<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="FeedCreator 1.7.2" -->
<rss version="2.0"  xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" >
    <channel>
        <title>devrim6262 blogu</title>
        <description>devrim6262 blogu</description>
        <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog</link>
        <lastBuildDate>Wed, 25 Nov 2009 09:24:57 UT</lastBuildDate>
        <generator>FeedCreator 1.7.2</generator>
        <image>
            <url>http://tr.netlogstatic.com/p/tt/013/398/13398852.jpg</url>
            <title>devrim6262</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262</link>
            <description>devrim6262</description>
        </image>
        <item>
            <title>Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı Engellenemez</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356355</link>
            <description> Şeyh Said ve 47 yoldaşı, önderlik ettikleri Kürt ayaklanmasından ötürü, 28 Haziran 1925 günü TC devleti tarafından asılmışlardı. Kemalist diktatörlük idamların ardından, isyana destek olsun olmasın Kürt köylerine yönelik toplu katliamlara girişti. Kadın, çocuk ve genç ayrımı yapılmaksızın on binlerce yoksul Kürt öldürüldü, göçe zorlandı ve tutuklandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyanları engelleyemeyen Kemalist burjuva diktatörlük, Kürt sorununu gizlemek, yok saymak, unutturmak amacıyla çeşit çeşit teoriler icat edip durdu. Kürtlerin “dağlı Türkler” oldukları, “Kürtçe diye bir dil olmadığı”, Kürt sözcüğünün “karda yürürken çıkarılan kart-kurt sesinden kaynaklandığı”, Kürtlere Bozkurt Atatürk ve milli şef İnönü’nün “medeniyet götürmek için sefer düzenledikleri”, Kürtlerin “mağarada yaşayan, kuyruklu insanlar” oldukları, “en iyi Kürdün ölü Kürt olduğu”, Kürt isyanlarının “dış mihrakların bir oyunu” olduğu, Kürt liderlerinin “terörist”, “bölücü” ve “bebek katili” oldukları, aslında ülkemizde Kürt ve Türk arasında hiçbir ayrım olmadığı, Kürtlerin başbakan dahi oldukları vb. söylendi, yazıldı, çizildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi tarihin perdesini araladığımızda hiçbir olayın söylendiği, yazıldığı veya anlatıldığı gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Yıllar yılı masum, mazlum edebiyatı yaptıkları hemen her olayın ardından, asıl katillerin, canilerin, teröristlerin bizzat burjuva TC ve onun kolluk güçleri olduğu görülüyor. Burjuvazi tarih yazarken daima kendini haklı çıkarıyor. Ezilen uluslar ve işçi sınıfıysa daima bölücü ve dış mihrakların oyuncağı olmuş vahşi teröristler olarak ortaya konuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TC’nin resmi tarihçileri, en büyük uydurmalarını, masa başı tarih yazımını, kara çalmalarını, çarpıtmalarını Kürtler konusunda icat etti. Sayısı on milyonları bulan ve Ortadoğu’nun en kadim halklarından olan bir halk, bir kalem darbesiyle yok sayıldı. Kemalist diktatörlükten bu yana işbaşına gelen her hükümet bu yalanı dağ gibi büyüttü. Geldiğimiz noktada resmi televizyonlarda Kürtçe yayın, dilin adı dahi anılmaksızın yapılıyor. Kürtler tarihin üvey evlatları olarak, her hak isteklerinde kurşunla karşılanarak yok sayılmaya devam ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sermaye sınıfı Kürt sorununu kendi çıkarlarının basit bir manivelâsı yapmakta, AB sürecinde göstermelik uygulamalarla, ceberut devlet geleneğini şirin göstermeye çalışmakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi tarihin iddiaları, bir başka deyişle burjuva söylemi, düşüncesi ve ideolojisi, Kürt sorunu konusunda yıllar yılı egemenliğini devam ettirdi. Dönemin Komintern’i ve TKP tavrını Kemalist diktatörlükten yana belirlemişti. ’68 kuşağı önderlerinin çoğu Kemalizmin etkisindeydi. 2000’li yıllarda dahi, Kürt sorunu konusunda, kendisini “komünist”, “Marksist” vb. sıfatlarla adlandıran parti ve grupların çoğu Kemalist ideolojiden etkilenmekten kurtulamadı ve kurtulamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu, TC ve Kürtler&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıla gücünü yitirerek girmişti. Kapitalizm karşısında yelkenleri suya indirmek zorunda kalıyor, Avrupa’nın askeri üstünlüğüne karşı koyamıyor ve imparatorluk içindeki çeşitli halkların ayaklanmalarına engel olamıyordu. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan İmparatorluğun toprakları üzerinde 24 ayrı devlet kuruldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte, resmi tarihe göre, Kürtler 1803’ten 1914 yılına kadar 12 defa ayaklandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşın ardından Anadolu ve Kürdistan işgal altındaydı. Kürtler İngiliz, Fransız ve Ruslar’a karşı mücadele ediyorlardı. Antep, Maraş, Urfa ve Dersim’deki Kürt direnişleri müttefikleri geri püskürtmüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalistler Erzurum, Sivas ve Amasya kongrelerinde, çeşitli vaatlerle Kürtlerin tam desteğini aldılar. Kürtler 1920’deki parlamentoda kendi kimlikleriyle, kendi dilleriyle konuştular. Ne var ki, Anadolu’daki ulusal mücadele başarıya ulaşma yolunda belirgin sinyaller vermeye başladıktan sonra Kemalistler Kürt sorunundan söz etmez oldular. Ancak, daha sonra 1923’te toplanacak olan Lozan Konferansında bile, kurulacak devletin Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti olacağı, İsmet İnönü’nün iki halkın temsilcisi olduğu konusunda Kürtlere güvenceler veriliyor ve birlik beraberlik içinde olmak gerektiği sık sık tekrarlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürdistan’ı uluslararası arenaya oturtan ilk diplomatik belge 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında imzalanan Sevr Anlaşmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan Anlaşmasıyla birlikte ise TC resmen tanınmış oldu, sınırları belirlendi, devletin varlığı tescil edildi. Lozan’da Kürt sorunu gündeme geldiğinde, Türk Meclisi böyle bir sorun olmadığından bahsediyordu. Birinci Dünya Savaşının galipleri Kemalist TC’nin Kürdistan’ın kuzey parçasını elde tutmasına izin vermişlerdi. Lozan Anlaşmasıyla birlikte Kürdistan emperyalistler tarafından 4 parçaya bölünmüş oluyor ve Kürtler hangi devletin boyunduruğu altına sokulmuşlarsa o kimliği benimsemeye zorlanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğunda özerk beylikler halinde yaşayan Kürt halkı, TC devletinin ilanından sonra, 1924 yılında yürürlüğe konan Anayasa ile birlikte, dili, kültürü, kimliği ve bütün varlığıyla artık “yok”tu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1925 yılında Mustafa Kemal tarafından imzalanan “Şark Islahat Planı” ile sokakta, çarşı pazarda Kürtçe konuşma yasağı uygulanıyor, yasağı çiğneyenlere ağır para cezası veriliyordu. 1925 “Şark Islahat Planı” ile Kürtlerin dili, kültürü yasaklanıyor, varlıkları inkâr ediliyor, onlara “sen hiç olmadın” denilerek boyunlarından aşağı “Türk” kimliği asılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbe Azadiye Kürdistan ve Şeyh Said Ayaklanması&lt;br /&gt;Hizbe Azadiye Kürdistan (Kürdistan Özgürlük Cemiyeti) 1923 yılının Haziran ayında, Erzurum’da kuruldu. Kürt Teali Cemiyetinin, Cumhuriyetin ilanından sonra yasaklanıp kapatılmasının ardından Kürt aydınları Hizbe Azadiye Kürdistan örgütünü kurdular. Örgütün amacı bağımsız Kürdistan’dı. Bu amaçla hazırlıkları 1926 yılında tamamlanacak bir ayaklanma için örgütleniyordu. Örgüt yönetiminde aşiret reisleri ve şeyhlerin yanında, Kürt aydınları, ordu içindeki Kürt subayları, mülki amir ya da diğer önemli görevlerde bulunan bürokratlar yer alıyordu. Örgütün önderleri Halit Bey, Yusuf Ziya, Kasım, Hasan Basri Bey ve Şeyh Said’di. Örgüt Kürdistan’ın birçok bölgesinde örgütlenme ve ayaklanma çağrısı yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütün önemli liderlerinden biri olan Şeyh Said, Kürtler arasında kazandığı saygınlıkla, kararları itiraz görmeyen başlıca “aracı”lardan biriydi. Kürt medreselerinde eğitim görmüş, dönemin en iyi din tedrisinden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesiyle mantık derslerini de okumuştu. Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said, varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Sürülerini Musul, Şam, Halep pazarlarına götürüp satıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1910’lu yıllardan itibaren Kürt sorunuyla ilgilenen Şeyh Said, bütün Kürtleri tek amaç etrafında birleştirmek üzere yöre yöre, köy köy dolaşıyor, yetişemediklerine mektuplar yazıyor, Şam ve Halep yolculuklarında Kürt sorununu konuşuyor, taraftar topluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütün isyan hazırlıklarından haberdar olan TC; Halit Bey, Yusuf Ziya ve Hacı Musa başta olmak üzere örgütün önemli liderlerini, ayaklanmadan önce tutukladı. Önderlerinin erkenden yakalanmasıyla örgütün bel kemiği kırılmış, adeta ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Dışarıda Şeyh Said tek başına kalmıştı. Üstelik isyan hazırlıkları henüz yeni başlamıştı. Gerekli silah, teçhizat, eğitilmiş insan yoktu. Ankara şimdi Şeyh Said’in peşindeydi. Önceki liderleri halktan tecrit ederek, tek başınayken tutuklamıştı. Aynı yöntemi uygulamak için askerler ifadesini almak üzere Şeyh Said’i Bingöl’e çağırıyordu. Komplo tutmadı. Şeyh ifade vermek üzere ilçe karakoluna gideceğini söyledi. Askerler geri adım atıp, ifade için karakola götürdüler. İfadesinin alınmasından sonra Şeyh Said sıkı göz hapsine alındı. Her adımı jandarmalarca izleniyordu. Şeyh Said gizlice Piran köyüne kaçtı. 13 Şubat 1925 tarihinde köy jandarmalarca sarıldı. Subaylar üç kaçağı tutuklamak bahanesiyle Şeyh Said’i provokasyona zorluyorlardı. Şeyh’in üzerine yürüyen subayın ve yanındakilerin vurulması, isyanı başlatan kıvılcım oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Said ve beraberindekiler Genç il merkezini ve Hani bucağını işgal ederek, resmi binalara Kürt bayraklarını asmışlardı. Yayınladıkları ilk bildiride, Kürtleri birlik içinde ayaklanmaya çağırıyorlardı. Birlikler üçe ayrılmıştı. Doğu Cephesi komutanlığını Şeyh Abdullah yürütüyordu. Varto alındıktan sonra, Erzurum ardından Bitlis alınacaktı. Bitlis’te tutuklu bulunan örgütün üç önemli lideri Halit Bey, Yusuf Ziya ve Hacı Musa kurtarılacaktı. Şeyh Şerif Elazığ, Malatya ve Dersim’i ele geçirecekti. Şeyh Said ise merkez gücü kontrol ediyordu. Hedef Diyarbakır’dı. Şehir ele geçirildikten sonra başkent ilan edilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bingöl ve Elazığ kolayca ele geçirilmişti. Asıl çatışma sahası ise Diyarbakır’dı. Şeyh Said Diyarbakır surlarını elindeki oldukça yetersiz silahla aşamıyordu. İl merkezinde TC’nin tuttuğu kiralık adamlar kendilerini “Şeyh Said’in askerleriyiz” diye tanıtarak dehşet saçıyorlardı. Gerekli örgütlemeden uzak olan Diyarbakır, içeriden ayaklanmacılara destek vermeyerek tarafsız kalınca, isyan adım adım gerilemeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara hükümeti isyan karşısında sıkıyönetim ilan etti. Ardından M. Kemal tarafından “yumuşak” bulunan Fehti Okyar hükümeti yerine İsmet İnönü’nün sert, faşizan hükümeti kuruldu. Hükümetin ilk icraatı “Takrir-i Sükün Kanunu”nu çıkartmak oldu. Kanun hükümete olağanüstü yetkiler tanıyordu. Yasanın bir ürünü olan İstiklal Mahkemelerinde idam kararları, hiçbir hukuki prosedür uygulanmaksızın alelacele veriliyordu. Mahkemelerin merkezi olan Ankara ve Diyarbakır tam anlamıyla diktatörlük yasalarıyla yönetilmeye başlandı. Her türlü muhalif ses acımasızca susturuluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan karşısında İngiltere, o dönemde egemen olduğu Irak sınırını tutarak, Barzani’nin güneyden destek sunmasını önledi. Fransa Suriye sınırını kapattı ve Türk birliklerinin isyancıları arkadan kuşatmaları için demiryolunun kullanılmasına izin verdi. Buna rağmen Türk resmi tarihi sürekli, isyanlarda bir dış mihrak olduğunu propaganda edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan 3 ay sürdü. İsyanın belirleyici noktası Diyarbakır’dı. Ne var ki gerekli hazırlıktan ve destekten yoksun kalarak Diyarbakır surlarını aşamayan Şeyh Said geri çekilerek isyana son vermek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenilgi&lt;br /&gt;Diyarbakır’da başarı elde edilemeyince Şeyh Said ve birlikleri geri çekildiler. Birliklerine köye dönmelerini, kendilerininse İran’a geçip davalarını dünyaya anlatıp destek arayacaklarını açıkladı. Örgütün kurucuları arasında olan Binbaşı Kasım, ayaklanmanın her aşamasında bilgileri Türk ordusuna iletiyordu. Nitekim Şeyh Said’in sonunu hazırlayan da o oldu. Şeyh Said ve beraberindeki 25 isyancı, İran’a kaçamadan bacanağı Binbaşı Kasım’ın pusu kurduğu Çarpuh köprüsünde, 15 Nisan 1925 tarihinde yakalandılar ve Türk ordusuna teslim edildiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Said 5 Mayıs 1925’te yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderildi. 26 Mayısta yargılama başladı. Yargılama öncesinde savcı Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said’e “Kürt sorununa değinmemesini”, sadece “sorulan sorulara cevap vermesini”, böylece “affedileceklerini” söylüyordu. Savcı isyanın nedenini Kürt sorunundan kopartıp, “dinsel düzen kurma ve Sultanlığı ihya” olarak saptama peşindeydi. Şeyh Said ve diğer isyancılar ifadelerinde “bağımsız Kürt Devletine” neredeyse hiç değinmediler. Ancak TC tüm Kürtlere ağır bir ders verme fırsatını yakalamıştı bir kez. Savcı tarafından verilen tüm namus sözlerine karşın, 27 Haziranda idam kararı açıklandı. 28 Haziranda 49 kişi idam edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdamlara Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dahil, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş gazeteciler tanıklık ediyordu. 1970 yılında toplu mezarlarının üzerine Subay Okulu inşa edildi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdamların ardından Kürt illerine yönelik katliamlar başladı. İsyana destek olsun olmasın her aşiret kırımdan geçiriliyordu. Köylüler zorunlu göç kapsamında Batıya sürülüyordu. Kürt köylerine göçmenler yerleştirilerek asimilasyon kaldığı yerden devam ettirildi. Kürt yoktu, Türk vardı! On binlerce insan öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Dört yıl boyunca olağanüstü hal yasaları egemen kaldı. Güneş Dil Teorisi (dünyadaki tüm diller Türkçeden türemiştir!) ve Türk Tarih Tezi (dünyadaki ırkların tümü Türktür!) türünden ırkçı görüşler zorla benimsetilmeye başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı Engellenemez&lt;br /&gt;74 yıl aradan sonra TC, 29. Kürt isyanının önderi Abdullah Öcalan’a idam kararını, 28 Haziran 1999’da, yani Şeyh Said’i idam ettiği günde verdi. Türk burjuva devletinin tarihsel hafızası yerindeydi doğrusu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorunu gündemin ilk sırasındaki yerini korumaya devam ediyor. Irak işgali dolayısıyla bir kez daha canlanan Kürt Devleti düşüncesi, Kürtleri yıllar yılı baskı altında tutan çevre ülkelerin korkulu rüyası haline gelmiş durumda. Suriye Newroz ayında Qamışlı’da Kürtlere yönelik katliama girişti. İran’da Kürtlere yönelik baskılar arttırıldı. Türk ordusu Kürt illerine yönelik askeri operasyonlara başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürge statüsünde kalmış bir halk, özgürlüğü için onlarca kez ayaklandı. Ne var ki, Kuzey Kürdistan’daki Kürt burjuva sınıfının korkak, reformist ve uzlaşmacı karakteri ortada. Irak Kürdistanı’ndaki Barzani ve Talabani’nin tüm politikası da Kürt halkının devrimci potansiyelini dizginlemek, emperyalist çıkarların güdümünde siyaset yapmaktan ibaret. