OKCUOGLU
erkek - 25 yaş, Talas,Malazgirt,Söğüt,İstanbul,Ankara,Kerkük, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Gruplar
- | Videolar
- | Etkinlikler
- | Müzik
- | Haykırlar
- | Anketler
- | Uygulamalar
Blog / Etiketler / vatan
'vatan' etiketine sahip blog mesajları:
-
DÜNYAYI YERLE BİR EDECEK İDDİA, HERKES TÜRK !

Öyle bir iddia ki bugüne dek bilinenleri tersine çeviriyor. Amerikalı yazara göre Tüm dünyanın kökeni aslında Türk... İşte kanıtları;
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.
Akşam Pazar'a konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.
HERKES TÜRK! HZ. MUSA, İSA, MUHAMMED VE BUDA BİLE!..
Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine 'evet' cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz' adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
KONUŞULAN İLK DİL DE TÜRKÇEYDİ
Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir' adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika'da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika'daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock'un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı.
İşte 81 yaşındaki Matlock'un çarpıcı iddaları;
ARAŞTIRMAYA NASIL BAŞLADI?
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan'a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan'ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur'u da kapsayan 39 kitap) ve İncil'de İsrail'den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh'un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan... Hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
İNSANLIK TÜRKLERDEN NASIL BAŞLADI?
Matlock İnsanlığın Türklerden nasıl başladığını şöyle anlatıyor;
İLK İNSANLARIN YAŞADIĞI YER SİBİRYA BOZKIRLARI
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva'nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva'nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır.
İLK İNSAN OLAN ADEM - ADAM TÜRKÇE'DE İNSANOĞLU DEMEK
Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde 'insanoğlu' anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk'tür. Türkler'in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan'dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi; yani Türk'tü.
NUH'UN GEMİSİ AĞRI DAĞI'NDA KARAYA OTURDU
Nuh'un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı'nın Türkiye'deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye'ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan'a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk'tü. Kuzey Kutbu'ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa'ya İsveç, Finlandiya, İngiltere'ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
FİNLANDİYA'DA KIRKPINAR VAR, URDU DİLİNDE TÜRKÇE KELİMELER VAR
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere'den, Finlandiya'ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya'da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus'un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail'de değil Türkiye'de; İsa da bu topraklarda yaşadı.
DNA'YA GÖRE ALTAY'DAN GELDİLER
Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA'sı incelendi ve Altay'dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya'nın Roma İmparatorluğu'ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma'nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk'tür. Estrüskler'in DNA'larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
KIZILDERİLİLER DE TÜRKTÜR!
Kızılderililer Türk'tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika'da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar'dan olan Cherokee'ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
AMERİKA'YI İSPANYOLLAR DEĞİL TÜRKLER KEŞFETTİ
'Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika'daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir.
Peru'daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır'dakilerden daha eskidir ve Türkçe'de 'hükümdar' anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir.
Meksika'da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika'da tepek deniliyor; Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var.
İspanyollar Meksika'ya ilk geldiklerinde Aztek'lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar 'İnana' cevabını vermişti. Bu Antik Sümer'de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor.
Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle 'Karaskus' diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika'yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya'dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.' -
15 Bin Türk Askeri Kör Edildi
Mısır'da 1. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türk askerlerinden 15 bininin esir kamplarında kör edildi. Yapanlar ise İngilizler.
Tarihçi Cezmi Yurtsever, Mısır'da 1. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türk askerlerinden 15 bininin esir kamplarında krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi olayının unutturulmak istendiğini savundu.
Yurtsever, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün MHP'li Oktay Vural'ın bu konudaki soru önergesine verdiği "Genelkurmay rapor ve arşivlerinde yapılan araştırmalarda İngilizlerce kasti olarak bir kör etme olayının gerçekleştirilmediği" yönündeki cevabının inandırıcılıktan uzak olduğunu kaydetti.
