilere ve EMPERYALİST - KAPİALİST DÜNYAYA SAVAŞI BAŞLATMIŞARDIR!...

    GÜN TEL- AFER'DE OLMA, ONLARI ANLAMA YAŞAMA GÜNÜDÜR!

    TEL - AFER'DE NE EL - KAİDE NE TERÖRİST YOKTUR, YANLIZCA VATAN SEVDALISI TÜRKMENLER VARDIR!

    TEL -AFER GİDERSE KERKÜK GİDER!!!

    YARIN GEÇ OLMADAN, TEL - AFER' E SAHİP ÇIKALIM!

  • Ata' nın Balıkesir Hutbesi!



    “Düşünelim”

    “Size Ne Zararı Olabilir?\\\"
    \\\"Aklınızın Sınırlarını Zorlamanın”

    \\\"Evrenin merkezi Dünya mı? Neresi?\\\"

    \\\"Evrenin en akıllı yaratıkları Dünyalılar mı?\\\"

    \\\"Dünyalılardan başka evrende yaratıklar olabilir mi?\\\"

    \\\"İnsanoğlu Dünyada tesadüfen mi oluşmuştur?\\\"

    \\\"Dünyadaki görevimiz nedir?\\\"

    \\\"Dünyadaki görevimiz nedir?\\\"

    \\\"Dünyadaki görevimiz nedir?\\\"

    Balıkesir Hutbesi Atatürk\\\'ün Zağnos Paşa Camiinde Yaptığı Konuşma 7 Şubat 1923



    Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak\\\'tır.

    Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah\\\'ın evi idi. Millet işlerini Allah\\\'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber\\\'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah\\\'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir\\\'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

    Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitab etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.

    Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber\\\'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idarî, malî ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber\\\'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi\\\'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki \\\"Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.\\\" Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.

    KULLANMA

    Atatürkçüyüm diyorsun Atatürk’ü tanımıyorsun. Atatürk’ün arkasına sığınıyorsun. Atatürk tüm ömrünü ülkesine adadı. Yurdunu kurtarmak için ömrü savaşlarla geçti.Devrimleri ile ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı planladı.Sen hiç sıkıntı çektin mi? Sırf onun devrimlerinden yararlanmak ,onları kendi rahatına,konforuna kullanman için Atatürkçüsün.Sıkıntı söz konusu olursa sen yoksun.Onun kurduğu Cumhuriyeti korumaya aciz kalıyorsun.Ülkenin birliğini tehdit eden unsurlarla mücadele eden silahlı kuvvetlerimiz için asker gerektiğinde sen olmamak düşüncesindesin.Oğlunu tehlikeli bölgelere göndermemeyi düşünüyorsun.Başkaları gitsin.Ben rahat edeyim.Bana Cumhuriyetin nimetleri lazım,sıkıntıları beni ilgilendirmez şeklinde bir düşünceye içindesin.Ama bu olmuyor.Allah aşkına sen nasıl Atatürkçüsün? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Halkçıyım diyorsun,halkı küçümsüyorsun,alay ediyorsun.Halkın arasına girmiyorsun.Halkın dertlerini dinlemiyorsun.Halkın arasında bulunman seni rahatsız ediyor.Halkla yolculuk yapmıyorsun.Halk otobüsünde yolculuk seni rahatsız ediyor.Sırça köşkte oturup ,halk adına ahkam kesiyorsun.Sen hiç köy kokan halkla bir arada oldun mu? Sırça köşkten halkın haklarını savunuyorsun. Halk nedir onu bile bilmediğin halde halkçıyım diyorsun.Allah aşkına sen nasıl halkçısın? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Dindarım diyorsun dinin emrettiğini yapmıyorsun.”Komşusu açken tok gezen bizden değildir” sözü seni ilgilendirmiyor. Ancak Ramazan ayında biraz fitre ile göz boyuyorsun. Yunusun dediği “Bir kez gönül yıktın ise o kıldığın namaz değil” sözünden haberin yok.Günde birkaç defa gönül yıkıyorsun. Sen şekilci bir Müslümansın. Müslümanlığın özü fazla ilgilendirmiyor.Allah aşkına sen nasıl Müslümansın? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.Saçları kapatıyorsun,enseyi açıyorsun.Ya tümünü kapa,ya tümünü aç.