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Kürt ulusal sorununun burjuva karakterdeki çözümü dahi şimdiki durumdan ileriye atılmış büyük bir adımı temsil edecektir. Kürt mülk sahibi sınıfların ulusal devrimci bir çizgiden uzak durmalarının kökeninde, Ortadoğu gibi bir barut fıçısının tam merkezinde, tüm siyasal dengeleri sarsabilecek bir devrimci yükselişin kendilerini de silip süpürmesinden duydukları korku yatıyor. Gecikmiş ulusal burjuva devrimlerinin yazgısı bu! Mülk sahibi sınıflar, emekçi yığınlardan duydukları korku nedeniyle, onların canlarını feda ederek yükselttikleri mücadeleyi, küçük tavizler koparmak için bir pazarlık malzemesi yapmaktan çekinmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha ortaya çıkıyor ki, Kürt işçi sınıfı mücadelenin gerçek ve fiili önderi durumuna gelmedikçe, Kürt emekçi yığınlarının özgürlük hayalleri gerçekleşmeyecek. Kürt işçi sınıfının devrimci savaşımı toplumsal devrimi de beraberinde getirecek potansiyele sahip. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dünya işçilerinin olduğu gibi, Kürt, Türk, Arap, ve İranlı işçilerin de çıkarları ortaktır. İster Kürt halkının ezilen bir ulus olma durumundan kurtulmaları olsun, ister Türk işçilerin açlık, yoksulluk ve sömürüden kurtulmaları olsun, isterse de Iraklı işçilerin ABD ve müttefiklerin işgalinden kurtulmaları olsun, tüm bunlar ancak Ortadoğulu işçi ve emekçilerinin ortak mücadelesi ile başarıya ulaşabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal, bölgesel ve dünya ölçeğinde başarının temel koşulu işçilerin uluslararası birliğinden, örgütlülüğünden ve mücadelesinden geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlere Özgürlük! Kürt Ulusuna Bağımsız Devlet Kurma Hakkı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtçeye Tam Özgürlük!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:40:14 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Kürt sorununu askeri operasyonlarla çözmenin mümkün olm</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356321</link>
            <description>Kürt sorunu, bu ülkenin bir sorunudur, çözülebilmesinin de yolu savaştan değil demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesinden geçmektedir. Görülmüştür ki, sınır ötesi operasyonlar vb. askeri müdahaleler Türkiye toplumu içerisinde ırkçı/şoven kalkışmayı kışkırtmakta ve bir arada yaşama zeminlerini ortadan kaldırmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silahların bırakılmasını sağlayacak, kalıcı barışı tesis edecek demokratik adımlar atılmalıdır.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:36:08 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>AKP’nin Alevi sorununda duyarlılık göstermek olarak sun</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356308</link>
            <description>Alevi meşru kurumlarını tanımayan, onları muhatap almayan, evrensel laiklik standartlarında bir düzenlemeye gitmeyen, halkın farklı öğelerinin eşit hak ve özgürlüklerle kendini ifade etme haklarını güvenceye almayan bir yaklaşımla daha karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin kendine güdümlü kurum ve kişiler aracılığıyla gerçekleştirilmekte olduğu bu girişim, Türkiye'nin tektipleştirme ve farklı olanı asimile etme şeklindeki egemen siyaset geleneğinin Sünni İslamcı zihniyetle derinleştirilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alevi işbirlikçiler aracılığıyla yeni bir Alevi asimilasyon politikası hayata geçirilmektedir. Muharrem iftarı da bunun başlangıç adımını oluşturmaktadır. Bu adımı, bugüne kadar Sünni din adamları ve din işlerinin kamusal bütçeden desteklenmesi şeklindeki anti laik uygulamanın Alevilere de yayılması, devletten maaş alan ve onun istekleri doğrultusunda Alevi toplumunun kontrolünü sağlamaya çalışacak Hızır Paşa misyonlu dedeler yaratılması izleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uygulama bir yanıyla, laikliğin biraz daha erozyona uğratılması, İslamizasyon yoluyla Alevilerin de kontrol altına alınması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP nasıl ki Sünni yurttaşların Ramazan, hac gibi dini öğelerini siyasi şova çevirme ve toplumun İslamizasyonuyla yeni liberal politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyorsa, dini duyguların istismarıyla Alevi yurttaşların da aynı politikaya teslim alınma çabasıyla karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alevilere yönelik, laik ve demokratik açılımlara gereksinim vardır. Bunun yolu ise kamu bütçesinden dine pay ayırmak ve din propaganda aygıtı olarak çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı'na son verilmesinden geçmektedir. En az bunun kadar önemli bir diğer adım ise din dersleri zorunluluğunun kaldırılması ve isteğe bağlı hale getirilmesidir. Ayrımsız tüm ibadet mekanlarına eşit hukuki güvence sağlanması, hiçbir inanç veya mezhepten yana destekleyici ve dışlayıcı yaklaşıma girilmemesi, Alevi örgütlerinin diğer inanç örgütleriyle eşit bir konuma getirilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar da yetmez. En önemlisi Sivas katliamı ve diğer katliamlar nedeniyle Alevilere yönelik tüm hak ihlalleri adına özür dilenmeli, Sivas katliamının yapıldığı Madımak'ın müze yapılma talebi karşılanmalıdır</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:33:41 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Kürt halkının dökülen kanı egemenlerin ahlakına ayna</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356264</link>
            <description>ABD’nin onayı, desteği ve bizzat katılımıyla yürütülen sınırötesi harekatla Güney Kürdistan’a bomba yağdıran devlet, büyük bir “zafer” kazandığı iddiasında. Medyanın da etkili kullanımıyla bu yolda ne olduğu belirsiz sözde kanıtlarla bir zafer tablosu oluşturulmaya çalışılıyor. Güya Türk ordusu, bu operasyonla birlikte ne kadar güçlü olduğunu dünyaya göstermiş, büyük korku salmış, PKK’nin askeri gücünün beli kırılmış vs., vs... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca burada sayamadığımız daha birçok yalanla bu tablo güçlendirilmeye çalışılıyor. Bunların başında ise hiç kuşkusuz kullanılan bombaların ne denli akıllı olduğuna ilişkin yalan geliyor. ABD askeri teknolojisini kullanan Türk ordusu, ABD’nin o ünlü akıllı bombalarının Afganistan’da ve Irak’ta neler yaptığını kimseye unutturamaz. Pazar yerleri gibi halkın yoğun olarak kullandığı alanlara özel bir hassasiyeti olan bu “akıllı” bombaların Türk ordusunun elinde nasıl kullanıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, bombardımanın arkasında yerel kaynaklar da bunu doğrulayan açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalara göre, Türk ordusunun bombardımanında birçok Kürt köyü hedef olurken, bombalamaya maruz kalan halktan çok sayıda ölen ve yaralanan oldu. Taş üstünde taş konulmazken köylülerin tek geçim kaynakları olan hayvanlar da büyük zarar gördü. Yanısıra, bombaların hedefi olmamak için birçok köy boşaltıldı. Boşalan köylerde yaşayanlar göç yollarına düştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bomba yağdırılan bölge dış dünyaya kapatıldığı için bölgedeki yıkım ve katliam manzarasına ilişkin çok az bilgi var henüz elimizde. Fakat, bu saldırılarda ABD ve Türk devletiyle işbirliği yaptığı aşikar olan Talabaniler ile Barzaniler’in belli bir rol paylaşımı içerisinde yer yer sivil halkın zarar gördüğüne dair serzenişleri dahi, bombardımanın halk üzerinde yarattığı yıkıcı sonuçlara dair bir işaret sayılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Türkiye’de halk bombardımana ilişkin olarak düzen cephesinin güzellemeleri dışında çok az şey duymakta. Görmezden gelinen devrimci protestolar dışında DTP’lilerin çıkışları zaten anında linç kampanyalarıyla karşılanıyor. Karşıt seslerin bu biçimde etkisizleştirildiği bir ortamda, Yaşar Büyükanıt bombaların harap ettiği toprakları bir “BBG evi”ni izliyormuşçasına büyük bir keyifle izlediğini anlatmaktaydı. İşte bu savaş şefinin kanı donduran bu açıklaması, düzen cephesinin bütününe sinmiş durumda. En liberal geçineninden sözde Kürt sorununda demokratik çözümden yana olduğunu iddia edenlere kadar tüm düzen güçleri bu tutumu paylaşmakta. Kürt halkına yönelik bu Amerikan destekli kıyıcı saldırılara alkış tutmakta ve bunun faydalarını anlatmak konusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Yanısıra ABD’nin yıkıcı gücünün yanlarında olduğundan duyulan keyfin tadını çıkarmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık ki düzen cephesinin Amerikan savaş makinasına binerek gerçekleştirdikleri yıkımdan duydukları keyif, Amerikan savaş çetesinin Irak ve Afganistan’da taş üstünde taş bırakmayan askeri saldırıları sırasındaki tutumundan farksızdır. Hatırlanırsa Amerikan bombaları Afganistan’ı ve Irak’ı yerle bir ederken yaratılan vahşi yıkım tablosuna bir perde çekilerek gösterilmiş, sanki bir havai fişek gösterisi gerçekleştiriliyor gibi sunulmuştu. Fakat çok geçmeden egemen medya aracılığıyla yaratılan bu “kansız savaş” yalanı ortaya çıkmıştı. Binlerce insanın, kadın-çocuk ayrımsız öldürüldüğü gerçeği gözlerden saklanamamıştı. Ancak buna rağmen savaş çeteleri, bunu istisnai bir ayrıntı olarak tanımlayıp kan banyosu keyiflerini bozmamışlardı. Bugün Amerikan savaş makinasıyla Kürt halkına yönelik kanlı bir katliama girişen düzen güçlerinin yaptıkları da aynı şeydir. Bu bakımdan efendilerinden ve İsrail’li ortaklarından geri kalır yanları yoktur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü aynı siyasi-ahlaki dünyayı paylaşıyorlar. Bu, her bakımdan çürümüş ve artık kokuşmakta olan bir dünyadır. Irak halkını canice katledip işkencelerden geçiren, hakları için mücadele eden işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların kanını oluk oluk akıtanların hepsi bu dünyaya ait güçlerdir. Bu güçler ki, dünya ölçeğinde milyonlarca insanın ölümünden büyük kazançlar sağlamakta, kasalarına giren kanlı paranın rengiyle ilgilenmemekte, dahası kazançlarının kanlı olması onlara ayrıca bir gurur vermektedir. Böyle bir siyasal ortama ve ahlaka sahip olan bu dünya emperyalistlere-kapitalistlere aittir. Çıkarları ters düştüğünde rakibini döktüğü kandan dolayı suçlayanların, aynı pislikten beslendikleri iyi bilinen bir gerçektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı gizli kapalı toplantılarda nice kirli pazarlığın sonucu olarak Kürt halkının kırımı ve özgürlük isteğini boğmak karşılığında anlaşan ABD ile Türkiye’nin Amerikan uşağı iktidarı ve onlarla tam bir işbirliği içerisinde hareket eden AB ve İsrail’in hedefinde sadece Kürt halkı bulunmuyor. Kürt halkının Türk ordusu tarafından hedef haline getirilmesi aslında ortaya çıkan bu gerici ittifakın harcı olarak kullanılıyor. Böylelikle oluşturulan bu gerici cephenin hedefinde, bir bütün olarak emperyalizmin halkları köleleştirme ve kaynaklarını yağmalama planları bulunuyor. Şovenizm, milliyetçilik-ırkçılık ve din temelli kışkırtmalar temelde emperyalistlerin bölgesel uşaklarının iplerini daha bir sıkarak bu plan doğrultusunda mesafe alınmasına olanak tanıyor. Bugün Kürt halkı ya da Filistin halkı, yarın İran ya da başka ülkelerin halkları… Sonuçta emperyalistler ve işbirlikçileri, kasaları dolsun diye, sömürücü-sömürgeci egemenlikleri sürsün diye halkları boğazlıyorlar, boğazlamaktalar ve boğazlayacaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele, ezilen emekçi halkların bu katliamcı-sömürücü güçlerin yalanlarına-oyunlarına kanmamaları ve onların aleti haline gelmemeleridir. Bugün ne yazık ki, dünyanın her köşesinde olduğu gibi emperyalistler ve uşakları bu oyunlarını başarıyla oynuyorlar. Halkları birbirine düşman edip, hedeflerini yalnızlaştırıp üzerlerine çöküyorlar. Bugün bu topraklarda nice kirli oyunla birlikte gerçekleştirilen de ne yazık ki budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tabloda, her şeye rağmen ezilen bir halka yönelik yürütülen kıyıcı savaşa karşı sesimizi yükseltmek durumundayız. Ne kadar engellenirse engellensin cılız da olsa yükseltilmiş bu ses, onurun ve kardeşliğin sesidir. Bu ölçüde, değerli ve önemlidir. Bu sesi çoğaltmak ve daha güçlü kılmak ise günün en önemli görevlerinden biridir</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:25:43 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>GENÇLİK VE GELECEĞİ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356228</link>
            <description>Gençliği ülke sorunları ile ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir.&lt;br /&gt;Gençlik olarak biz, ülke sorunları ile ilgilenmeyi görev biliyoruz ve ülke sorunlarıyla ilgilenip etken olduğumuz ölçüde görevimizi yaptığımıza inanıyoruz. Çünkü ülkenin geleceği, gençliğin geleceğinden ayrı düşünülemez. Biz ülke sorunları ile ilgilenmekle, gerçekte kendi geleceğimize sahip çıkmış oluyoruz. Yaşlı kuşağın bize devredeceği Türkiye’yi, Amerikan üslerini, bizi Amerika’ya bağlayan ikili anlaşmaları, yıldan yıla artan dış borçları ve Türk halkının nasıl sömürüldüğünü görüp de ülke sorunlarıyla ilgilenmemek en yumuşak söyleyişle ihanettir. Türk ulusuna ihanettir. Türk devletinin geleceğine ihanettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğin ülke sorunlarıyla ilgilenmesi ve sömürülen Türk halkından yana eylemler yapması, sömürgen çevreleri tedirgin etmekte ve bu çevreler “Gençlik siyaset yapıyor” diye feryadı basmaktadır. &lt;br /&gt;Egemen sınıfın isteğine kalırsa, onlar bizi yönetecekler, ömrümüz boyunca acısını çekeceğimiz ikili anlaşmalarla bizi bir yabancı devlete bağlayacaklardır. Fakat biz kadere boyun eğeceğiz, bu ikili anlaşmalara karşı çıkmayacağız. &lt;br /&gt;Bir doğu-batı savaşında onlar Türkiye’yi bir nükleer hedef haline getirecekler. Fakat biz NATO’ya karşı çıkmayacağız.&lt;br /&gt;Bütün yer altı kaynaklarımızı Amerika’ya peşkeş çekecekler, fakat biz bu sömürünün hesabını sormayacağız.&lt;br /&gt;Köylünün ürününü ucuza kapatarak köyle kardeşlerimizi sömürecekler, fakat biz köylüyü sömürüyorsunuz dahi demeyeceğiz.&lt;br /&gt;Kıbrıs’ta yolumuzu kesen 6. filo İstanbul Limanı’na demirleyecek, fakat biz 6. filoyu protesto etmeyeceğiz.&lt;br /&gt;Meslek bilgimizi kullanarak lüks binalar inşa edeceğiz, fakat bu binalarda kimlerin yatıp kalktığını sormayacağız.&lt;br /&gt;Mühendis olarak silahlar yapacağız, fakat bu silahlar küçük ücretlerine zam isteyen işçi kardeşlerimize çevrildiği zaman ses çıkarmayacağız.&lt;br /&gt;Bugünün öğrencileri yarının meslek adamları olarak ülkemizin bütün sorunları ile ilgilenmek zorundayız.&lt;br /&gt;Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca neden ve niçinini düşünmeksizin bir miktar karşılığında üretim yapmak yani robotlaşmak.&lt;br /&gt;İkinci yol ise kim için ve ne için çalıştığını bilerek emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur. &lt;br /&gt;1967-1968 İ.T.Ü. ARI YILLIĞI</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:19:52 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Názım’a borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1356213</link>