Yurtsever, daha önce gündeme getirdiği ve "Gözlerim Eyvah" isimli kitaba konu olan tarihi olayın aydınlatılması için Osmanlı arşivlerinde yaptığı çalışmaları yeniden gündeme getirdi. Yurtsever, Mısır'daki esir kamplarında krizol banyosuna sokularak gözleri kör edilen 15 bin Türk askeri ile ilgili olarak konunun 27 Mayıs 1921 tarihli TBMM oturumuna Edirne Milletvekilleri Faik ve Mehmet Şeref Beylerin getirdiğini hatırlattı. Osmanlıca tutanak belgelerin asıllarının Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde bulunduğunu kaydeden Yurtsever, bu konudaki araştırma belgelerini 2008 yılı Eylül ayı içinde Tarih Kurumu kütüphanesinden aldığını hatırlattı. Yurtsever, "Konuyu gündeme getiren milletvekilleri kör edilen esir Türk askerleri ile ilgili yazışma belgelerinin Hariciye Nezareti arşivinde bulunduğunu da açıkladılar. Ve görüşleri tutanak belgelerine şu sözlerle yansıdı: Mısır'da bililtizam (gerek görülerek) İngilizin tadhiratı fenniye (fenni temizlik) bahanesiyle miktarı muayyeninden fazla (yeteri kadarından fazla) krizol banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri on beş bin evladın üzerinde irtikab edilen (uygulanan) bu cinayetin müteammit failleri (cinayetleri gerçekleştiren) olan İngiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin tecrim edilmesini de ilave eyleriz. 27 Mayıs 1337 (1921). Edirne Mebusu -Mehmed Şeref, Edirne Mebusu-Faik..."
Yurtsever, konuyla ilgili belgelerin Osmanlı Arşivi Hariciye Nezareti dosyaları içinde olduğunu hatırlatarak, olayı aydınlatacak belgeleri Genelkurmay Arşivi ve ATASE bölümünde aramanın gerekmediğini kaydetti. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün yaptığı açıklamaların inandırıcı olmadığını kaydeden Yurtsever daha sonra şunları aktardı: "Konu ile ilgili fotoğraflar da Avustralya Devlet Arşivi savaş fotoğrafları katalogunda bulunuyor. Olayın muhatabı bulunan İngiltere ve ABD arşivlerinde de olayı aydınlatacak belgelere ulaştım. 15 bin Türk askerinin krizol katkılı banyolarda gözlerinin kör edilmesi olayı doğrudur. Elde ettiğim bütün belge ve fotoğrafları internet sitemde yayınlıyorum."
Türk ve yabancı tarihçilerin ortak bir komisyon kurup ortaya çıkan gerçekleri dünya kamuoyuna açıklamaları gerektiğine dikkat çeken Yurtsever, bu yönde adım atacak kuruluşun ise Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Köksal Toptan olduğunu kaydetti. Yurtsever, şöyle devam etti: "Elde ettiğim belge ve bilgileri "Gözlerim Eyvah" adı altında kitap olarak yayınlayıp kamuoyunun bilgisine sundum. Ancak uygun görülmesi halinde olayı araştıracak komisyonda bağımsız bir tarihçi olarak görev almak isterim. Çünkü Türk askerlerine yapılan uygulama dünya tarihinde eşi olmayan bir savaş suçudur. Ve sorumluların mutlaka özür dilemesi gerekir."
MİLETVEKİLİ VURAL KONUYU TBMM TAŞIMIŞTI
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, bir süre önce verdiği soru önergesiyle, 1. Dünya Savaşı'nda İngilizlere esir düşen ve Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedilen 15 bin Türk askerinin, dezenfekte bahanesiyle sokuldukları yüksek miktarda krizol içeren havuzda kör edildiklerini iddiasını meclis gündemine taşımıştı. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Vural'a verdiği yanıtta, İngilizlere esir düşen Türk askerlerinin kasten kör edildikleri iddialarına ilişkin, ATASE (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) kütüphanesindeki iki kitabın ve ATASE arşivindeki belgelerin incelendiğini bildirdi. Bu belgelerden birinde İzmir'e gelen askerler arasında 303 askerin kör olarak döndüklerinin belirtildiğini anlatan Gönül, "Rapor, arşiv ve söz konusu eserlerde yapılan araştırmalar sonucunda, İngilizlerce kasti olarak bir kör etme olayının gerçekleştirilmediği, ancak özellikle İngilizlere esir düşen Türklerden binlercesinin kör döndükleri, bu olaylardan bazılarının yanlış ilaç verilmesi sonucunda meydana geldiği belirtilmektedir." dedi. -
M.YAZICIOĞLU'NA AVAXLA SUİKAST İHTİMALİ !
[video]tr-2649706[/video][video]tr-2106868[/video]-
Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği kazayla ilgili sabotaj iddiası güçleniyor. Çünkü o anda orada bir de Avax uçağı varmış.
Helikopter enkazında inceleme yapan Alman Kaza Kırım ekibi içerisinde yer alan ve son olarak BBP'nin oluşturduğu komisyonda görev alan pilot Volkan Sürmeli, hazırladıkları ikinci kaza raporunda Avax uçağı ile sabotaj yapıldığına ilişkin iddiaların yer aldığını söyledi.