    Ateistim diyorsun, sıkıldığında “Allah korusun”,”Allah kolaylık versin”,”Allah yardım etsin” gibi dini ifade eden sözler söylüyorsun. Allah aşkına sen nasıl ateistsin? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Hayvan severim diyorsun, yalnızca köpekleri seviyorsun. Diğer hayvanlar fazla seni ilgilendirmiyor. Barı köpek severim de de doğruyu söyle. Hayvan sevgisi için mücadele ediyorum diyorsun. Sen hiç merkep hakları için mücadele ettin mi? Kağnıyı çekerken yük altında ezilen hayvanların yükünü azaltmak için ne yaptın? Kırlarda gezerken karıncaya basmamak için özen gösterenlerden haberin var mı? Sen hiç koyun ahırında bulunup, onların kokusuna katlandı mı? Allah aşkına sen nasıl hayvan seversin? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Ben aleviyim diyorsun, dini inkâr ediyorsun. Hz. Ali’yi seviyorum diyorsun onun yaptığını yapmıyorsun. Allah aşkına sen nasıl alevisin? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Çağdaşım diyorsun, çağdaşlıktan haberin yok. Çağdaş uygarlık deyince sadece Avrupa geliyor aklına .Onun bir yönü seni ilgilendiriyor.Kılık kıyafetin belki çağdaş ama kafan çağdaş değil,olmasına da asla niyetin yok.Hoşgörülü değilsin,tahammülün yok. Gelişim ve değişimlere ayak uyduramıyorsun. Ya karşısın, ya da gelişim ve değişimlere kapılıp sürükleniyorsun. Allah aşkına sen nasıl çağdaşsın? Her neysen o ol. Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Milliyetçiyim diyorsun, gereğini yapmıyorsun. Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyorsun. Senin milliyetçiliğin mahalle kabadayılığı. Mahalleningençlerine kafa tutuyorsun.Yedi Düvele kafa tutan Atatürk Milliyetçiliğinden haberin yok.Amerika ya,Avrupa’ya kafa tutamıyorsun.Senin gücün mahalle gençlerine yetiyor. Allah aşkına sen nasıl milliyetçisin? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    Köylüyüm çiftçiyim diyorsun, gereklerini yapmıyorsun. Tereyağını satıp ot yağları alıp,yiyorsun.Tavuk beslemiyorsun.Şehirden yumurta alıyorsun.Köy yumurtasını satıp,çiftlik yumurtası alıyorsun. Allah aşkına sen nasıl köylüsün,çiftçisin? Her neysen o ol.Ya olduğun gibi görün,ya da göründüğün gibi ol.Çifte standartlı olma.İkili oynama.

    AVRUPA MEDENİYETİ EMPERYALİZMLE BESLENİP, GELİŞMİŞTİR

    (Şeytanın gör dediği) Halk otobüsünde bir şey dikkatimi çekti.Avrupa Medeniyeti dediğimiz ve çoğu kez hayran kaldığımız o mdeniyete mensup iki turist,halk tabiriyle kurulup oturmuşlar,bu yetmiyormuş gibi çantalarını da bir koltuğa koymuşlar.Bizim insanlarımızda yer kalmadığı için ayakta yolculuk yapıyorlar.Onlara göre çanta insandan daha kıymetli.Bu nasıl medeniyet?