            <description>ŞAİR Turgay Fişekçi’nin yönettiği ’Sözcükler’ Dergisi’nin son sayısında Türk dilinin büyük ustası Názım Hikmet’in daha önce bilinmeyen bir şiiri yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şairin 15 Ocak’taki 106. doğum yıldönümü öncesinde böyle bir belgenin ortaya çıkması, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir gelişme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın, hiç hak etmediği ama bu ’gerekçeyle’(!) zindanlarda çürütülüp sonunda deliler gibi sevdiği yurdunu, halkını, yeni evlendiği eşini ve kundaktaki çocuğunu terk edip gurbete gitmesine yol açan haksız ve acımasız ’vatan hainliği’(!) yaftasını bir yana, Türk toplumunun çoğunluğu artık onu gerçek kişiliğiyle tanıyıp seviyor ve bağrına basıyor. İyi de, ölümünden oldukça kısa bir süre önce onunla Moskova’da tanışıp haftalar boyunca geceli gündüzlü arkadaşlık eden -hayatta kalmış- son Türk gazetecisi olarak bana anlattıkları ne zaman dikkate alınacak, gündeme getirilecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Kitap tarafından birkaç gün önce yeni baskısı yapılan ’Tanıdığım Názım Hikmet’ kitabımda da belirttiğim gibi tamamı 66 bin dizelik ’Kurtuluş Savaşı Destanı’nın 46 bin dizesi, şairin ifadesiyle ’saklamaları için’ kimi dostlarına dağıtılmıştı ve ’onlar da korkup bunları yakmıştı’. ’Kopyaları da yoktu’ ve Oktay Akbal’ın yıllar önce Vatan’daki köşesinde yazdığına göre Názım’ın Moskova’da bana anlattıkları ’yaygın bir savdı’... 22 dizelik, daha önce bilinmeyen bir şiirin ortaya çıkması elbette sevindirici bir olaydı da, 46 bin dizenin peşine bugüne kadar kimsenin düşmemiş olması inanılması güç bir vefasızlık ve duyarsızlık örneği değil miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi mi yakılmıştı bu dizelerin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birileri bir yerlerde bunların en azından bir bölümünü saklamış olamaz mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümüyle ilgili bir de ’son dileği’ vardı şairin: ’Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni!..’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dize çok bilinir de, 1960’ın bir Ağustos akşamındaki Gürcü mezeli ve Rus votkalı soframızda meslektaşım Ömer Sami Coşar ve ’koruyucu meleğim’ dediği Ekber Babayev’le bana ’Öldüğüme yanmam da, nasıl olsa er geç öleceğiz, buralarda gömerler ona yanarım’ demişti ki bu acılı inlemenin tanığı olarak bir tek ben kaldım. Ve o hálá ’oralarda’ yatarken bunca seveninin(!) kılını kıpırdatmamasını üzüntüyle izliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğum ve ölüm yıldönümlerinde Názım üzerinde toplantılar düzenlemek, iri iri sözlerle konuşmak ve şiirlerini okumak güzel de son dileğini ne zaman yerine getirip onu yurdunun toprağına kavuşturacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim, ne zaman düşecek binlerce kayıp dizesinin peşine?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman ödeyeceğiz milletçe ona olan borcumuzu?..</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 15 Jan 2008 18:17:30 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>KIZILDERE VE KONTRGERİLLA [</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320838</link>
            <description>Kızıldere ve kontrgerilla  30/03/07 &lt;br /&gt;Dün Kızıldere olaylarının yıldönümü idi. Bu ülke için kaybettiğimiz devrimci gençlerimizin anısı önünde saygı ile bir kez daha eğildik. O gün öldürülen ya da asılan gençlerin tek amaçları vardı. Bu ülkenin halklarının eşit, özgür, mutlu ve refah içinde yaşaması. Saf ve temiz duygularla duvarlara yazı yazdılar. &amp;quot;Tek yol devrim!.&amp;quot;diye. Düşüncelerini aktardılar. Bildiriler yayınladılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılmasını istedikleri her şey bu ülke ve halkımız içindi. Barış içindi!.. Başka ülkelerin, devletlerin peşinden gitmeyi, onlara &amp;quot;ram&amp;quot; olmayı düşünmediler. Büyük yurtseverlik göstererek bağımsızlık adına canlarını vermekten geri durmadılar. Ama anlamadılar. Onlara işkence yaptılar, hapsettiler, astılar!.. Onları &amp;quot;Hasım&amp;quot; bellediler!.. Yarınlarına, gençlerine değil, düzenlerine sahip çıktılar!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa O gençler, çalmadılar, banka hortumlamadılar. Yolsuzluk, hırsızlık yapmadılar. Devletin, halkın parasını zimmetlerine geçirmediler. Kamunun arazilerini zenginleşmek için kapatmadılar. Ülkenin kaynaklarını ailelerine ve yandaşlarına peşkeş çekmediler. Kısaca, Anadolu'yu Araplara pazarlamadılar!.. En önemlisi bu ülkeye ve insanlarına &amp;quot;ihanet&amp;quot; etmediler. Ne yapmak istedilerse hep halkı için yaptılar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, öldürüldüler!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları öldürenler, bugün yaşıyor... Onları öldüren düzen, aynen devam ediyor. Onları öldüren yapı ise, &amp;quot;tabu&amp;quot; olarak kabul edilip üzerinde konuşturulmuyor. Yıllarca bu konuda konuşmak istedik. Sorular sorduk!... Daha önce yazdığım bir yazıyı Mahir'leri anarken bir kez daha bilgilerinize sunmak isterim. Belki birileri bu kez bir şeyler açıklamak ister!.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de kontrgerilla var mı?!.. Bu soru çok sorulur. Ama nedense(f), yetkililer, &amp;quot;bizde&amp;quot; olmadığını ısrarla söylerler!.. Hatta kızarlar!.. Çok kararlı bir şekilde &amp;quot;ret&amp;quot; ederler!.. Daha sonra da, bu soruları soranlara da &amp;quot;iyi gözle&amp;quot; bakmadıklarını belli etmekten geri durmazlar!.. Kontrgerilla, tanım ve görevleri itibari ile daha çok sağ iktidarlara yakın olur, sol iktidarlara ise uzak dururlar. O nedenle bu örgütlenmeler uzun süre sak-lanabilmişlerdir. Demokratik hukuk devletine, daha duyarlı olan sol iktidardan çekinirler. Aslında, varlık nedenlerinden biri de, sola karşı olmaktır!.. Kadere bakın ki, ülkemizde &amp;quot;kontrgeril-lanın&amp;quot; varlığını ilk kez &amp;quot;resmi&amp;quot; olarak öğrenen, Bülent Ecevit'tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıbrıs &amp;quot;Barış Harekatı&amp;quot; sonrası ABD tarafından konulan &amp;quot;ambargo&amp;quot; sırasında, dönemin Genelkurmay Başkanı Ecevit'ten, örgütün &amp;quot;devamı için&amp;quot; Başbakanlık örtülü ödeneğinden&amp;quot; para talep etmiştir. Böylece, bu örgütün &amp;quot;bütçe&amp;quot; içinde yer almadığını ve o güne kadar tüm giderlerinin, Nato kaynaklarından karşılandığı bilgisine sahip olan ilk Başbakan, Ecevit olmuştur. Tabii, örtülü ödenekten para ödeyen ilk sol lider de!.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgisini muhalefette iken &amp;quot;mahcup&amp;quot; bir şekilde kullanmış, ı Mayıs 1977 &amp;quot;Taksim Katliamını&amp;quot; Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e; &amp;quot;kontrgerillanın işi olarak değerlendirmiştir. Ama!. İş işten geçmiştir!..&amp;quot; Bu yorumdan 28 gün sonra, 1977 seçimleri için düzenlenen İzmir mitingine gelişinde, Çiğli havaalanında Ecevit'e &amp;quot;suikast&amp;quot; teşebbüsünde bulunulmuş, birlikte olduğu Mehmet İsvan yaralanmıştır. İsvan'ın bacağından çıkan &amp;quot;kurşun&amp;quot; zimmetli bir &amp;quot;Nato silahına&amp;quot; ait olduğu tespit edilmiştir. Faili bilinmesine rağmen bulunamamıştır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maceraların hemen ardından, 1977 seçimleri ile kurulan hükümetin Başbakanı olan Ecevit'e, o dönem ivme kazanan anarşinin &amp;quot;gerçek nedenleri ile ilgili&amp;quot; olarak, Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz bir ön rapor vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu raporda;&amp;quot;Kontrgerillanın&amp;quot; varlığı, yapısı ve eylemleri&amp;quot; anlatılmaktadır. Böylece, Doğan Öz ilk kez bu örgütü, &amp;quot;resmen devlet arşivine&amp;quot; sokmuştur. Ama, ne yazı k ki, Başbakanın eline bu rapor ulaştıktan sonra Doğan Öz öldürülmüştür. Faili ise, halen serbest dolaşmaktadır!.. Ecevit hala suskundur!.. Ülkede hiçbir yönetici böyle bir örgütün varlığından söz edememektedir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KENAN EVRENİN İTİRAFI!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evren'in cevabı ise daha ilginç; &amp;quot;Teşkilatın gerçek görevi bu olmadığını ve vaktiyle yanlış kullanıldığını.artık, &amp;quot;Özel Harp teşkilatını&amp;quot; gerçek görevine yönlendirdiğini ve tekrar &amp;quot;kontrgerilla&amp;quot; söylentilerine müsaade etmeyeceğini, devletin güvenlik güçlerini güçlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş!..&amp;quot; Bu konuşmalar, &amp;quot;Devleti yönetenlerin&amp;quot; ibret verici düşünceleri!.. &amp;quot;O gün karar verici konumda olan bu kişiler, daha sonra bu ülkenin Cumhurbaşkanı&amp;quot; oldular!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi!.. Türkiye'de &amp;quot;kontrgerilla&amp;quot; var mı?!. Şemdinli de bomba atanlar kim acaba!. Biri bize açıklayabilecek mi?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa; 8 ciltten oluşan &amp;quot;Kenan Evren'in Anıları&amp;quot; kitabının, 1. cildinin 431 ve 432 sayfalarında, Evren; &amp;quot;Mayıs 1980&amp;quot; başlığı altında, dönemin Başbakanı Demirel ile yaptığı bir konuşmayı aktarır. Bu konuşmada, Başbakanca &amp;quot;kontrgerillanın varlığı&amp;quot; itiraf edilmekte ve tekrar kullanılma teklifi yapılmakta!.. Evren anlatıyor: &amp;quot;Demirel Evren den; &amp;quot;Özel Harp Dairesindeki&amp;quot; personelin teröristlerle mücadelede kullanılmasını ve bu personelin teröristleri, çete savaşı yapmak suretiyle öldürmelerini istemiş. Vaktiyle de bu teşkilatın (1971 sıkıyönetim döneminde KIZILDERE olaylarında olduğu gibi.) böyle kullanıldığını da belirtmiş.&amp;quot;</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 14:05:27 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Küba lideri Fidel Castro, Venezuela lideri Hugo Chavez</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320821</link>
            <description>Küba lideri Fidel Castro, Venezuela lideri Hugo Chavez’le yaptığı telefon görüşmesinde, daha çok enerji ve güçle iyileştiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salı sürpriz bir telefon bağlantısıyla katıldığı Chavez’in &amp;quot;Alo Presidente&amp;quot; adlı radyo programında konuşan Küba lideri, sağlığından, uluslararası gündem konularından ve Venezüela’daki gelişmelerden bahsetti ve sevgi ve güç dolu destekler için şükranlarını iletti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez, Fidel Castro’nun Venezuela eğitim seferberliği için yaptığı desteği ve çalışmaları överken Castro da programın anlam ve öneminden bahsetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küba lideri, “İlk defa böyle bir psikolojik savaşı insanların kalbini ve aklını fethederek kazanmaya çalışan birini görüyorum” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Castro ayrıca, insanların sağlığı konusunda ne kadar endişeli ve meraklı olduğunu bilse de, ondan her gün haber beklememeleri gerektiğini, sabırlı ve sakin olmalarını söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama mutluyum, herkes sakin ve ülkede önemli gelişmeler oluyor” diyen Castro, yeni görevlerini yerine getirebilmesi için kendisi için de huzur ve sağlık dilediğini söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez ise en kısa zamanda Havana’yı ziyaret edeceğini ve konuşmalarına orada devam edeceklerini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miraflores Başkanlık Sarayı’ndan yapılan yayında konuşma biterken seyircilerden alkış isteyen Chavez, Küba liderine, “Yoldaş, herkesin önünde seni babam olarak kabul ediyorum” dedi.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 14:02:48 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>Amerika’dan değil, Amerikancılıktan korkun</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320803</link>