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve İHA Muhabiri İsmail Güneş ile birlikte 6 kişinin yaşamını yitirdiği helikopter kazasını inceleyen Alman Sivil Havacılık Kurumu'na bağlı kaza kırım uzmanları Uwe Reibel ve Volkan Sürmeli ikinci raporunu tamamladı.
AVAX'LA SABOTAJ ŞÜPHESİ
Raporda Avax uçağı ile sabotaj ihtimalinin ön plana çıktığını ifade eden pilot Sürmeli ayrıca 15 tane bakım direktifinin uygulanıp uymadığı konusunda emin olamadıklarını söyledi.
Sürmeli, “Mart ayında meydana gelen elim kazanın ardından 6 Nisan 2009 tarihinde alman uzman ile birlikte bölgeye gelerek araştırmalarımızı yaptık. Bir ön rapor hazırladık, bu rapor kamuoyunu açıklandı. Hemen ardından Almanya’ya dönerek araştırmalara devam ettik. O zamandan bu yana yapığım araştırmalar neticesinde hazırlamış olduğum rapor hafta içerisinde BBP Komisyonuna brifing ile anlatıldı. Rapora göre kazada bir Avax uçağının bölgede uçuş yaptığı dile getirildi. Bu rapor diğer belge ve ekler ile birlikte Cumhurbaşkanı ve Başbakanımıza ile Deniz Baykal’a verildi. Ayrıca meclis araştırma komisyonuna bilgi verildi” dedi.
HELİKOPTERİN GPS CİHAZINI ETKİLEMİŞ
Ekleri ile birlikte yaklaşık 100 sayfadan oluşan raporla ilgili olarak açıklamalarda bulunan Volkan Sürmeli, kazada sabotaj iddiasının ön plana çıktığını söyledi. Sürmeli, “Raporda “Avax” konusu var. Daha önce bu konu üzerinde durulmadı. Bu raporda bunun üzerinde durdum. Bu uçakların bir özelliği helikopterin kullandığı GPS cihazlarına etki ederek pilotun nereye uçtuğunu bilmeden farklı bir yöne yönlendirilmesidir. Hepimizin bildiğiniz gibi helikopter dağa çarptı.
DAHA ÖNCE DE AVAX UÇAĞIYLA SUİKAST YAPILMIŞ
Bunun Avax uçakları ile mümkün olduğu ve daha öncede Türkiye dışında bir ülkede bu Avax uçakları kullanılarak başka bir politikacıya aynı şekilde bir suikast düzenlendiğini biliyoruz. BBP helikopter kazasından önce bölgede bir Avax uçağının uçtuğu doğru ise bu Avax uçağının bazı özelliklerinin kullanılarak bu helikoptere dışarıdan müdahale edilmesi ve bu helikopterin istenilen bir bölgeye yönlendirilerek bir yere çarpması maalesef mümkün olabiliyor. Bu kazada da böyle bir yolun kullanılmış olması pek tabidir. Bu konunun üzerinde durulması ve özellikle bu konuda araştırmaların yoğunlaştırılması gerektiğine inanıyorum” dedi.
“RADAR VE UÇUŞ RAPORLARI VERİLMİYOR”
Kaza yapan helikopter için 15 bakım direktifi olduğunu anlatan Sürmeli inceleme ekibine bakımların uygulanıp uygulanmadığına dair bilgi ve belgelerin verilmediğini söyledi. Alman Kaza Kırım Uzmanı pilot Sürmeli, “Kaza yapan helikopterde şuanda uygulanıp uygulanmadığını konusunda tam emin olamadığımız, uygulanmadığı konusunda bize bilgi ve belge sunulmayan 15 tane bakım direktifi var.
Eğer bu bakım direktifi helikopter üzerinde uygulanmadıysa helikopterin bu bakımlarının yapılmaması nedeniyle bir kaza meydana gelmesi tabiî ki mümkündür. Uygulanıp uygulanmadığından emin değiliz, ayrıca Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nden istenilen radar kayıtları ve uçuş planlarının parti yönetimine verilmemesinden dolayı bu iddianın güçlendiğini söylemek mümkün. Eğer radar kayıtları olsaydı, çok daha net olarak konuşabilirdik. Geçmişte Avax uçakları kullanılarak sabotaj yapıldığını ve bu helikopter kazasında da merhum BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun politik kimliğinin ön plana çıkması ve önemli bir kişilik olması nedeniyle aynı yolu denenerek burada da aynı sabotajın, aynı suikastın çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Bu konuyla ilgili olarak kendi yaptığım teknik değerlendirme ve tespitler var” şeklinde konuştu. -
YAZICIOĞLU KAZASINDA SUİKAST ŞÜPHESİ GÜÇLENİYOR! İ
BBP'nin eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu'nun iddiaları suikast şüphelerini yeniden gündeme getirdi. 'Yazıcıoğlu telefonlarını çantada taşırdı. Çanta kayıp ama telefon var. Bunun gibi birçok cevapsız sorular var'
Helikopter kazasında hayatını kaybeden BBP'nin eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu'nun iddiaları suikast şüphelerini yeniden gündeme getirdi.
BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanverdi kayıp çanta ile ilgili şok bir iddiada bulundu. Şanverdi, Yazıcıoğlu'nun eşinin önceki gün komisyon toplantısına katıldığını hatırlatarak şöyle konuştu:
Sim kart silinmiş
"İki tane telefonu vardı. Devamlı birini kullanıyordu, bir tanesini de çok özel durumlarda kullanırdı. Telefonları üzerinde taşımazdı, çantada kullanırdı. Çanta kayıp ama telefon var. Telefon savcılık tarafından verilmedi. Sivas Valisi bir şekilde ulaştırmış. Gülefer Hanım telefonu açtığında sim kartı yok. Daha da önemlisi hafızası silinmiş. Bazı bilgiler kalır, sim kartı çıkarsanız dahi. Bu konunun araştırılmasını istedi. Çantanın bulunmasını istedi.
Önemli notları vardı
Çantada maddi olarak çok değerli bir şey yoktu, eski bir çantaydı. Önemli notları vardı, el yazısıyla tutuğu notlar vardı. Enkazı bulan 17 köylüyle tek tek görüştüm. Ayrı ayrı odalarda görüştüm. Sorduğum sorular aynı, cevaplar da aynıydı. Çantayı bulduklarını ve cesetlerin üzerine bıraktıklarını söylediler. Silahı bulduklarını söylediler."
BBP liderinin ölümünü araştırmak üzere kurulan TBMM Komisyonu önceki gün Gülefer Yazıcıoğlu ve parti yöneticilerini dinledi.
Kritik soru
Yazıcıoğlu, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici'nin olayın hemen ardından "Enkaz bulundu. Yazıcıoğlu'nun bir ayağı ve kaburgası kırık, hastaneye götürülüyor" açıklaması yaptığını, ancak bunun sonra yalanlandığını söyledi. Yazıcıoğlu, otopside eşinin ayağı ve kaburgasının kırık çıktığını belirterek, "Vali bunu nereden biliyordu?" diye sordu. Yazıcıoğlu "Eşimin, içinde önemli evrak, para, silah ve sık kullanmadığı cep telefonunun bulunduğu çantası kayıp. Telefonu bana teslim edildi ama içindeki kartın hafızası silinmiş. Evraklarına ise ulaşılamadı. 1 metre kar olmasına rağmen ayakkabı ve pantolondaki çamur araştırılsın" dedi.
Vali Bilici 3 gün önce nereden bildi?
Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, söz konusu açıklamalarıyla ilgili olarak daha sonra, ''BBP Genel Merkezi'nden Valiliğimizi arayan Genel Merkez üst düzey yöneticileri ile telefonla görüşülmüş ve kendileriyle Emniyet Müdürlüğü'nden gelen teyit edilmemiş ilk bilgiler paylaşılmıştır. Ancak, bu bilgilerin teyide muhtaç olduğu özellikle vurgulanmıştır'' diyerek kendini savunmuştu.
Geri döndüler
Vali Bilici'nin açıklamalarına dayanarak yapılan haberlerin medyada yer alması üzerine kaza yerine en yakın Döngel Köyü sakinleri de 'Yazıcıoğlu bulundu' diyerek yoldan geri dönmüştü. Kazadan iki gün sonra enkazın yeri tespit edilirken, enkaz alanına da ancak üçüncü günde ulaşılmıştı. Kimsenin sağ kurtulamadığı kazadan on gün sonra Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTİK)'na ait çok ilginç bir belge daha ortaya çıktı.
BTİK’in bilgisi örtüşüyor
Belge, enkazın koordinatlarının, saat 16:25’te yani kazadan bir saat sonra tam olarak tespit edilerek Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ilgili birimlerine iletildiği ortaya koydu.
BTİK'nın yayınladığı belgede "Helikopterin bulunduğu yer, kaza meydana geldikten sonra 25.03.2009 tarihinde saat 16.25’te kurumumuzca yapılan yer tespiti sonucunda ilgili mercilere bildirilen yer bilgisi ile birebir örtüşmektedir..." deniliyor. BTİK'nın söz konusu belgesi helikopterin düştüğü yerin tespitinin kazanın hemen ardından yapıldığının ortaya çıkması ve Vali Bilici'nin Yazıcıoğlu'yla ilgili gerçeği cesedi bulunmadan 3 gün öncesinden bilmesi kafaları karıştırdı.