    Soruyorum sizlere bu ülkeler Dünyanın en zengin kaynaklarına mı sahipti, yoksa bu insanlar yeryüzünün en çalışkan insanları mıydı ki böyle zenginleşip kalkındılar. Avrupa da yaşayan ulusların geçmişlerine baktığım zaman hemen hemen hepsinin emperyalist emellerinin olduğunu ve tarihin her döneminde farklı biçimlerde bu emellerini gerçekleştirdiklerini görürüz. Emperyalist emellerini gerçekleştirmek için insanların yaşadığı bütün kıtalarda mazlum milletlerle savaşıp, sömürge devletler kurmuşlar, kurdukları bu devletlere kan ve gözyaşı götürüp, emeklerini, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını ,her ne varsa sömürüp, kendi ülkelerine taşımışlardır. Hakları olmayan bu kaynaklar kendi ülkelerinde yaşayan insanları zenginleştirip, refah içinde yaşamalarını sağlarken, sömürdükleri ülkelerin insanlarının yoksul ve geri kalmalarına neden olmuştur. Oraları sömürmekle kalmayıp insanları aşağılamışlar,kendi hizmetlerinde çalıştırmışlar ve hatta köle yapmışlardır. Bu kan emiciler, zenginlik kaynağı ve emek hırsızları, keneler, asalaklar başkalarının kan ve gözyaşları, mutsuzlukları üzerine kendi insanlarına mutlulukl tesis etmişlerdir. Bu kadar bencillik olur mu? Onlar başkalarının zenginlik kaynakları ile medeniyet tesis ederlerken diğer uluslar yaşamlarını sürdürme gayreti içinde olma durumunda bırakılmıştır. Bir televizyon programında izlemiştim. Konu misyonerlikti. Avrupalı misyonerler Afrika da yaşayan zencileri Hıristiyanlaştırdıktan sonra, misyoner yaşlı bir zenciye:—Bakın, biz buraya gelmeden önce İnciliniz yoktu. İsa’nız yoktu. Şimdi ikisi de var.Der. Yaşlı zenci misyonerin yüzüne anlamlı anlamlı bakarak:—Doğru söylüyorsunuz. Siz gelmeden önce İncilimiz ve İsa’mız yoktu. Ama Topraklarımız vardı.Onları bize verdiniz,fakat topraklarımızı elimizden aldınız.Şimdi bizim İncilimiz ,İsa’mız var,sizin ise her ikisi ve bizden aldığınız topraklarınınız var. Der.Allah aşkına bu nasıl bir medeniyet ki kaynağını haksızlıktan, sömürüden, başkalarına ait kaynaklardan, savaştan sağlasın. Kendi aralarında süren yüzyıl savaşlarına,1. ve 2.Dünya savaşlarına ve diğerlerine bakın, bütün bunları çıkaran ülkeler Avrupa medeniyetini kuran ülkelerdir. Kendi kıtalarındaki topraklar yetmiyormuş gibi Afrika’ya, Asya’ya, Hindistan’a Japonya’ya, Avustralya’ya sözün kısası Dünyanın dört bucağına gitmişlerdir. Kimse bunları yutmaz.Yapılanları haklı çıkarmanız için hangi taktikleri kullanırsanız kullanın,neler uydurursanız uydurun,her ne kadar saf ya da bilinçli işbirlikçi bulursanız bulun Emperyalist yedi Düvele karşı savaşan ve onları pişman eden bir Ulusun torunlarına bunları yutturamazsınız.Artık Ulusumuz eskisinden daha çok bilinçlenmiştir.Hiç bir kuvvet bağımsızlık duygusunu insanınımızın yüreğini yenemez.

    Kızılderililere Karşı Sergilenen Vahşet
    (Bu bölüm internetten alınmıştır)

    Kızılderililer Amerika\\\'nın yerlileridirler. Ancak bugün Amerika kıtasında çok az Kızılderili mevcuttur. Çünkü bunlar ciddi bir soykırımı ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu soykırımında milyonlarca Kızılderili yok edilmiştir. Avrupa\\\'nın ünlü seyyahlarından ve Amerika kıtasının kaşifi olarak bilinen Kristof Kolomb\\\'un bu kıtaya girmesi ile birlikte Kızılderili katliamı başladı. Kristof Kolomb\\\'un askerleri 12 Ekim 1492 tarihinde Guanahani sahillerine çıktıktan kısa bir süre sonra vahşi canavarlar gibi Kızılderililere saldırmaya başladılar. O zamanlar yakalanan bir Kızılderili ya öldürülüyor, ya köle olarak satılması üzere Avrupa\\\'ya gönderiliyor veya prangaya vurularak oldukça ağır işlerde çalıştırılıyordu. Kristof Kolomb, İspanya kralına Eylül 1498\\\'de gönderdiği bir mektubunda aynen şöyle diyordu: \\\"Buradan satılabildiği kadar çok köle gönderebiliriz.\\\" Almanya\\\'da yayınlanan PM dergisinin Kızılderililerle ilgili bir araştırmasında, bugünkü metotlarla nüfus sayısını hesap eden tarihçilerin tüm dünyada 1500 yılında 400 milyon insanın yaşadığını ve bunun beşte birinin Amerika\\\'da hayat sürdüklerini tespit ettiklerine dikkat çekilerek, 1550 yılında Amerika kıtasında sadece on milyon insanın geriye kaldığı belirtiliyor. Yani 80 milyon Kızılderili\\\'den 70 milyonu ya öldürülmek veya köle olarak satılmak suretiyle Amerika\\\'dan silinmişti. Avrupalılar bir yandan Amerikalı Kızılderilileri köle olarak satmak üzere gemilerle Avrupa\\\'ya taşırlarken bir yandan da Afrikalıları aynı amaçla Amerika\\\'ya taşıyorlardı.