            <description>ABD ile Türkiye arasında 24 Ocak'ta onaylanan anlaşma, kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek gerekçesiyle Türkiye'nin sınırlarını ABD'ye emanet ediyor. Irak'ta yenilgiden kurtulmak için İran hedef tahtasına koyulurken, bu anlaşmayla Türkiye de bölgedeki savaşın içine çekiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HABER MERKEZİ ABD ile yapılan &amp;quot;kitle imha silahlarının (KİS) yayılmasının önlenmesi&amp;quot; anlaşması Meclis'te kabul edilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in onaylamasıyla yürürlüğe girdi. Anlaşma ABD'ye Türkiye'nin gümrüklerine kendi cihazlarını yerleştirme ve istediği zaman bunları denetleme hakkı veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TBMM Başkanlığı'na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla gönderilen kanunun gerekçesinde &amp;quot;Türkiye ile ABD arasındaki mevcut işbirliği 50 yıllık ittifak ilişkisinin yarattığı sağlam zemin, günümüz koşullarının doğurduğu çıkar ve amaç birliği, diğer alanlarda olduğu gibi asimetrik tehditlere karşı verilen mücadelede de birlikte hareket etmemizi gerekli kılmaktadır&amp;quot; deniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD'nin Ortadoğu'da yeni planlar uygulamaya çalıştığı ve bu çerçevede İran'a dönük kuşatmayı yoğunlaştırdığı günlere denk gelen anlaşmada &amp;quot;Türkiye, kitle imha silahlarının yayılması riskinin yüksek olduğu bölgelere yakınlığı dolayısıyla yayılmanın önlenmesi çabalarını yakından izlemekte ve bunlara aktif destek vermektedir&amp;quot; şeklinde ifadeler yer alıyor. Sonrasında gelen cümlelerde ise açıkça ABD'nin bölge planlarına ortaklık belirtilmiş: &amp;quot;Bu bağlamda, kitle imha silahlarını temin etmeye çalıştığından kuşkulanılan ülkelerin yayılmanın önlenmesine ilişkin küresel ve bölgesel düzenlemelere katılımlarının sağlanmasına yönelik çabalar da desteklenmektedir. Bunun yanısıra, yayılmaya karşı savunma ve caydırma amaçlı etkin önlemlerin alınmasına yönelik çalışmalara da katkı yapılmaktadır. Söz konusu Anlaşma bu alanda sarf edilen çabalara destek ve kolaylık sağlayacaktır.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırlar ABD'ye teslim&lt;br /&gt;Anlaşmanın amacı Türkiye'ye KİS ve bağlantılı malzemelerin ihracatını kontrol etmeye dönük çabalarında destek vermek olarak belirtilmiş. Söz konusu anlaşmayla Türkiye'ye ABD tarafından KİS ihtiva eden çift kullanımlı malzemelerin tespit edecek &amp;quot;uzmanlık ve teknik donanım&amp;quot; verilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşmanın en can alıcı bölümlerinden birinde ise &amp;quot;Makul talep üzerine, Birleşik Devletler temsilcilerinin, bu Anlaşma çerçevesinde sağlanan herhangi bir yardımın kullanımını, Anlaşmanın yürürlükte bulunduğu süre içinde, yardımın bulundurulduğu veya kullanıldığı yerde izlemesine izin verilir&amp;quot; deniyor. Bu hüküm resmi olarak sınırları ABD'ye teslim etmek anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yönlü tehdit! &lt;br /&gt;Tam ismi &amp;quot;Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti Arasında Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Amaçlarına Yönelik Yardım Sağlanmasının Kolaylaştırılması İçin İşbirliğine İlişkin Anlaşma&amp;quot; olan anlaşma 14 Haziran 2005 tarihinde Türkiye adına Dışişleri Bakanığı Müsteşarı Ali Tuygan, ABD adına Büyükelçi Eric Edelman tarafından imzalanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, anlaşmayla öngörülen teçhizatı &amp;quot;İhracat Kontrolü ve Bununla İlgili Sınır Güvenliği Yardımı Programı (Export Control and Related Border Security Assistance-EXBS)&amp;quot; çerçevesinde sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 bütçesi yaklaşık 45 milyon dolar olan programa 45'e yakın ülke katılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan belgelerinde programın ilk olarak &amp;quot;kitle imha silahı kaynağı&amp;quot; olarak nitelendirdikleri eski Sovyet ülkelerine (Rusya, Ukrayna, Kazakistan) yönelik olduğu fakat daha sonra tehdidin genişlemesi nedeniyle Doğu Avrupa, Balkanlar, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'yu da kapsayan geniş bir coğrafyaya yayıldığı belirtiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda Türkiye'nin yanı sıra Rusya, Mısır, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek gibi ülkeler bulunuyor. Türkiye'nin yanı sıra NATO üyesi olan Bulgaristan, Romanya, Slovenya, Slovakya, Estonya, Litvanya ve Letonya'yla da bu anlaşma imzalanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda, ülkeler 5 tehdit başlığı altında toplanmış. Türkiye'nin bu tehditlerden 4 tanesini taşıdığı iddia edilmiş. Bunlar, KİS'le bağlantılı çift kullanımlı malzemeler üretmek, KİS ve bağlantılı maddeler için ana transit noktalarda bulunmak, gelişmiş konvansiyonel silah üretmek ve KİS'lerin taşınmasıyla ilgili daha az önemli tehditler olarak sıralanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın birçok yerinde çeşitli toplantıların düzenlendiği, eğitimlerin verildiği program, ABD'nin ülkeleri &amp;quot;teröre karşı savaşa&amp;quot; bağlamasının önemli bir ayağı olarak görülüyor</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:59:10 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>FİDEL (ERNESTO GOMEZ ABASCAL)</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320789</link>
            <description>Sadece beş harften oluşan, bu sade şekliyle, kısa bir kelimeden ibaret olan Fidel, biz Kübalıların en büyük önderinin ismidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telaffuz edilişinin bu kadar basit oluşu ile; 20. ve 21. yüzyılın başlarında siyasi tarihe derin izlerini bırakan uzun, devrimci, hümanist geçmişi ve kişiliğinin yüceliği büyük bir kontrast yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu hususun açıklanmasında yarar vardır, Küba kanunlarına göre yaşadığı sürece bir kişinin anıtlaştırılması yasaktır. Havana Şehri'nin en güzel caddelerinden biri, Devrimin zafer kazanmasından önce, Başkanlar Bulvarı diye adlandırılmaktaydı. Burada, neokoloniyal cumhuriyeti yağmalayan, yolsuz devlet başkanlarının - çoğu o dönem hâlâ hayatta olanlarının - heykellerinin bulunduğu ihtişamlı anıtları yer almaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise, aynı yerde Bolivar, Juarez, Salvador Allende gibi Latin Amerika'nın halkçı liderlerinin ve tarihi önderlerinin heykelleri bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki, Fidel'in de ne bir heykeli ne de bir anıtı vardır. Kamu kuruluşlarına ve resmi merkezlere resminin konulması Küba kanunlarına ters düşmektedir. Buna karşın, bugünlerde, 80. yaş günü vesilesiyle ve bir Latin Amerika kültür vakfı olan, &amp;quot;Guayasamin Vakfı&amp;quot;nın inisiyatifinde, Kübalılar için çok önemli tarihi bir gün olan, Washington'dan desteklenen ve halka zulmeden kanlı diktatörlüğü yıkmak üzere Sierra Maestra'da, bir grup devrimciyle beraber, gerilla mücadelesini başlatmak için karaya ayak basışının 50. yıldönümüyle, aynı zamana denk düşen kutlama etkinlikleri düzenlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vesileyle, daima kendisinin bir parçasını oluşturan bilgili öncülüğünü rehber edinerek, halkının çıkarlarına bağlı mücadeleler tarihiyle özdeşleştirilen bir kişi, saygıyla anılmaktadır. Esasen José Marti'nin fikirlerini izleyen hümanist Fidel'in devrimci ve siyasi tutumu, 1898'de Amerika Birleşik Devletlerinin askeri müdahalesiyle yarıda bırakılan bağımsızlık mücadelesini sonuca ulaştırarak bu eseri de tamamlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fidel Castro, 1953'de Moncada Kışlası baskının ardından yargılandığında, bu eylemin fikir babasının José Marti olduğunu söylemiştir. Yönetimindeki devrimci hareket, bugün yüzüncü doğum yıldönümünü kutlayan ve Küba'da &amp;quot;Yüzyıl Kuşağı&amp;quot; olarak bilinen, ellili yıllar gençliğiyle güçlenirken, bağımsızlığın havarisi José Marti'nin öğretileriyle beslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küba Devrimi incelendiğinde, ulusal gerçeğine kökünden ve derinden bağlı, aynı düşüncenin devamı bir ürün olduğu anlaşılır. Fidel, Marti'nin bir devamıydı ve onun 1895'de hayata gözlerini erken kapaması sebebiyle yapamadıklarını, Fidel tamamlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;José Marti, 1895'de ölümünden bir kaç saat evvel yazdığı, siyasi mirası olarak kabul edilen mektubunda şöyle demiştir: &amp;quot;Bugüne kadar tüm yaptıklarım ve yapacaklarım, Küba'nın Bağımsızlığına kavuşmasıyla, Amerika Birleşik Devletleri'nin Amerika Kıtası'ndaki topraklarımıza yayılmasını önlemek içindir&amp;quot;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marti'nin düşüncesi, tıpkı Bolivar'ınki gibi, derinlemesine Latin Amerikalıdır. Kıtamız genelindeki diğer vatansever düşüncelerle beraber, bugün yeniden topraklarımız üzerinde gelişerek ilerlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın, Fidel Castro'nun halkın tüm desteğini alarak liderliğini muhafaza etmesinin nasıl mümkün olduğunu açıklamak için Küba'da &amp;quot;örnek olma felsefesi&amp;quot;ne verilen önemin göz önüne alınması gerekir. Fidel sadece bir teorisyen olmamış, aynı zamanda hep, kişisel bir örnek temsil ederek, mücadelenin öncülüğünü yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moncada Kışlası'na baskın düzenlemiştir ve hayatını ortaya koyarak baskıncıların en başında olmuştur. Granma gemisinin sefere çıkmasını örgütlemiş ve gemide bulunanların başında olmuştur. Sierra Maestra'da gerilla mücadelesini örgütlemiş ve savaşanların başında olmuştur. Küba halkının karşılaştığı her zor ve riskli durumda, doğal felaketler, kasırgalarla mücadele de dahil, halk, onun her zaman en riskli yerlerde bulunarak yönettiğini gözlemlemiştir. Domuzlar Körfezi çıkarmasında, imparatorluğun gönderdiği adamların kıyıyı işgalinden saatler önce oraya giden ilk tanklardan birinin içinde yer alması da buna bir örnektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıkları; bronz bir anıtla vücut bulmasıyla kıyaslanamayacak kadar yücedir ve halkımız onu ölümsüz bir örnek olarak kabul etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu bir diktatör olarak nitelendiren, Washington çıkarlarına itaatkar, altınla satın alınmış basın, dışarıda imparatorlara boyun eğmeyeceklerini, içeride de bir kuklaları olmayacaklarını tarihleriyle gösteren Küba halkının onurunu kırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğümüze ulaşmak için, Latin Amerika'da verilen en uzun bağımsızlık savaşı olarak bilinen, 19. yüzyılda yaklaşık 30 yıl boyunca İspanya'ya karşı mücadele verdik. Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri işgaliyle hayallerimiz yıkılınca, 50 yıl sonra bir şekilde mücadelemiz yeniden başladı, halkımıza bağımsızlık ve şeref kazandıran Devrim zafer kazandı. Bu yol boyunca, Machado ve Batista gibi kanlı diktatörler görüldü. Yarım yüzyıldır, tarihte bilinen en güçlü imparatorluğun saldırılarına yenik düşmedik ve Amerikan kıyısına sadece 90 mil ötede, tamamen hümanist bir devrimle, ulusal bağımsızlığımızı ve şerefimizi savunarak, hiç aksamadan, dimdik ayakta duruyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal bağımsızlığın fethinin haricinde, Küba'da sosyalizmin elde ettiği başarılar da yadsınamaz. İmparatorluğun hakimiyeti altındaki büyük basın kuruluşlarının yanlış bilgilendirmelerine maruz kalmamıza rağmen, hâlâ çok katı ekonomik bir abluka altında bulunan Küba, sosyal gelişim ve adalette, eğitim ve sağlıkta, spor ve kültürde, yabancıların dikte ettiklerine boyun eğmeyen, aksine ulusal çıkarların izlendiği bağımsız ekonomisinde örnek kabul edilebilecek başarılar göstermektedir. Fidel'in yönetimindeki Küba'mızda, mütevazi bir ekonomiye sahip olmamıza rağmen, okuldan mahrum edilen, başını sokacağı bir evi olmayan ve yemek bulamayan tek bir çocuğumuz yoktur. Kaderine terk edilmiş tek bir yaşlımız yoktur. İşsizlik diye bir sorunumuz mevcut değildir, cinsiyet ve ırk eşitliği her alanda mevcuttur. Belki lüks yoktur ama, adaletsizlik de yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhataç halklara ve ülkelere hiç bir çıkar gözetmeksizin yardım eden örnek bir ülkeyiz. Küba'nın diğer ülkeler sunduğu tıbbi işbirliği, büyük gelişmiş ülkelerin tümünün gösterdiği işbirliğinden hem daa fazla hemde daha etkindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizmimize kökünden ,tükenmekten uzak Marti ve Fidel düşüncesi, yeni sahnelerde meyvelerini vermektedir. Küba Devrimi, direnişi, şerefi ve hümanizmiyle, bugün kutlamakta olduğumuz 80. yaş gününde, Fidel'in öğrettikleri ve örnek olması sayesinde, her seferinde daha da güçlenerek yenilenmektedir.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:56:12 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>CHAVEZ'İN EZİCİ ZAFERİ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320773</link>
            <description>*Venezüella'da yüksek bir katılım oranıyla düzenlenen seçimlerde açık üstünlük sağlayan Chavez, zafer konuşmasında &amp;quot;Venezüella'nın kızıl olduğunu gösterdik! Kimse sosyalizmden korkmasın. Sosyalizm insancıldır. Sosyalizm sevgidir... Yaşasın sosyalist devrim'' ifadelerini kullandı. Bush'u &amp;quot;Bay Tehlike'' diye adlandıran Venezüellalı lider, &amp;quot;Dünyaya hükmetmek isteyen şeytan bir yenilgi daha aldı'' dedi. &lt;br /&gt;Dış Haberler Servisi - Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez önceki gün yapılan başkanlık seçimlerinde bir kez daha zafer kazandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gelen sonuçlara göre Beşinci Cumhuriyet Hareketi'nin adayı Chavez oyların yüzde 61'4'ünü alırken en güçlü rakibi Manuel Rosales 'in oyları yüzde 38.9'da kaldı. 16 milyon seçmenin yaklaşık yüzde 75'inin oy kullandığı seçimlerde, yüksek katılım oranı nedeniyle, oy kullanma süresinin uzatıldığı belirtiliyor. Venezüella Meclis Başkanı Cilia Flores , bu yüksek katılımı Chavez döneminde katılımcı demokrasinin oluşturulmasına bağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez taraftarlarının sandıklar daha kapanmadan başlayan kutlamaları ülke çapında gecenin geç saatlerine kadar devam ederken, başkent Caracas'taki kutlamaların merkezi Başkanlık Sarayı oldu. Kentin ve ülkenin dört bir yanından akın eden ve Chavez'in zafer konuşmasını dinleyen halk, yağan sağanak yağmura karşın, saatlerce sarayın önünden ayrılmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkanlık Sarayı'nın balkonundan halka seslenen Devlet Başkanı, Venezüellalıların &amp;quot;21. yüzyıl sosyalizmi, sosyalist demokrasinin yeni evresi, devrimin yayılması ve devrimci demokrasi '' için oy verdiklerini söyledi. Chavez konuşmasında yeni Venezüella'nın, &amp;quot;eşitlik üzerine kurulu bir siyasi, toplumsal ve ekonomik sisteme '' sahip olacağına değindi. Chavez sözlerine &amp;quot;Venezüella'nın kızıl olduğunu gösterdik! Kimse sosyalizmden korkmasın. Sosyalizm insancıldır. Sosyalizm sevgidir... Yaşasın sosyalist devrim '' diye devam etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Kahrolsun emperyalizm' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zafer konuşmasında ABD yönetimine de yüklenen Chavez, Başkan George W. Bush için sert ifadeler kullandı. Bush'u &amp;quot;Bay Tehlike'' diye adlandıran Venezüellalı lider, &amp;quot; D ünyaya hükmetmek isteyen şeytan bir yenilgi daha aldı'' dedi. Konuşması sık sık alkışlarla ve sloganlarla kesilen Chavez sözlerini &amp;quot;Kahrolsun emperyalizm'' ve &amp;quot;Yeni bir dünya istiyoruz'' sloganlarıyla bitirdi. Chavez, hasta yatağındaki Küba Devlet Başkanı Fidel Castro 'ya da geçmiş olsun dileklerini iletti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez'in konuşması için 450 kilometrelik yoldan gelen işçi Juan Carlos Bracamonte, &amp;quot;Burda devrim yapıyoruz'' derken, devletin konut programı sayesinde uzun yıllardır özlemini çektiği eve kavuştuğunu söyleyen fabrika işçisi Domingo Izaguirre, &amp;quot;Buraya bize her türlü yardımda bulunan başkanımızı desteklemeye geldik'' diye konuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1998'de iktidara geldikten sonra derin gelir eşitsizliği içindeki Venezüella'nın zengin petrol kaynaklarının gelirini kamu harcamalarına aktaran Chavez, eğitim, sağlık ve konut alanlarında uygulanan bir dizi programla ülkede özellikle yoksul kesimlerin desteğini kazandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Komünizm geliyor' &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez ve taraftarlarının &amp;quot;Bolivarcı Devrim'' olarak adlandırdıkları süreç, ülkenin temel kaynaklarının kamulaştırılmasını öngördüğü için Venezüella'daki varsıl kesimlerin tepkisini çekiyor. Chavez karşıtlarının kalesi olarak bilinen Zulia Eyaleti'nin valisi olan Rosales yenilgiyi kabul etmekle