Çatlı’nın kayıp çantası
Yazıcıoğlu'nun kayıp çantası akıllara Susurluk Kazası'nda ölen Abdullah Çatlı'nın çantasını getirdi. 3 Kasım 1996’da meydana gelen kazada Çatlı'ya ait çantanın kaybolduğu ortaya çıkmıştı.
Çantanın içerisinde ne olduğu tam olarak bilinmezken kazadan 8 yıl sonra aynı kazada yaralanan eski Milletvekili Sedat Bucak bazı belgeleri mahkemeye sunmuştu. Ergenekon sanıklarından Sami Hoştan da Silviri’de mahkeme başkanına boş çantayı getirdi. Başkan çantayı Hoştan’a iade etti. -
Kuşkulanmamak Elde Değil Senede 4 Kaza ! . . .
Yazıcıoğlunda 4 önemli kuşku


BBP Ankara il başkanı 4 önemli kuşkusunu dile getiriyor; Olaydan önce Yazıcıoğlunun laptopu çalınmış ve sonra o laptop bahçeye bırakılmış.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasıyla birlikte bir çok kuşku dillendirilmeye başlandı. Enkaza 47 saat sonra ulaşılabilmesi suikast kuşkularını daha da körükledi.
BBP Ankara İl Başkanı Hasan Hüseyin Bozok ise Habertürk gazetesine yaptığı açıklamada “”Helikopterin düşmesi kaza değil suikasttir” diyerek 4 önemli kuşkusunu dile getirdi.
1-LAPTOPU ÇALINDI: Bozok: “Olaydan önce Yazıcıoğlu’nun, evinin üst katında bulunan diz üstü bilgisayarı çalındı, sonra bahçeye bırakıldı. Genel Başkanla ilgili her türlü bilgiye bu bilgisayardan ulaşıldı.”
2-VALİ NASIL BİLİYOR?: “Kazadan hemen sonra Kayseri Valisi ‘Kurtarma ekipleri olay yerine ulaştı. Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık. Hastaneye götürülüyor’ dedi. Bu ifade kurtarma çalışmalarını yavaşlattı. O bilgi valiye nereden geldi?”
3-İHBAR ALMIŞTIK: “15 gün önce genel başkanımıza suikast ihbarı almıştık, ancak doğrulatamamıştık. “
4-NASIL ULAŞILAMADI: “Yüksek teknolojiye rağmen enkaz 48 saat sonra bulunabildi. Üstelik köylüler buldu. İlk gün GSM şirketinin verdiği koordinatlara rağmen enkaza ulaşılamadı. 3. gün seyyar baz istasyonu kuruldu. Bu işlem neden ilk gün yapılmadı?”
BBP’liler Yazıcıoğlu ve ailesinin iki yılda 4 kez trafik kazası geçirmelerini de şüpheli buluyor.
GÜLEN DE SUİKASTE DİKKAT ÇEKMİŞTİ
Fethullah Gülen de Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair yaptığı açıklamada suikaste dikkat çekmişti. Gülen; ”Başına 4-5 sürpriz trafik kazası gelmiş, onları atlatmayı başarmış. Bu defa farklı bir şekilde gitmiş. Bir yönüyle şüphelenmek , herşeyi kurcalamak gerekir” demişti.
Ergün Yılmaz (Pilot Der Başkanı) : “Fethullah Hoca’ya katılıyorum. Kazayla ilgili yapılan açıklamalar açıkçası bana ikna edici gelmedi. Kafalarda çok sayıda soru var. 20 gün önce Muhsin Yazıcıoğlu’yla 1 saat görüştüm. Seçim sonrası için Güneydoğu’ya ilişkin düşünceleri vardı. Partisini ülke sathına yaymayı düşünüyordu. Bu açıdan Fethullah Hoca’nın kaygılarına tamamen katılıyorum. Tesadüfi bir kaza da olabilir, tesadüf süsü verilmiş bir suikast de! Yazıcıoğlu helikoptere çok açık şekilde binmek istemediğini belirtiyor. Hatta ısrar karşısında ‘Beni öldürmek mi istiyorsunuz?’ diye soruyor.”