    Avrupalıların Amerika kıtasını keşfetmelerinden sonra milyonlarca yerli Meksikalı kasıtlı olarak açlık ve salgın hastalıklar yoluyla ölüme terk edildi. Bu durum karşısında İspanyollar: \\\"İnançsızları cezalandırmak için Tanrı\\\'nın gönderdiği hastalıkla mücadele edilmez\\\" demişlerdi.

    Bu olaylar üzerinde düşününce insan, 1992 yılında yüz binlerce Somalilinin açlıktan ölüme terk edilmesi olayını daha iyi anlayabiliyor. Evet, aradan asırlar geçtikten sonra aynı Batı, yüz binlerce Somalili insanı açlık yüzünden ölmekten kurtarmaya yetecek 23 milyon dolar yardımı yapmayarak ölüme terk etti. Demek ki Batı, Ortaçağ\\\'daki anlayış ve politikasını aynen devam ettiriyordu. Biz yine Kızılderililerin topluca katledilmeleri konusuna dönelim:

    1523\\\'de Meksika\\\'ya inen papaz Motolinia şöyle diyor: \\\"Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. Eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.\\\"

    Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra halinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu. Bir hâkim de, İspanyol sömürgecilerin su kıtlığında bahçe ve tarlalarını Kızılderililerin kanları ile sulamaları talebinde bulunmuştu. Bütün bu gerçekler pek çok tarihçi tarafından dile getirilmiş gerçeklerdir.

    Fransa\\\'nın Cezayir Soykırımı

    Fransa kendi tarihi ve yaptıkları ile hesaplaşması lazımken, utanmadan Ermeni Soykırımı ile uğraşıyor. Halk arasında bir söz vardır:\\\"Kendi gözündeki merteğe bakmadan elin gözündeki çöple uğraşıyor.\\\" Cezayir’de öldürülen 45 bin kişi soykırım değil de, Osmanlı’nın tesciri sırasında salgın hastalıklardan, eşkıyaların saldırısından ve savaştan ölenler soykırım oluyor. İşte bu iki yüzlüğün ta kendisi. Avrupa Medeniyetinin ta kendisi.

    (Bu bölüm interetten alınmıştır)

    Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, Fransa\\\'dan “soykırıma denk sömürgeci yönetimi” için ülkesinden özür dilemesini istedi.

    Buteflika, bağımsızlık isteyen ve öldürülen binlerce Cezayirlinin anısına düzenlenen tören sırasında gazilerden sorumlu bakan tarafından okunan açıklamasında, Fransa\\\'nın özür dilemesinin, müzmin hastalık halini almış iki ülke ilişkilerini gerçek dostluğa dönüştürmenin tek yol olacağını kaydetti.

    Cezayir\\\'in bağımsızlığını ilan ettiği 5 Temmuz 1962\\\'den bu yana her iki ülkenin “kendi evinin reisi” olduğunu ifade eden Buteflika, ”halkına karşı işlenen sömürgecilik suçu için özür dilenmesini istemenin temel hakları olduğunu” belirtti.
    Buteflika, iki ülke arasındaki ilişkilerde kriz olmadığını, ancak gerçek dostluğun zorla kurulamayacağını kaydetti.
    Abdülaziz Buteflika, Fransız halkının birbirine “Evet, sömürge maceramız soykırım gibiydi. Evet, devletimizin yüzünün bu karanlık sömürgeci tarafını temizlemesi ve diğer ülkeler gibi baskı uyguladığı insanlardan özür dilemesi gerekir”i söylemesi gerektiğini ifade etti.