birlikte muhalefete devam edeceğini açıkladı. Özel medya kuruluşlarının desteğini alan Rosales'in taraftarlarından Dona Bavaro hayal kırıklığını &amp;quot;Ülkem çalınıyor. Bu son şansımızdı. Komünizm geliyor'' diye ifade etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küba'yla yakın ilişkiler kuran Chavez'in Latin Amerika'nın bir dizi ülkesinde solcu yönetimlerin iktidara gelmesinde etkisi oldu. Venezüella'nın zengin petrol kaynaklarını ülke içindeki sosyal harcamaları karşılamanın yanı sıra Latin Amerika'daki solcu iktidarları desteklemek için kullanan Chavez yönetimi, ABD'nin kıtadaki etkisini azaltmayı hedefleyen bir dizi bölgesel entegrasyon projesinin odağında yer alıyor. Brezilya, Uruguay ve Bolivya başta olmak üzere bir dizi ülkede iktidara gelen solcu liderlere en son kasım ayında Nikaragua'da başkan seçilen Daniel Ortega ve Ekvador'da seçimleri kazanan Rafael Correa eklendi. Bu ülkelerin Venezüella ve Küba'yla kurdukları yakın ilişkiler, ABD yönetimini kaygılandırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahran kutladı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Washington'ın süreç içinde Chavez karşıtı bir tutum takınması ve 2002'de Venezüella Başkanı'na karşı düzenlenen başarısız darbenin arkasında ABD hükümetinin bulunduğu söylentileri iki ülke arasındaki ilişkileri gerdi ve Chavez'in Bush'a ve ABD yönetimine karşı sert tutum takınmasına neden oldu. Petrolünün önemli bir kısmını Venezüella'dan ithal eden ABD'yi petrol sevkıyatını kesmekle tehdit eden Chavez, ABD'nin hedef tahtasında yer alan İranla da ilişkilerini geliştirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. kez başkanlığa seçilen Chavez'i ilk kutlayan liderlerden birinin İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad olması şaşırtmadı. Ahmedinejad mesajında, Chavez'in seçim zaferini &amp;quot;bölge halklarının gerçek bağımsızlık isteklerinin ve Washington'ın küstah politikalarının reddedilmesinin göstergesi'' olarak yorumladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990'ların başında yaptığı başarısız darbe girişiminin ardından 1998'de seçimle iktidara gelen Chavez, Venezüella'da radikal siyasi, toplumsal ve ekonomik reformlar başlatmış, 2002'deki ABD destekli darbeye karşın halkın desteğiyle iktidarını devam ettirmişti.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:51:53 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>BÜYÜK ŞAİR CAN YÜCEL’ İ ANIYORUZ [ A.Kadir YAŞARGÜ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320755</link>
            <description>Proleter sınıfın şairi Can Yücel'i saygı ile anarken, ister istemez birlikte geçirdiğimiz    günleri düşünüyorum. İlk kez onu Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 yılında Malatya  kongresi’nde gördüm. Bir grup delege arasında, sakallı bir genç dikkat çekiyordu. Reşit Güçkıran “Kürt Reşit”:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-        Şair Can Yücel diye tanıştırdı bizi! Ayrıca eski milli eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel’in oğlu olduğunu da söylemeyi ihmal etmedi. Şairlik babadan oğla geçmiş olmalı diye düşündüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972 yılında Adana cezaevine nakledildiğinde hücresinde onu ziyarete geçmiş olsuna gittim. Solgun, bitkin ve bezgin görünüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-     Cezaevi bilindiği gibi kötü bir yer değil dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-     Neresi güzel dedi, büyük şair!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-     İnsanın okumaya bolca vakti oluyor dedim. Ben ekonomi teorilerini öğreniyorum, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzüme anlamlı anlamlı baktı. Ama bir şey demedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden düşünebilirdim o yaşlarda bir ailesi ve iki çocuğunun hasretini çektiğini. Bayram ziyaretlerinde eşiyle yüksek sesle konuşur, doyasıya kahkahalar atar, çevreye aldırmazdı. Bir güzel kızı ve birde yakışıklı oğlu vardı. Onları kollarının altına alır dolaşırdı.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz gençler nerden bilebilirdik o yaşlarda aile hasretini, evlat sevgisini. Sadece militan olmak vardı. Mücadele her şeydi. Adeta kutsaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzümden şarap yapardı. Yılbaşı ve bayramlarda herkese şarap ikram ederdi. Bir arama da şarap küpü yakalandı. Şarap değil, sirke yapıyorum diye çok uğraştı. Ama görevlileri inandıramadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir okurdu yüksek sesle! “ zamanın ne içindeyiz ne de dışında” diye bağıran sesi hala kulaklarımda yankılanıyor. Şiirinin birinde 168 okul numaralı örgenci ve 168. maddeden hüküm giyen kişi bendim. Aşk olsun sana çocuk! Ve ayrıca “ bir sen eksiktin ay ışığı şiirlerini çok severdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi Sen Eksiktin Ay Işığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileklerimizi morartmiş yeni Alman kelepçeleri,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımızda perensip sahibi bir başçavuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi sen eksiktin ayışığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can Yücel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl beni üzen şey o yaşarken onun kıymetini bilemedim. Şimdi ne kadar kıymetli, ne kadar büyük ve önemli bir şair olduğunu biliyor ve onu saygıyla anıyorum. Can Yücel, işçi sınıfının şairi, yüce bir insan, militan bir devrimciydi. Onu hiçbir zaman unutmayacağım</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:48:12 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>İşte 12 Eylül İşte faşizm</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320735</link>
            <description>İşte 12 Eylül İşte faşizm &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftalardır gazetelerimizde bazen küçük haberler şeklinde bazen manşetlerden okuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce 12 Eylülde sıkıyönetim mahkemelerinde görev yapmış bir savcı/insan açıkladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sanık olayda silah kullandığına dair delil bulunmamasına karşın idama mahkûm edilmişti. Karar o günün koşullarında iki ay gibi bir süre içerisinde onaylanarak infaz edilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Veysel Güney'di.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdama götürülürken ailesiyle doğru dürüst görüştürülmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyiyle konuşmalarından dolayı kardeşini gözaltına almışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son isteği üzerine gönderdiği mektup ve eşyaları ailesine teslim edilmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarının yerini de bildirmemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;78'li arkadaşları tarafından bulununcaya kadar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarının nerde olduğu da bilinmiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra mezarı bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdam edildikten sonra,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orduevinden başvurup mezarlıktan yer ayırtmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Götürüp kimsesizler mezarlığına gömmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada bulunanları, mezar yerini kimseye söylememeleri için tehdit etmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle yazdı gazetelerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir ülkede yaşıyoruz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl insanlarız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar yazılıp çiziliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimseden ses seda yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün bu ülkeyi yönetenler nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O delilsiz idam kararlarının altına imza atanlar nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O delilsiz idam kararlarının infazına karar verenler nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin konuşmuyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağalar, paşalar, muhterem yetkililer,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin susuyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delilsiz infaz kararlarını nasıl imzaladığınızı açıklamak zor mu geliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela kooperatif senedi zannettim deyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz inanırız ve alkışlarız, merak etmeyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, böyle bir ülkede yaşıyoruz biz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin en güzel insanlarını diri diri yakabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delilsiz, mesnetsiz asıyorlar insanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, kimselere söylemeden, kimsesizler mezarlığına gömüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse, hiçbir sorumlu ortaya çıkıp bir şey söyleyemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse hesap vermeye gerek görmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle mi sanıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulup gider mi sanıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göreceksiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsesiz sandığınız insanların arkasındaki on binleri göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kendinizi alkışlattığınız okullarda, marifetlerinizin &amp;quot;işte 12 Eylül, İşte Faşizm&amp;quot; diye okutulduğunu da, göreceksiniz</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:44:33 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>BEYAZ ADAM, KIZIL ADAMI DİNLESEYDİ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320715</link>
            <description> Bu mektup &amp;quot;DUWARMİSH&amp;quot; Kızılderililerinin reisi SEATTLE tarafından &amp;quot;Washington'daki büyük başkan'a 1853-1857 yıllaı arasındaki Amerikan Başkanı Franklin Pierce'e ithafen yazılmış: Orjinal Metin &lt;a href=&quot;http://tr.netlog.com/go/out/url=http%3A%2F%2Fwww.barefootsworld.net%2Fseattle.html&quot;target=&quot;_blank&quot; rel=&quot;nofollow&quot;&gt;http://www.barefootsworld.net/seattle.html&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika kıtasını işgal eden Avrupalı yağmacılardan yana olduk hep.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüklüğümüzde okuduğumuz Texas, Tommix çizgi romanlarından, seyrettiğimiz kovboy filmlerine kadar her şey, bize Kızılderilileri vahşi birer hayvan, Avrupalılarıysa uygar birer insan olarak tanıttı. Okuduğumuz tarih kitapları bile, hep beyaz adamlardan yanaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her nasıl olduysa sonradan daha başka şeyler öğrendik. Meğer, Amerika'yı Kristof Kolomb'tan, Ameriko Vespuci'den çok daha önce keşfeden, yurt edinen anababa bir kardeşlerimiz varmış! Uygar ve kahraman bildiklerimiz; aslında acımasız sömürgeciler, gözleri doymayan katil çapulcularmış. Vahşi ve canavar bildiklerimiz de yurtlarını bu haydutlara karşı kanları pahasına savunan yurtseverlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda okuyacağınız mektup, &amp;quot;Duwarmish&amp;quot; Kızılderililerinin reisi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SEATTLE tarafından &amp;quot;Washington'daki büyük başkan&amp;quot;a, yani 1853-1857 seneleri arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce'ye yazılmıştır. İşte, size, &amp;quot;kafa derisi avcıları&amp;quot; olarak tanıdığımız ve &amp;quot;hugh! voah!&amp;quot; gibi ünlemli bir kaç kelimeden başka bir şey bilmediğine inandığımız Kızılderililerin reisinin mektubu... (Bu mektup, Gökyüzü, Ekoloji ve Toplum dergisinin Yaz 87/1 sayısında Altınay Işık ve Özlem Yangın'ın çevirisiyle yayımlandı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Washington'daki büyük başkan bizden topraklarımızı satın almak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başkan... Ama biz sizin dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da satabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya toprakların sıcaklığını?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer, büyük başkan, hiç sönmezler. Bu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüzden söyleyeceklerime güveniniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havanın taze kokusuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun pırıltısına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsaldır bu topraklar benim ve ulusum için..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizi kucaklayan kumsallar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık ormanların koynundaki şiş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şakıyan böcekler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bilin ki: Kızılderili adamın anıları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaçların özsuyunda saklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak bizim anamızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bizim ölülerimiz, bu toprakları unutmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geyik, at ve büyük kartal erkek kardeşimizdir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayalıklar, çayırlar, taylar ve insanların ılık sıcaklığı aynı ailedendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Washington'daki büyük başkan bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları istemektedir. Büyük başkan bizim babamız biz de onun çocukları olacakmışız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük ruh ulusumuzu sever; fakat nedendir bilinmez Kızılderili &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocuklarını terketti. Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği beyaz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka ırklardanız. Çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilesiniz ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derelerin ve ırmakların içinden geçen sular&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece su değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalarımızın kanıdır o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilesiniz ki bu toprakları size sattığımızda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göllerin ışıltılı sularında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusumun öykülerinin anlatıldığını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarınıza öğretmelisiniz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suların çıkardığı sesler atalarımın sesidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irmaklar kardeşimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları çocuklarınıza öğretmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz adam bizi anlamaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprağı çocuklarından çalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlığın dünyayı saracak beyaz adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ardından  koca bir çöl bırakacaksın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kaçar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babalarımızın külleri kutsal topraklara yayılır. Ben Kızılderiliyim ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anlamıyorum. Şehirlerinizi de anlamıyorum. Oralarda sessizlik yok.