ANADOLU AJANSI İLGİNÇ BİR İPTAL HABER GEÇTİ
Öte yandan Anadolu Ajansı kaza ile ilgili ilginç iptal haberi geçti. K.Maraş’taki helikopter kazasının duyulması 25 Mart 2009 tarihinde 16:30 sularında medyaya yansımış haber kanalları ve internet siteleri flaş haberlerle kazayı duyurmuştu. İşte tam da bu anlarda Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haber yüreklere su serpilmesine sebep olmuştu. AA, Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’nin “Muhsin Yazıcıoğlu yaralı, şuuru açık.” şeklindeki açıklamasını abonelerine geçmişti.
Geçen Çarşamba günü geçilen bu haber 8 gün sonra “resmi makamlardan kesin teyidi alınamadan oluşturulduğundan” iptal edildi. -
DİASPORADAN DARFUR ATAĞI: TÜRKİYE SUDAN ARASINDA SOYKIRI
ABD’deki Ermeni diyasporasının en güçlü örgütlerinden Amerikan Ermeni Ulusal Kongresi ANCA, ABD Kongresi’ne gönderdiği mektupta Türkiye ve Sudan lideri Ömer el Beşir’in yakınlaşmasının bir “soykırım ekseni” oluşturduğunu iddia etti.
ANCA’ya göre Türkiye’nin Sudan ile işbirliği üç ana alanda gelişiyor:
- Türkiye, El Beşir rejimine silah satıyor,
-Türk diplomatları Darfur’da yaşanan soykırımı inkâr ediyorlar,
-Türkiye BM Güvenlik Konseyi koltuğunu Sudan’daki soykırımın araştırılmasını engelleyecek yönde kullanıyor.
ANCA, El Beşir yönetiminin Başkan Yardımcısı Ali Osman Muhammed Taha’nın Türkiye ziyareti ve Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın imzaladığı “parlamentolar arası işbirliği” protokolünün, dünyada dikkatlerin Türkiye’nin üzerine odaklanmasına neden olduğunu belirtti.
New Jersey Senatörü ve Ermeni lobisinin en güçlü sözcülerinden Frank Pallone’un konuyu 13 şubat günü Senato oturumunda gündeme getirdiğine dikkat çeken ANCA, Türkiye’nin Darfur’daki soykırımı tanımadığını, El Beşir yönetimi ile ticareti artırdığını ve Sudan’ın yakında Türkiye’nin Afrika’daki en önemli ekonomik ortağı olacağını belirtti.
MİLLİYET -
FİLİSTİN ARAFAT’IN BOŞLUĞUNU DOLDURAMIYOR ! . . .
FİLİSTİN ARAFAT’IN BOŞLUĞUNU DOLDURAMIYOR / H.Miray VURMAY - ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI MASASI
“Ben hiçbir şeyi olmayan, vatanı elinden alınmış bir göçmenim.” demişti 1969'da El Seyyad Gazetesi’ne verdiği demeçte. Arap dünyasında fırtınalar kopartan, 1967’deki “Altı Gün Savaşı”nın üzerinden henüz iki yıl geçmişti ve Filistin artık farklı bir yönelim içerisindeydi. Ortadoğu’nun kaderini değiştiren bu savaşın ardından, Filistin Kurtuluş Örgütü yeniden yapılandırılmış ve başına da “o” geçmişti: Filistinlilerin tabiri ile “Ebu Ammar” ya da tüm dünyanın tanıdığı adıyla “Yaser Arafat”. Arafat, nereden bilebilirdi ki, henüz 40 yaşındayken kurduğu bu kısacık cümlenin bundan tam 35 yıl sonra son nefesini verdiğinde de geçerliliğini aynen koruyacağını. Hani derler ya günahıyla, sevabıyla 75 yıllık ömrünü Filistin’e adamış bir “dava adamı” olarak, yaşamının çok büyük bir bölümünü “hiçbir şeyi olmayan, vatanı elinden alınmış bir göçmen” olarak geçirdi Arafat. Ya işgal altında yaşadı ya da sürgünde. Öyle ki ömrünün son yıllarını “işgal içinde işgal” durumunda geçirdi. Arafat, Aralık 2001’den öldüğü Kasım 2004’e kadar İsrail işgali altındaki Batı Şeria’nın Ramallah şehrindeki karargâhı Mukata’da İsrail kuşatması altında “hapis” hayatı yaşadı. Yani, Arafat, bir değil tam iki kere işgal altındaydı. Hem devleti yoktu, hem de özgürlüğü.