    Buteflika, geçen ay yaptığı açıklamada, Fransa\\\'nın Cezayir\\\'deki 132 yıllık sömürgesinin, Cezayirli kimliğinin soykırıma uğratılmasına denk olduğunu söylemişti. Cezayir devleti bilgilerine göre, Fransız birliklerinin, bağımsızlık isteyen Cezayirlilere karşı günlerce süren operasyonunda 45 bin kişi öldü. Avrupalı tarihçiler ise bu sayısının 6 bin ile 20 bin arasında olduğunu öne sürüyor.

    26.01.2007 TARİHİNDE GELEN BİR İLETİDİR (A MAİL) HER HAKKI YAZARINA AİTTİR
    Doğru söylüyorsunuz! Siz Ermeni\\\'siniz! Kişi kendisini nasıl görüyorsa, öyledir! Siz kendinizi Ermeni olarak mı, görüyorsunuz? Kuşkunuz olmasın, Ermeni siniz!

    1840 yılında, ortalıkta en küçük bir çatışma yokken..

    Maraş\\\'ta, bir dağın tepesinde kurulmuş bir Türk karakolunu yörede gizlice örgütlenmiş olan beş bin dolayında silahlı Ermeni gücü gece yarısı bastı.

    Dört yüz dolayındaki Türk askeri ile subayının kulaklarını, burnunu keserek!..

    Sonra yavaş yavaş, işkence ederek öldürdüler!..

    Siz, bunu bilmezsiniz! Siz, Ermeni\\\'siniz!

    Evet, siz Ermeni, kesinlikle Ermeni\\\'siniz!

    Bin sekiz yüz yetmişli yıllardan başlayarak, Kafkas kuzeyi, Kafkasya ile Gürcistan\\\'da silahlandırılan Ermeniler Türk kökenli köylere saldırdılar!

    Bu bölgelerde Türk sayısının azalması böylece başladı!

    Biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz! Niye? Ermeni olduğunuz için! Evet, siz Ermeni\\\'siniz!

    1878 - 1879 yılındaki ünlü \\\"93 harbi\\\"nde bölgeyi çok iyi tanıdıkları için Ruslara kılavuzluk edenler de, cephe gerilerindeki Türk köylerini basanlar da, Ermenilerdi!

    Siz, bunları biliyor musunuz?

    Sizin, \\\"Ermeni açık oturumları\\\"nda boy gösterip yongalar savuran tarihçileriniz bilir mi? Bilir, bilir! \\\"Bilmemiş\\\" olabilir mi? Niçin, bir tek söz olsun bundan söz etmez?

    Etmez! Evet, siz Ermeni\\\'siniz!

    1913 - 1915 yılında kıyıma uğrayan Türk köyleri!

    Durduk yere öldürülen yüz binlerce Türk?!
    Bilmiyorsunuz değil mi? Ermeni\\\'siniz!

    1905 yılında Küçük Ergeş Beğ\\\'in savunduğu Andican\\\'ı tutuşturarak yirmi bin Özbek Türk\\\'ünü öldüren kim?

    Ruslar değil! Rus ordusuna bu işi yapmak için karşı koyan Ermeni birliği? Bilmiyor musunuz?

    Bilmezsiniz! Ermenisiniz!

    Baskın Oran.. (Bilir, bilmez)!!!

    Hassan Ümmit.. (Bilir, bilmez)!!!

    Bakın, siz imdi 20. y.y.ın en büyük kıyımı: Karabağ\\\'ı bilmezsiniz, değil mi?!

    Hani, yüz bin kişi yerinden - yurdundan olmuştu!

    Bakın, siz imdi 20.y.y.ın en büyük saldırısı, en büyük kanlı kırımı olan Azerbaycan\\\'ın yüzde onunun ele geçirilip bir milyon kişinin sürülmesini, bunların içerisinden binlercesinin öldürüldüğünü de bilmiyorsunuz!?

    Çok uzadı! Son bir soru, son bir belirleme:

    Türkiye\\\'de 390 bin Ermeni var?
    Peki: Ermenistan\\\'da kaç Türk var?

    Siz, Ermeni olduğunuz için bilmezsiniz!