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaprakların seslerini, böceklerin vızıltılarını... kuşların ötüşünü ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kurbağaların şarkılarını dinleyebileceğiniz yerler yok ki oralarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Ben gölü yalayarak gelen rüzgarın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sesini öğlen yağmurunun temizliğini ve taze çam yapraklarının kokusunu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bu toprakları satarsak bilmelisiniz ki hava bizim için kıymetlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey aynı solunumdan pay alır ve hava tüm canlılar tarafından ortak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kullanılır. Bu yüzden onu kirletmeyin. Hava hayatta tuttuğu her şeyle &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ruhunu paylaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demir at (lokomotif)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürüp çürümeye bıraktığınız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce buffalodan nasıl kıymetli olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl? Anlayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar, insanları bıraksa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarınızın ayak bastığı bu toprakların, atalarımızın külleri ile örtülü olduğunu anlatmalısınız. Çocuklarımıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin.. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz adam neyi satın almak istiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşan antilopların çabukluğunu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz size bunları nasıl satabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kağıt parçasını imzaladığımız ve beyaz adama verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam. Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz adam geçici bir iktidardadır ve o kendini her şey zannetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan annesine sahip olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler. Savaşçılarımız &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;utandırıldılar. Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeye verdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar. Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;topraklarda yakında matemimizi tutacak bir tek kişi bile kalmayacak. Ama &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Biz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gidiyoruz ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği şeyi bugünden biliyoruz. Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz. Beyazlar da bir gün bu topraklardan gidecektir. Belki de bütün ırklardan daha çabuk. Yataklarınızı zehirlemeye devam edin. Ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir. Fakat biliyoruz ki batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ormanların en gizil köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra... Bir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakacaksınız ki... Gökteki kartallar yok olmuş. Hızlı koşan taylara elveda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demişsiniz. Bu ne demektir, biliyor musunuz? Bu, yaşamın sonu ve sadece &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır. Büyük ruh, bizim, hayvanlara ve Kızılderililere sahip olmamızı istedi. Herhalde bunun özel bir anlamı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;vardır fakat henüz bilemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz (kardeşlerininkinden ne kadar farklı olursa olsun) her insanın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;istediği gibi yaşamasını savunuruz. Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sadece yeni toprakları güvence altına almak için olacaktır ve orada son &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ünlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son Kızılderili de bu topraklardan gittiği gün ve onun hatırası yalnız &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir bulutun sonsuz çayırlar üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;atalarımızın ruhu da bu kıyılarda ve ormanlarda yaşamaya devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bu topraklarımızı sattığımız zaman siz de onu bizim sevdiğimiz gibi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Ve onu bugün &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bulduğunuz gibi hatırlayınız. Bu toprakları ve üzerindeki canlıları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocuklarınız için koruyunuz. Çünkü bu dünya kutsaldır. Beyaz adam bile &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ortak kaderimizden kaçamaz, belki biz hepimiz kardeşiz, bunu zaman &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gösterecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki beyaz adam, kızıl adamı dinlemedi; kendini her şey &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zannetmeye devam etti. Yeri, göğü kirletti, denizi kirletti, hatta şimdi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diğer gezegenleri de kirletmek istiyor. Yüzelli sene önce buffaloları imha &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eden beyaz adam, sonra ateş çubuklarıyla Kızılderilileri yok etti ve &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nihayet atom bombalarıyla yüzbinlerce insanı, çoluk çocuk demeden katletti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanların başına gelen insanların başına da geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz adam, kızıl adamın söylediği gibi toprağa düşman oldu. Aç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gözlülüğü dünyayı sardı. Ahtapot kollarını Afrika'ya, Asya'ya, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antarktika’ya uzattı. Beyaz adam her şeyi satın almak istedi. Nitekim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zencileri alıp sattı; doymadı, beyaz kadınları alıp sattı; yine doymadı, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendi kendini sattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi beyaz adam kendi çöplüğünde boğuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, beyaz adam, geçici bir iktidardadır; fakat kendini herşey zannetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları, yüzelli sene önceden bilen Kızılderili reis, bir kahin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;değildi. Sadece, ülkesini işgal eden beyaz adamı gayet iyi tanımıştı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, beyazı kirleten beyaz adam ah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen, her şeyi kirlettiğin gibi dünyanın dört bir yanına saldığın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tommiks, Teksaslarınla çocukların tertemiz beyinlerini de kirletmeğe &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çalıştın. Kağıdı kirlettin, beyinleri kirlettin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, beyaz adam sen ne kadar da karaymışsın!</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:40:38 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>1 MAYIS’I  KÜBA’DA  YAŞAMAK</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320709</link>
            <description>Bu gün 1 Mayıs; sabaha karşı saat 05.00. Kaldığımız otelin lobisinde dünyanın bir çok ülkesinden gelen DEVRİMCİLER yeni bir güne başlamanın sevinci içinde. Bir an önce otelden çıkmak Devrim Meydanındaki yerlerini almak için yarışıyorlar. Otel dışında aynı sevinç telaşı ile otobüslere doluyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz 68’lilerin grubu Küba Dostluk evine kadar yaya yürüyeceğiz. CHE li tişörtlerimiz 68’liler şapkamızla dostluk evinin yolunu tuttuk. Caddelerde sayılmayacak kadar çok otobüs var. Koşuşturanların hepsinde CHE’nin resmini taşıyan tişörtleri var.  Ortalık kıpkırmızı giysili Devrimcilerle dolu. Dostluk evinde Kübalı yöneticiler bizi karşılıyor, kahvaltılarımızı ayak üstü yapıyor  ve toplanıyoruz. En  önde 68’lilerin pankartı Bir tarafında Türk Bayrağı bir tarafında 68’liler Dayanışma Derneği logosu. Hemen arkasında DENİZ, HÜSEYİN ve YUSUF’un resimlerinin bulunduğu  poster, arkada  grup. Herkesi şapkalarımızla selamlayıp 1 Mayıs’ın yapılacağı devrim meydanına geliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİDEL meydanda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydan dolmuş, nerdeyse boş yer yok  gençler geceden gelerek iyi bir yer kapmak için meydanda sabahlamışlar. Daha kutlamanın  başlamasına  bir saat gibi bir zaman var. Grubumuz  tören alanındaki yerini alıyor,   bir yandan  Fidel Castro’nun konuşma yapacağı kürsüye doğru ilerliyoruz. Saat 07.30da tören başlıyor. Platformda müzik şöleni var, bir milyondan fazla insan müziğin ritmine kendini bırakmış. Arada bir sunucu konuşuyor. Küba müziğinin en güzellerini dinletiyorlar meydandaki devrimcilere. Özellikle 7 yaşındaki bir kız çocuğunun söylediği şarkı herkesi büyülüyor sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİDEL KONUŞUYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 08.00 Fidel Castro geliyor kürsüye Bir milyondan fazla kişi ellerinde Küba Bayraklarını sallıyor. Fidel Castro tam üç buçuk saat konuşuyor ayakta, hava oldukça sıcak güneşli herkes arada bir getirdikleri suyu yudumluyor ama Fidel konuşması sırasında su bile içmiyor. Fidel Castro 80 yaşında ve dimdik ayakta olduğunu dünyaya duyurmak, Küba’ya karşı insanlık dışı ambargo uygulayan, kendisine 55 defa suikast düzenleyen , Küba halkını psikolojik savaşla çökertmeye çalışan ABD emperyalizmine ve terörist Bush’a meydan okumak bu direnci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fidel konuşmasında halkına hesap veriyor adeta. Konuşmasının birinci bölümünde Küba için yapılan çalışmaları, ekonomiyi, yenilikleri anlatıyor. İkinci bölümünde ABD nin Kuba ve diğer Latin Amerika ülkeleri için nasıl tuzaklar kurduğunu, Suikast planlarının nasıl hazırlandığını ve hala ABD ile savaşın devam ettiğini belirtti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fidel Castro konuşurken Hemen Castro’nun kürsüsünün karşısında Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un posteri ilgi odağı oldu. Posteri görenler daha çok Türkiye dışında yaşayan Türkler, Küba’da okuyan gençler, ziyaret için Küba’ya gelenler ve dünyanın dört bir yanından gelen Devrimciler... Hepimiz kaynaşıyoruz. Gruptan arkadaşlarımız devamlı resimliyor , kaydediyorlar bu güzellikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık tören sona eriyor. Herkes mutlu, yorgunluk yok kimsede Fidel Castro’yu son tümcesine kadar dinleyen Dünya Devrimcileri özgürce kutladıkları 1 Mayıs’ın keyfini yaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm güzellikler var Devrim Meydanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk defa polissiz, çatılarda bekleyen askersiz, yankesicisiz, kavgasız bir 1 mayıs kutlamanın mutluluğu yaşıyoruz &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tören sonu Fransız TV lerinden birisi Denizlerin posterini görüyor ve röportaj yapmaya geliyorlar. Bol bol resimler ve kayıtlar söyleşiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürce kutlayacağımız  1 Mayıs’ların özlemiyle.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:38:02 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>ERDAL ABİ'YE MEKTUP [ MELİKE İLGÜN GAZETEPORT 14 ARALIK</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1320662</link>
            <description>Sevgili Erdal Abi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok düşündüm sana nasıl seslenmeliyim diye. Sonra aklıma geldi,&lt;br /&gt;yaşasaydın, yani seni asmayıp da besleselerdi 44 yaşında olacaktın. O yüzden sana abi dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belki memnun değilsin bu hitaptan, diyorsun ki &amp;quot;Koca kadın bana niye abi diyor?&amp;quot; Çünkü belki hala asıldığın yaşta, 17'sinde kaldın. Yabancı korku filmlerinde hep öyle değil midir? Ölüler büyümez, öldükleri yaşta kalır. Hele bir de vakitsiz öldürülmüşlerse, vedalaşamamışlarsa sevdikleriyle, yapacakları işler yarım kaldıysa ruhları hep aramızda dolaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden belki de 17'sindesin hala. 17'sinde çıkarıldığın mahkemedeki gibi bakıyorsun bana. Üzerinde ütüsü kaçmış bir pantalon, saçların üç numara traşlı, bakıyorsun dimdik sorarak? &amp;quot;Ne oldu bana?&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa biliyorsun o sandalye sadece senin altından çekilmedi...O&lt;br /&gt;sandalyeyle beraber çok şey değişti. Önce karanlık bir duman çöktü Türkiye'nin üzerine. Kitap dumanı. Sen yanık kitap nasıl kokar bilir misin abi? O koku hepimizin üstüne sindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin gibi binlercesi işkence tezgahlarından geçirildi yıllar boyu... Kimi sürüldü, kimi hapis edildi, kimi öldürüldü. Bir koca gençlik tören adımlarıyla susturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz küçüktük, çok korktuk abi. Daha okula gitmeden anarşist,&lt;br /&gt;komünist, faşist ne demekmiş öğrendik. Sürekli televizyona çıkan&lt;br /&gt;askerlerin omuzlarından rütbe okumayı, içünün aslında için demek&lt;br /&gt;olduğunu, netekimin ne anlama geldiğini belledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula başladığımızda annelerimiz bize &amp;quot;düşme, koşma, üşüme&amp;quot; dedi. Dedi ama en sıkı tembih de öğretmenin &amp;quot;hangi gazeteyi alıyorsunuz&amp;quot; sorusuna verilecek cevaptı. &amp;quot;Biz haberleri televizyondan seyrediyoruz.