İsrail’in tecridi altında geçen 3 yılın sonunda karargahından ancak, ölüm döşeğinde bir hasta olarak çıkabildi Arafat. Bir askeri helikopterle Fransa’ya götürüldü tedavi için ve takvimler 11 Kasım 2004’ü gösterdiğinde Paris’ten ölüm haberi geldi Ebu Ammar’ın. 75 yıldır Filistin’in bağımsızlığını arayan gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı. Ardında gerçekleştirilmeyi bekleyen koca bir “Filistin Rüyası”, devam ettirilmeyi bekleyen yorgun bir “Filistin Davası”, dağılmaya yüz tutmuş bir “Filistin Birliği” ve tabii ki onlarca soru bırakan Arafat’ın ölümünün üzerinden tam 4 yıl geçti. Aradan geçen 4 yılda Filistin’de çok sular aktı. Hatta akan sular öyle delicesine aktı ki Filistin’i tam ortadan ikiye böldü. Yaser Arafat’ın ismiyle cisimleşen “Filistin Davası” da hal böyle olunca farklı bir seyre yöneldi. Zira Arafat sonrasında bir türlü kendini toparlayamayan Filistin’de, bir değil iki ayrı Filistin vardı artık. Üstüne üstlük birbirlerini darbeci, vatan haini, düşman hatta terörist ilan eden iki Filistin; El Fetih egemenliğindeki Batı Şeria ve Hamas egemenliğindeki Gazze. Zaman geldi bu bölünmüşlük Filistin’i ciddi anlamda çetrefilli bir iç savaşın eşiğine getirdi. Tetiği bu defa İsrail değil, bizzat Filistin’in kendisi doğrultmuştu, yine Filistin’e, Filistinlilere. Kısa süre içerisinde çatışmalar, tutuklamalar, şiddet içerikli protestolar, kundaklamalar, yağmalamalar, psikolojik operasyonlar vs. ile perçinlenen ayrıca bölgesel ve küresel politikaların menzilinde iyiden iyiye kızışan iç savaş, Arafat sonrası Filistin’e adeta damgasını vurmuş görünüyor.
Asıl sorun lider eksikliği
Peki nedir asıl mesele? Neyi paylaşamıyor El Fetih ile Hamas? Soruların cevapları da soruların kendisi kadar karmaşık elbette. Bölünmeyi en basit anlamda egemenlik/iktidar mücadelesi olarak nitelendiren de var, laik-İslamcı ayrımına indirgeyen de, yılların getirdiği bir iç hesaplaşma şeklinde yorumlayanlar da, bir mafya çarpışması ya da uluslararası sistemin bir getirisi olarak Ortadoğu’daki yeni kamplaşmalardan biri olan “ılımlı-radikal” kamplaşmasının Filistin’e yansıması olarak görenler de. Aslına bakılırsa bunların hepsi sorunun cevabı olabilecek nitelikte, mantıklı iddialar ancak önemli bir eksik var. Fotoğrafı eksiksiz olarak görebilmek için duruma salt siyasi değil, sosyolojik hatta sosyo-psikolojik bağlamda da bakmak gerekiyor. Filistin’in bugünkü durumuna sosyo-psikolojik anlamda bir mercek tutulduğunda da bu eksiğin lider eksikliği olduğu çok kolay bir şekilde görülebiliyor. Bugün ne Hamas’ta ne de El Fetih’te ne de diğer gruplarda Filistin Davası’nı sadece söylem bazında değil, gerçek anlamda sırtlayabilecek, Filistin’i bir bütün olarak ardından sürükleyebilecek, farklı yaklaşımlara rağmen bir arada, tek bir Filistinli kimliği çatısı altında tutabilecek vasfa ve karizmaya sahip, Arafat’ın yerini doldurabilecek bir siyasi kişilik yok. Evet, Arafat da büyük hatalar yaptı, oldukça sert eleştirilere hedef oldu, evliliği ve kişisel serveti her daim tartışmalara konu oldu hatta ömrünün son demlerinde adının yolsuzluk söylentilerine karışması nedeniyle Arafat’a karşı ciddi protesto gösterileri düzenlendi ama yine de Arafat “Arafat”tı Filistin halkı için. Sadece yıllarca liderliğini yaptığı El Fetih değil, kendisine en sert eleştirileri yönelten Hamas da, İslam-i Cihad da, Filistin Halk Kurtuluş Ordusu da Arafat denildiğinde kol kırılsa da yeni içerde bırakıyordu. Çünkü Arafat, karizmasıyla bir Filistin ikonuydu, her ne olursa olsun Arafat demek Filistin demekti. Arafat sadece El Fetih’in değil, tüm Filistin’in lideriydi. İşte bu yüzden bir “efsane” oldu Arafat.