    Ben söyleyeyim: YOK! Ermenistan\\\'da bir tek Türk yok!

    Evet: \\\"HEPİMİZ ERMENİYİZ!\\\" diye bağıranlar..

    Siz bilmezsiniz! Siz Ermeni\\\'siniz!

    BİZ İSE: TÜRK!

  • Türkler Anadoluya 1071' de girmedi mi?

    Türkler Anadoluya 1071' de girmedi mi?

    09 Mayıs 2008 Cuma 09:28
    Bize hep "Türkler Anadolu'ya Malazgirt Zaferi'yle girdi" diye öğretildi. Ama arkeoloji böyle söylemiyor. İşte gerçekler...
    Prof. Dr. Ekrem Memiş, Türkler'in Anadolu'ya Malazgirt Zaferi'yle girdiği ve bu zaferle Anadolu'nun 1071'de el değiştirdiği iddiasını çürüttü.

    Arkeolojik buluntular ve bilgi, belgeler Anadolu'ya 1071 Malazgirt Zaferi'yle girilmediğini ortaya çıkardı. Anadolu'ya Malazgirt Zaferi'yle girildiği yanlışını düzeltmeye çalışan Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş, "Anadolu Türkler'in ikinci yurdu değildir. Anadolu Türkler'in anayurdudur. Anadolu'da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış öğrencilere öğretiliyor" dedi.

    ÇİVİ YAZILI METİNDEKİ TÜRK KRALI

    Bugün Gazetesi'nin haberine göre; Memiş, tezini belgelere dayanarak şöyle anlattı: "Elimizdeki metinler M.Ö.2 bin 200'lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya'dan gelmiş. Fırat nehrini geçmiş ve Anadolu'ya geçmiş. Anadolu'da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17'si Hatti Kralı Pampa'nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı'na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler.

    Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail'di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu'da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor."

    8 BİN YILLIK GEÇMİŞİ VAR

    Memiş, bu Türk krallığının da Hurri isimli bir kavimden geldiğini belirterek, bu kavmin M.Ö. 3. binde yaşadığını ve dillerinin Türkçe ile aynı dil grubuna girdiğini söyledi. Türki krallığını oluşturan grubun bu kavimden geldiğini ileri süren Memiş, çok geriye gidildiğinde kavmin soyunun 6 binlere dayandığını anlattı. Memiş, “2 bin de milattan sonraki dönemi eklediğinde 8 bin yıllık geçmiş ortaya çıkıyor" dedi.

    KÜLTÜRLERDE KOPUKLUK YOK

    Yazılı metinlerden Hurriler’in geçmişlerinin 3. bine gittiğini kaydeden Ekrem Memiş, “Fakat işin bir de arkeolojik boyutu var. O günden bu güne gelen bir 3 kültür var. İlki neolitik köy kültürü. Onu takip eden 5 binlerde kalkolitik kültür var. Köylerin yerini şehirlere terk ettiği dönem. 3. dönem ise eski tunç çağı. Şehir kültürünün tamamen oluştuğu dönem. Bu üç kültür arasında hiçbir kopukluk yok. Bu kopukluğun oluşmaması kavmin değişmediğine işaret ediyor” dedi.

    TÜRK ADINI TAŞIYAN iLK DEVLET: TURKiLER

    Ekrem Memiş, Huriler'in Anadolu'nun doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu ve Anadolu'nun Türkün ikinci vatanı olmadığı, hatta anayurdu olduğunu söyledi. Göktürk Devleti'nin de ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezini de çürüten Memiş, Hureler'in devamı olan ve M.Ö. binlerde yaşayan Türki Krallığı'nın Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun altını çizdi.

    YETKİLİLER KULAK VERSİN

    "Türk tarihini Hunlar'la başlatıyoruz. Hunlar Orta Asya'da büyük bir devlet kurmuşlar ama ilk değiller. Yetkililerin bu serzenişe kulak vermesi gerek. Çocuklarımıza yanlış bilgiler veriyoruz. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Bu toprakların o tarihlerden bu yana bizim olduğu gerçeğini görmezlikten gelemeyiz. Ders müfredatlarına bunlar işlenmeli" diyen Memiş, yeni araştırmaları gözden geçirmek gerektiğini belirtti.

1 2