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap diyenden karakter analizi yapmayı, yanıt diyene yaftayı&lt;br /&gt;yapıştırmayı, ihtimal ile olasılık arasındaki farkı, kimin imkan kimin koşul dediğini bir bir belledik. Okulda sık sık müfredat değişti, bir yıl Atatürk'ün devrimlerini öğrendiysek diğer yıl devrimlere inkılap dedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle büyüdük abi. O yüzden ne çok okuduk, ne de çok soru sorduk. Öyle büyüdük işte. Hep &amp;quot;mış&amp;quot; gibi yaptık. Aydınlık bir nesil içeride çürürken biz modern-miş, çağdaş-mış gibi davrandık ele güne karşı. Ama bir yandan da devlet eliyle yüzlerce imam hatip okulları açtık, kadrolar yetiştirdik, sakallı bürokratlarla tanıştık. Birileri &amp;quot;Benim memurum işini bilir&amp;quot; derken , başörtüsünü türbana çevirdik. Televizyonda göbek havaları eşliğinde iftarlar açtık. Yılın 11 ayı çıplak, bir ayı kapalı gezen starlarla tanıştık. Onları bağrımıza bastık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen şimdi Kenan Paşa'yı da merak edersin abi? Senden sonra bayağı bir dolaştı Türkiye'yi. Ağzında hep &amp;quot;Ben de imam çocuğuyum, namaz kılarım&amp;quot; sözleriyle. Sanki ondan öncekiler namaz kılmıyormuş gibi... Sanki imam çocuğu olmayan namaz kılamazmış gibi...Apoletlerinin çokça göründüğü resimler çektirdi, onları bütün okullara astırdı. Sonra Allah’tan emekli oldu. Birara yaptığı nü tablolarla gündemdeydi ama şimdi ardarda çıkardığı günahlarıyla gazetelerde...E tabi günah çok onda, çıkar çıkar bitmiyor ki... &lt;br /&gt;Zamanında “Kürt diye bir ırk yoktur, karda yürürken kart kurt diye bir ses çıkar, o yüzden zamanla Türk’ün karlı dağda yaşayanına Kürt denmiştir” diyen Kenan Evren şimdi kendisine fikrini soran varmış gibi Kürtler için eyalet fikrini savunur oldu. Ah bir de bunları söylerken ki yüz ifadesini görsen. Sanki sütten çıkmış ak kaşık. Sanki PKK ilk kanlı eylemini, Eruh Baskını’nı O cumhurbaşkanı iken yapmamış, PKK terörüne ilk şehit O’nun zamanında verilmemiş gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, Kenan Evren’i bırak bir kenara asıl Türkiye'de durum çok kötü abi. Artık Avrupa Birliği'ne uyum yasaları nedeniyle kimse asılmıyor ama bu kez çok daha acı ölümler kol geziyor. Her gün senden birkaç yaş büyük çocukların davulla zurnayla gönderildiği vatan görevinde şehit olduğu haberi geliyor. Başbakansa &amp;quot;Askerlik yan gelip yatma yeri değil&amp;quot; diyor, o şehitlere “kelle” diyor, durup durup onları şehit edenler için aftan sözediyor. Attığı her adımda ABD’den izin alıyor. Ha bu arada başbakan da senin paşanınkilerden. Onun zamanında palazlanan sakallı zihniyetten. Şimdi sakalı yok gerçi. Gelişerek değiştiğini söylüyo çünkü. Ama inan gölgesi yüzünde duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha anlatacak çok şey var. Avrupa Birliği için tavizler , iğdiş edilen üniversiteler, hayat pahalılığı, işsizlik, irtica, her zaman her yerde her dakika Amerika'yla yaşamak, teslim olunmuşluk hissi... Çok dert var da , sıkmayayım seni ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bil ki bu 13 Aralık’ta da seni hatırlıyoruz abi. Senin sandalyene tekme vuranı değil, idam kararını verenleri değil, yaşını büyütenleri değil, suçu senin üzerine atanları değil, seni hatırlıyoruz abi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi anladın mı sana neden abi dediğimi ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Erdal Eren’e bu mektubu yaklaşık 1.5 sene önce yazmış ve yayınlamıştım. Daha çok kişiye ulaşmasını istediğim için ve durum 1.5 sene öncekinden daha kötüye gittiği için ve Kenan Evren konuşmaya hala devam ettiği için bazı eklemelerle bir kez daha yayınlamak gereğini hissettim.  &lt;br /&gt;Yanlış mıyım? &lt;br /&gt;Sonunda bu da oldu! &lt;br /&gt;Sonunda devletin resmi görevlisi, bulunduğu ilçenin en yüksek merci olan kaymakam ilçe protokolü ve kamu personeli ile bayramlaşma randevusunu camiye verdi. &lt;br /&gt;Niye şaşırıyoruz ki? &lt;br /&gt;Bunca yıldır tehlikesine dikkat çekmek için yazıp çizilen kadrolaşmanın sonucu değil mi bu? &lt;br /&gt;Yakında hakimler, savcılar da randevusunu camiye verirse sakın şaşırmayın. &lt;br /&gt;Nasıl olsa artık sözlü mülakatla alınacaklar. &lt;br /&gt;Yani rahat rahat kadrolaşacaklar. &lt;br /&gt;Yanlış mıyım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;AH CHP, VAH CHP!&lt;br /&gt;Dün “Mecliste ne yok ki?” diye sormuştum. &lt;br /&gt;Ve aklıma gelenleri bir bir anlatmıştım. &lt;br /&gt;Ama unutmuşum&lt;br /&gt;Mecliste bir de ayağına gelen onca pası gole çeviremeyen muhalefet var. &lt;br /&gt;CHP Lideri Baykal öğretmeni tarafından dövülen öğrencinin babasına mektup göndermiş.&lt;br /&gt;“İnsanların dini inancını, mezhebini, ırkını suçlama konusu yapmak hiçbir şekilde kabul edilemez” demiş. &lt;br /&gt;Doğru demiş de, bunun için niye bu kadar beklemiş? &lt;br /&gt;Bu olay geçen hafta patladı. &lt;br /&gt;Başbakan bu öğrencinin babasına mektup göndermek yerine, bizzat aradı. &lt;br /&gt;Olay sıcakken gidip birebir görüşmek, böylelikle yıllardır ihmal edilen, sadece seçim zamanı aklınıza düşen Alevi Cemaati’nin gönlünü almak varken... &lt;br /&gt;Hatta bunu propoganda aracı olarak bile kullanabilecekken... &lt;br /&gt;Üstelik AKP Alevi Cemaati’ni kazanmak için hazırlanan ayrıntılı bir projeyi kamuoyuna yeni sunmuşken... &lt;br /&gt;Herkesin de cebinde telefon taşıdığı bir çağdayken... &lt;br /&gt;Mektup yazmak niye? &lt;br /&gt;Bu ağırkanlılık niye? &lt;br /&gt;Daha ne bekliyorsunuz?&lt;br /&gt;Barajın altına düşmeyi mi? &lt;br /&gt;Dedim ya mecliste ne yok ki!</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 13:29:45 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>VATAN HAİNİ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1292431</link>
            <description>&amp;quot;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. &lt;br /&gt;Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. &lt;br /&gt;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.&amp;quot; &lt;br /&gt;Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, &lt;br /&gt;bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un &lt;br /&gt;66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali &lt;br /&gt;Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. &lt;br /&gt;&amp;quot;Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet &lt;br /&gt;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.&amp;quot; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt &lt;br /&gt;hainiyim, ben vatan hainiyim. &lt;br /&gt;Vatan çiftliklerinizse, &lt;br /&gt;kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, &lt;br /&gt;vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, &lt;br /&gt;vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, &lt;br /&gt;fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, &lt;br /&gt;vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, &lt;br /&gt;vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, &lt;br /&gt;ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, &lt;br /&gt;vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, &lt;br /&gt;vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, &lt;br /&gt;ben vatan hainiyim. &lt;br /&gt;Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : &lt;br /&gt;Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Wed, 02 Jan 2008 21:33:59 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>KIZILDERE KATLİAMI DOSYASINI AÇIN</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250475</link>
            <description>Kızıldere'de Çayan ve arkadaşlarının katledilmesinin üzerinde 34 yıl geçti. 78'liler Girişimi ve öldürülen Saffet Alp'in kardeşi Karacan, İçişleri Bakanlığı'na Kızıldere katlimı dosyasının açılması için dilekçe gönderdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİA (İstanbul) - &amp;quot;Kızıldere katliamı&amp;quot;nın 34. yıldönümünde Beyoğlu Galatasaray Postanesi önünde açıklama yapan 78'liler Girişimi ve katledilenlerden Saffet Alp'in kardeşi Fikret Karacan, bilgi edinme hakkı yasasından yararlanmak üzere Kızıldere katliamının aydınlatılması talebiyle İçişleri Bakanlığı'na dilekçe gönderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karacan, &amp;quot;Bugün hiç olmadığım kadar iyiyim&amp;quot; derken ağlıyordu. Yıllardır Alp'in sağ olarak yakalandıktan sonra öldürüldüğünü bildiklerini ve bu gerçekle yaşamanın ne kadar zor olduğunu ifade eden Karacan &amp;quot;Kızıldere operasyonuna katılan ve ağabeyim Saffet Alp'le birlikte diğer kişilerin öldürülmesinde rol alan güvenlik ve istihbarat görevlilerinin kimliklerinin açıklanmasını istiyorum&amp;quot; diyerek dilekçesini gönderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Kızıldere Katliamı&amp;quot; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34 yıl önce bugün (30 Mart) Tokat'ın Niksar İlçesine bağlı Kızıldere Köyü'nde gerçekleşti katliam. 12 Mart 1971'de Muhtıra sonrası yakalanan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemek için NATO dinleme üssündeki görevlilerin kaçırılması kararını Mahir Çayan ve arkadaşları 25-26 Mart 1972'de verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, THKO militanı Cihan Alptekin, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan ve Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, yanlarına iki İngiliz ve bir Kanadalı görevliyi de alarak güvenlik güçleri tarafından ablukaya alınan Ordu, Ünye'den 26 Mart'ta ayrılıp Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, THKO militanı Ömer Ayna ve &amp;quot;Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü&amp;quot;nün kurucusu olarak aranmakta olan üsteğmen Saffet Alp'in daha önceden yerleştikleri Tokat'ın Niksar ilçesi, Kızıldere Köyü'ne geçtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Mart sabahı elde ettiği istihbaratla Kızıldere köyü civarındaki ağıllara varan güvenlik güçleri bilgi almak için köy muhtarının evine gittiklerinde muhtar önceden hazırladığı ihbar mektubunu vererek arananların kendi evinde olduğunu bildirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde sarılan Çayan ve arkadaşları teslim olmayı reddettiler. Makineli tüfekler, havan topları ve bombalarla yapılan saldırı sona erdiğinde teknisyenler de dahil on devrimci ve üç teknisyen hayatlarını kaybetmişti. Olay tarihe Kızıldere katliamı olarak geçti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve yönelik saldırıda içeride bulunanların büyük bölümünün ağır yaralanması ya da ölmesine yol açan büyük patlamadan bitişikteki samanlığa sığınarak kurtulan Ertuğrul Kürkçü ertesi gün yapılan aramada yerel jandarma tarafından sağ olarak ele geçirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;34 yıldır ilk defa iyiyim&amp;quot; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Tam 34 yıldır, kocamı, çocuklarımı doyasıya sevemedim. Gülemedim, ağlayamadım. 'Niye' diye sordular. Sebebini bile söyleyemedim&amp;quot; diyor katledilen Alp'in kardeşi Karacan ve ağlayarak ekliyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Artık hiç olmadığım kadar iyiyim. Çünkü ağabeyimin sağ olarak yakalandığı halde öldürüldüğünü bilmeme rağmen ilk defa hesabını soruyorum.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alp çatışmada değil sağ olarak yakalanıp öldürüldü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karacan, İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği dilekçede dönemin başbakanı Nihat Erim'in geçen yıl Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan anılarının kuşkuya yer bırakmayacak nitelikte olduğunu belirtiyor. Erim gazetelere yansıyan anılarında şu bilgilere yer vermişti: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Akşam saat 18.00'de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16:30'da nasihatin etkisi olmadığını ve devamla bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler. &amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Kürkçü de bu konuda görüşüne başvuran Milliyet gazetesi muhabirine şu yanıtı vermişti: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot;Bu benim için yeni bir bilgi değil. Beni yakalayan astsubay ve erler Saffet Alp'in dışarıya canlı çıkarıldığını, orada kafasına kurşun sıkıldığını söylediler. Diğerlerini gözümle görmedim ama evde bir çatışma olmadığını biliyorum. Yanlış hatırlamıyorsam mahkemede de bu konuyu kayıtlara geçirtmiştim. Yargısız infaz vardı... Bu işleri yapanların Kontrgerilla elemanları olduklarını daha sonra öğrendik. Mehmet Eymür de anılarında orada olduğunu yazdı.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikret Karacan dilekçesinde Ertuğrul Kürkçü'nün beyanlarını da kanıt olarak gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin devletin ilk düğümü Kızıldere &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karacan &amp;quot;Demokratik olduğunu iddia eden Hükümet dilekçeme cevap versin. Kızıldere derin devletin ilk düğümlerinden biri. Önce o çözülmeli&amp;quot; diyerek özellikle dönemin tanıklarına sessiz kalmamaları çağrısında bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;78'liler: Temiz Gelecek için hesap vermek şart &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;78'liler Girişimi adına konuşan Celalettin Can da taleplerini şöyle sıraladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Türkiyeli devrimcilerin ve Türkiye'nin siyasi kaderine damgasını vuran Kızıldere katliamının karanlıkta kalan 'gizli tarih'i açığa çıksın istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kızıldere'de yakınlarını kaybeden ailelerin yıllardır cevabını bekledikleri soruların yanıtlanmasını istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Türkiye'yi Kızıldere'ye getiren koşulların ve kızıldere katliamının hükmünü veren muktedirlerin bilinmesini istiyoruz. Çünkü bugün bizi yönetenleri tanımak, bugünü anlamak, temiz bir gelecek kurmak istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Kızıldere'nin öncesi var: Karadeniz'de Mustafa Suphiler'in, Nurhak'da Sinanlar'ın, 6 Mayıs'ta Denizler'in, 18 Mayıs'da İbrahimler'in şahsında muktedirlerin, 71 devrimcilerine yanıtı &amp;quot;kıyıcılık&amp;quot; ve &amp;quot;kan&amp;quot; oldu. Bu, bütün 70'li yıllar boyunca, hatta günümüze kadar devrimci halk güçlerinin siyasi yolculuğunu belirledi. Kuşağımızın miras olarak devraldığı böylesi önemli bir tarihin tüm gerçekliği ile ortaya çıkarılmasını geleceğimiz açısından zorunlu görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;quot; Geç değil&amp;quot; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can, &amp;quot;12 Mart'ın ve Kızıldere'nin yargılanmayışının ürünü, tüm 70'li yıllar boyunca topluma dayatılan katliamlardır. 1 mayıs 77 katliamıdır, 16 Mart, Balgat, Bahçelievler, Sivas, Maraş, Çorum katliamlarıdır. Hala hesabı verilmeyen beş bin insanın ölümü, binlercesinin yaralanmasıdır. 12 Eylül'dür. 12 Eylül'ün yargılanmayışının ürünü kalıcılaşan darbe rejimidir&amp;quot; diyerek hesap sormak için hiçbir zaman geç olmayacağını vurguladı.(EZÖ/EK)</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 23:27:39 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>DELİKANLIM</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250448</link>