Yarın 4. ölüm yıldönümü Arafat’ın ve Filistin halkı yarın sadece Arafat’a değil Arafatla birlikte toprağa gömülen ulusal birliğine de bağımsızlık hayallerine de ağlıyor olacak… -
İbretli bir söz AFRİKADAN.......
Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı.
Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.
Gözümüzü açtığımızda ise;
bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.
Kenya Kurucu Devlet Başkanı -
Osmanlı'da en yüksek maaşı kim alıyordu?
Osmanlı'da en yüksek maaşı kim alıyordu?
600 sene dünyaya hakim olan cihan imparatoru Osmanlılarda en fazla maaşı padişah alıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. İşte bu sorunun cevabı:
Benjamin Franklin Ödüllü yazar Aslı Sancar, Osmanlı Devleti’nde en yüksek maaşı padişahların değil Valide Sultanlar’ın aldığını söyledi. Sancar, “Valide Sultan’a, padişahın maaşının 3 katı veriliyordu” dedi."Osmanlı'da Kadının Yeri" üzerine araştırmalar yapan ünlü yazar Aslı Sancar, batının Osmanlı Kadını hakkındaki peşin hükümlerini “Osmanlı Kadını: Efsane ve Gerçekler" isimli kitabıyla silmeyi başardı. Sancar'ın İngilizce olarak kaleme aldığı eser, Avrupa'nın en prestijli ödülü olan Benjamin Franklin'e layık görüldü. 2008 yılı Tarih/Politika ve kapak tasarımı kategorilerinde ödülleri kucaklayan kitap, batının Osmanlı kadını hakkında doğru bildiği yanlışları, tarihi belgelerle düzeltiyor.
KAYITLAR İNCELENDİ
Sancar şöyle konuştu; "Avrupalılar, Osmanlı kadını hakkında bilgi edinebileceği kaynak konusunda sıkıntı yaşıyor. Batı, yıllarca Osmanlı Devleti'nin kadına 2. sınıf vatandaş muamelesi yaptığını düşündü. Kadının hapsedildiğine inandırıldılar. Kitabı okuyunca da Osmanlı'nın gözlerindeki imajının değiştiğini belirttiler. Bu beni çok mutlu etti."
Osmanlı Devleti'nde kadına olağanüstü hakların verildiğini anlatan Sancar, mahkeme kayıtlarını incelediğini belirtti. Sancar sözlerini şöyle sürdürdü; "İngiltere'de yüz yıl öncesine kadar kadının dava açma ve mal sahibi olma hakkı yoktu. Ancak eşi üzerinde mahkemeye gidebilirdi. Kendi malı varsa bile evlendiği zaman bütün hakkı eşine geçiyordu. Osmanlı'da ise kadın dava açabilir, evlilik kontratı imzalayabilir, eşinin mirasından yararlanabilirdi. Kadın, eşine verdiği parayı bile geri isteyebilirdi."
ADALETLİ DAĞILIM
Sancar, Osmanlı'da kadının hapsedildiğinin doğru olmadığının da altını çizdi. Dönemde kadınların çeşitli işlerde çalıştığını belirten ünlü yazar, her birinin de hakkının verildiğini kaydetti. Sancar, sarayda çalışan işçiden padişaha kadar herkesin maaş aldığını söyleyerek, "Ben en yüksek maaşı sultanın aldığını düşünüyordum. Araştırmalarım sonucunda Valide Sultan'ın maaşının oğlunun maaşından yüksek olduğunu gördüm. Hatta Valide Sultan'a, padişahın maaşının 3 katının verildiği öğrendim" dedi.
GEÇMiŞE GÖNÜL VERDi
Asllıı Sancarr 1944’’tte Amerika'da doğdu. Ohio State Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’nü bitirip, aynı bölümde master yaptı. 2 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştı. Eşiyle üniversite okurken tanıştı. 1969’da Müslüman oldu. 1976'da Türkiye'ye yerleşti. 1980’de Osmanlı'da Kadın ve Aile Dergisi’nde yazılar yazdı. Türkiye'de Osmanlı Kadını'nın hayatını, hakkında karşılaştığı yorumların doğru olmadığını düşünerek araştırmaya başladı.
Bugün -
Uğur Mumcu!
22 Ağustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu.
Kendisi aslen Ankaralıdır. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey'di. İlk ve orta okulları Ankara'da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaşam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı. Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra, Mumcu askerliğini, 1972-74 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. İlk yazıları 1962'den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM v.b. dergilerde yer alan Mumcu'nun, 1968-69-70 yıllarında Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeşitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı. Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde başladı. Daha sonra çalışmaya başladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet'e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. gözlem başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991'de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü. Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uğradığı bombalı saldırı sonucu öldü.