            <description> bu yazı Marksist Tutum dergisinin Mayıs 2006 tarihli 14.sayısından alınmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;68 baharını takiben esen devrimci rüzgârlar, hem egemen sınıfları hem de onlarla uyum içinde olan reformist örgütleri fena halde sarsmıştı. Üzerinden yaklaşık kırk yıl geçtiği halde bu önemli tarihsel sürecin izleri, bugünün devrimci kuşakları içinde de eğrisi ve doğrusu ile varlığını sürdürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye toplumu da 68’i takiben, toprak ve fabrika işgalleriyle, 15-16 Haziranla ve “emperyalizmi ülkelerinden kovmak için” üniversiteden dağlara çıkmayı göze alabilen genç insanların coşkulu mücadeleleri ile daha önceleri hiç yaşamadığı bir atmosferi solumuştur. Çürüyen bir sistemin yıkılıp, yerine yaşanılası, yeni bir dünya kurulabileceği inancı bu dönemi yaşayanların hissettikleri kuvvetli bir duyguydu. Toplumun bu coşkulu ruh hali tabii ki egemen sınıfların buna karşı şiddeti ve baskıyı yükseltmelerini de beraberinde getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de yaşayanların bu tarihsel dönemden anımsadıklarının başında “Denizlerin idamı” gelmektedir. Çünkü Türkiye’nin “68”ini belki de trajik bir biçimde bitiren “Denizlerin idamı” ve düzenin genç devrimcilere dönük acımasızlığı, kıyıcılığı, bu topraklarda yaşayanların zihinlerine kalıcı bir biçimde kazınmıştır. Devrimci oldukları için idam edilerek katledilen Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan’ın yanı sıra, giriştikleri devrimci mücadelede hayatlarını kaybeden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve daha niceleri büyük sempatiyle karşılanmış, adlarına türküler yakılmış ve doğan binlerce çocuğa onların isimleri verilmiştir. Onlar sahip çıktıkları devrimci değerlerle kavganın simgesi olmuşlardı. Bugünün genç devrimcilerinin, onların devrimci ruhu ve enerjisinden, atılganlıklarından, adanmışlıklarından ve tabii ki yanlışlarından öğrenecekleri çok şey var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;68 baharı, yükselen sınıf mücadelesi ve gençlik hareketi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;60’lı yılların sonunda, kapitalizmin II. Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra sağladığı istikrar ve büyüme dönemi kendi sınırlarına dayanmıştı. Bu dönem boyunca biriken ve keskinleşen çelişkiler, dünya burjuvazisini özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde kapitalizm karşıtı mücadelenin yükselişi ile yüz yüze bırakmıştı. Kapitalist dünya ekonomisinin göreli istikrarı sarsılırken, bu duruma dünyanın değişik bölgelerinde ulusal kurtuluş mücadelelerinin alevlenmesi de eşlik ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD de dâhil olmak üzere pek çok ülkede, Vietnam’daki işgale karşı duyulan tepki toplumsal muhalefeti yükseltiyor, savaşa ve ırkçılığa karşı yüz binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapılıyor, üniversite işgalleri yaşanıyordu. Bu rüzgârdan elbette Türkiye de etkilenecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki devrimci ve sosyalist mücadele de, 60’lı yıllardan itibaren dünyada esen rüzgârların etkisi altında biçimlenmeye başladı. O dönemin Türkiye’si, aynı zamanda gittikçe yükselen ve militanlaşan bir işçi hareketine de şahit oluyordu. Üniversite gençliğinin büyük bir kesiminin emekçi çocuklarından oluşmasının doğrudan bir sonucu olarak, düzene karşı hoşnutsuzluğun damgasını taşıyan bir gençlik mücadelesi de yükseliyordu. İşte öğrenci hareketi böyle bir zemin üzerinde, ezilen ve sömürülen emekçi sınıflarla karşılıklı etkileşim içerisinde düzen için tehditkâr olmaya başladı. Yoksa öğrenci hareketinin yalnızca üniversite sınırları içerisinde kalması egemen sınıflara ciddi bir rahatsızlık vermezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki gençlik hareketinin tüm önderleri, hareketin yükselmesinden önceki dönemde, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesiydi. Deniz Gezmiş, TİP Üsküdar İlçe Teşkilatına üyeydi ve yönetim organında sekreterdi. İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Sinan Cemgil, Hüseyin İnan da TİP üyesiydiler. Ne var ki TİP, dünyanın dört bir tarafındaki benzerlerinin de gösterdiği reformist tutumlarla; öğrenci gençliğin militan hareketini, grevci işçilerin, topraksız köylülerin eylemliliklerini, kendi parlamenter çizgisine uygun bulmuyordu ve eylemci kitlelerin kendisinden kopuşunun zeminini hazırlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençler mücadelelerinde giderek TİP’i yanlarında bulamaz oldular. TİP parlamenter mücadeleyle her şeyin değişebileceği yaklaşımını programının ve pratiğinin merkezine koymuştu. TİP, gençleri bu çizgide tutmaya ve radikalleşme eğilimlerini bastırmaya çalışıyordu. Bu durumun en tipik görüntülerinden biri de, 6. Filo’ya karşı öğrenci gençliğin düzenlediği gösterilerde yaşandı. O dönemin eylemci öğrencilerinin anlatıları, TİP’in tutumunu açıkça ortaya sermektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolmabahçe direnişi sırasında Taksim’de miting vardı. Taksim’deki mitingden sonra, DÖB [Devrimci Öğrenci Birliği, İstanbul’da DÖB’ün Başkanı Deniz Gezmiş’ti -SF], kitleyi Dolmabahçe’deki 6. Filonun erlerinin karaya çıktıkları yere götürmeye çalışıyordu. FKF’li ve TİP’li arkadaşlar da barikat kurdular. Olayların tırmanmasını önlemek için, sertleşmesini önlemek için barikatlar kurdular. Önce o barikatlar yıkılarak kitleyle birlikte Dolmabahçe’ye inildi ve Amerikan askerlerinden yakalanabilenler denize atıldı… (Bizim ’68, Evrensel Basım Yayın, 1997, s.74)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler temelinde devrimci gençler, parlamenter çizgisiyle TİP’in, gençliğin devrimci eylemliliğinin önünde bir engel oluşturduğunu düşünmeye başladılar. TİP, emperyalistlere karşı olduğunu söylüyordu ama mücadeleyi parlamentonun ve legalizmin sınırları içine hapsetmeye çalışıyordu. Kendi reformist çizgisine aykırı her türlü devrimci eylemliliği de TİP’ten uzaklaştırmaya çalışıyordu. O dönemde radikalleşmeye başlayan gençlik hareketi, TİP’in düşüncelerini teorik olarak eleştirmekten çok, pratikte TİP’ten ve onun gösterdiği yoldan kopmaya başladı. TİP’in devrimci atılımı, devrimci coşkuyu kucaklayabilecek bir parti olmayışı, gençlik önderlerini ister istemez başka arayışlara zorladı. Ancak doğru yolu bulmalarını sağlayacak pusuladan da yoksundular. Reformizmin ve bürokratizmin yarattığı düş kırıklığı, devrimci Marksist bir alternatifin yokluğu koşullarında enerjilerini başka mecralara akıtmalarına yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir yanında yaşanan ulusal kurtuluş hareketleri, özellikle Çin ama en çok da Küba devrimi olgusu, gerilla ve silahlı mücadele çizgisini bir cazibe merkezi haline getirerek devrimci gençleri giderek daha büyük boyutlarda etkilemeye başladı. Özellikle Vietnam’ın kurtuluş hareketi ve Filistin halkının kurtuluş mücadelesi de Türkiye’deki devrimci hareket üzerinde derin izler bıraktı. Vietnam’ın ABD emperyalizminin muazzam askeri gücüne karşı gösterdiği kararlı silahlı direniş, ABD’nin yenilebileceği inancını öylesine pekiştirmişti ki, gerilla çizgisini benimseyen devrimci gençlik kesimleri kısa bir süre sonra Türkiye’de de benzeri bir başarının yaşanabileceğine inanmışlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci Gençliğin Silahlı Mücadelesi Başlıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu etkenler ve egemen sınıfların yükselen toplumsal hareketlenmelerden duydukları endişeler, baskıların artmasını beraberinde getirdi. Gerici faşizan saldırıların yoğunlaşması ve 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin ardından İstanbul’da sıkıyönetim uygulanması, Türkiye’de burjuva rejimin giderek daha fazla zora dayalı bir biçim alacağının ipuçlarını veriyordu. TİP’ten umudunu keserek yeni arayışlara yönelen devrimci gençliğin büyük bir kesimi ise, silahlı mücadeleye hazırlanıyordu. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş’in başını çektikleri çekirdek, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO); Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir’in başını çektiği çekirdek ise Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’ni (THKP-C) kurmuştu. İbrahim Kaypakkaya ve ekibi ise 12 Mart askeri darbesi sonrasında “kır gerillacılığını” savunarak TKP/ML’yi kuracaktı. Böylelikle, ‘68 üniversite gençliği hareketinin liderleri, hızla, kurdukları silahlı-politik örgütlerin liderleri haline gelmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi de reformist politik çizgilerin sistem içi niteliklerine büyük tepki gösteriyorlar ve mücadele için gerillacılıktan başka bir yol göremiyorlardı. Devrimci ruha sahip bu militanlar, ne yazık ki, işçi sınıfının devrimci çizgisinden ve onun Bolşevik örgütlenme anlayışından uzaktılar. İşçi sınıfı devrimcilerinin Bolşevik tarzda mücadele anlayışı ve onun ideolojik-teorik birikimi, dünyada egemen resmi komünist çizgi tarafından tanınmaz hale getirilmiş, adeta bir harabeye dönüştürülmüştü. Ama bu militan gençler, ne olursa olsun bir şeyler yapmak gerektiği düşüncesindeydiler. Ertuğrul Kürkçü’nün aktardığı anekdot, onların devrimci duygularını açıkça ortaya koyuyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz’in ‘70’in sonbaharında ODTÜ’ye geldiğinde bana söylediği sözleri hatırlıyorum, onlar oldukça kritik sözlerdi. (…) çok ciddi bir tartışma içerisinde Deniz şöyle bir öngörüde bulundu: “Bütün Türkiye’ye sıkıyönetim gelecek, herkesi cezaevine dolduracaklar. Orada (…) her eğilimin bir koğuşu olacak. (…) Kırmızı Aydınlık koğuşu, Beyaz Aydınlık koğuşu, Sendikacılar koğuşu… Ziyaretçiler tavuk getirecek, onlar bu tavukları nasıl paylaşacaklarını tartışacaklar.” Şimdi hatırlamıyorum kimdi, birisi: “Peki ya biz ne yapacağız” diye sordu. Deniz, “biz öleceğiz oğlum” dedi, “çünkü biz dövüşeceğiz. Ve esas oportünizm nasıl bir şeydir, mücadele nasıl bir şeydir, devrimcilik nasıl bir şeydir onu o zaman herkes görecek.” (age, s.104)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudu boğamazlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar düşüncelerinin arkasında durdular ve ölümleri pahasına düşmanla dövüştüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla gelişen bir süreçte, önce Nurhak dağlarında gerilla mücadelesine başlayan THKO militanlarından Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan kontrgerilla subaylarının başında bulunduğu bir birlik tarafından öldürüldü. Ardından onlara katılmaya giden Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla’da, Hüseyin İnan ise Sarız’da yakalandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık 12 Mart’ın faşizan yarı askeri diktatörlüğü rejimin iplerini eline almış ve tüm ülkede bir “cadı avı” başlatılmıştı. Bu dönemde binlerce devrimci hapislere atıldı, işkencelerden geçirildi ve en önde gelenleri kontrgerilla operasyonlarıyla katledildi. Yakalananlardan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ise idama mahkûm edildiler. Bunun üzerine tüm devrimciler onları kurtarmak için seferber oldular. Ancak binlerce devrimci “içerde” idi ve bu yüzden dışarıda kalabilenlerin olanakları son derece sınırlıydı. Devrimcilerin sarf ettikleri son çabalar da ne yazık ki fayda etmedi. Onları kurtarmak için uğraşan Mahir Çayan da dahil THKP-C’nin önder kadroları Kızıldere’de yine bir kontrgerilla operasyonuyla 30 Mart 1972’de katledildiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan da idamların engellenmesi için geniş çaplı kampanyalar düzenlenmişti. Hatta bir ara CHP’lilerin verdiği mesajlarla umutlar da artmıştı. Ancak egemen sınıflar çoktan kararlarını vermişlerdi. Ertuğrul Kürkçü’nün belirttiği gibi, devrimciler de aslında bu durumun farkındaydılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz’lerin sadece bir idam tehdidiyle karşı karşıya kalmadıklarını aslında bu tehdidi gerçekleştirme kararının da askeri rejimin önderlerinde bulunduğunu biz biliyorduk ve bundan şüphe etmiyorduk doğrusu. Rejim açısından Denizleri ya da bizatihi Deniz’in kendisini ortadan kaldırmak sanki bir siyasi zaruretti, diye düşünüyorum, çünkü o, öylesine kendisinden bağımsız olarak büyüyen bir efsane haline gelmişti ki, onun efsane değil gerçek, basit, öldürülebilir bir insan olduğunu göstermek, böyle bir kasıt, Osmanlı Devletinin kendisine karşı başkaldıranlara yaptıklarından birikmiş 600 yıllık bir tecrübenin Cumhuriyet Türkiye’sindeki tekrarıydı diye düşünüyorum. (age, s.199)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Mayıs 1972’de, devrimci mücadelelerinin bedelini, burjuvazinin kurduğu darağaçlarında tereddütsüz biçimde ölümü kucaklayarak ödeyen Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş, fedakârlıkları, kararlılıkları ve mücadelecilikleriyle şüphesiz Türkiye’deki devrimci hareketin önemli simgelerinden biri olmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kır gerillasını örgütlerken 24 Ocak 1973’de Tunceli kırsalında yakalanan İbrahim Kaypakkaya, 3,5 ay boyunca gözaltında ağır işkencelere yiğitçe direndi. Ondan örgütsel sırları almak için vücudunu doğramak da dahil her türlü işkenceye girişenler, yenilgilerini kabul edememenin kiniyle, sonunda Kaypakkaya’yı 18 Mayıs 1973’de katlettiler. “Ser verip sır vermeyen” tavrıyla devrimci harekete mal olan Kaypakkaya’nın da katledilmesiyle, devrimci-demokrasi akımının bu tanınmış temsilcileri ve ilk kuşak önderleri, emekçi sınıfların gönüllerindeki ölümsüz yerlerini alarak hayata veda etmiş oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, son otuz yıl içinde devrimciliğe meyletmeye başlamış neredeyse hiçbir genç yoktur ki onların mücadelelerinden etkilenmemiş olsun. Yaşarlarken büyük bir kinle onlara saldıran egemen sınıflar, yıllar sonra onları zararsız ikonlar haline getirmeye çalışsa da; Denizlerin, Mahirlerin, Kaypakkayaların devrimci ruhları ve adanmışlıkları ile ortaya koydukları militanlık bugünün genç devrimcileri için de örnek olmayı sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bugün onların temsil ettiği genel devrimci değerlere düzen karşısında sahip çıkmak, onların izlediği politik çizgiye sahip çıkmak anlamına gelmiyor. Zira tüm militanlıklarına rağmen, onların hepsi de devrimci-demokrasinin dar küçük-burjuva devrimciliği anlayışına hapsolmuş durumdaydılar. Bugün onların militan mücadeleci ruhuna sahip çıkmak, ancak onların ideolojik ve politik yanılsamalarından ve yanlışlarından arınmakla ve devrimci Marksizmi özümsemekle mümkün ve anlamlı hale gelecektir. Gençler için devrimci mücadelenin adresi işçi sınıfı devrimciliğidir. Güçlü ve kalıcı bir mücadele, ancak onlar gibi fedakâr, mücadeleci, atılgan, gözü pek, adanmış, ama umutlarını, özlemlerini işçi sınıfı saflarında büyüten birer devrimci militan olmakla sürdürülebilir. Bugün gençlerin en büyük ihtiyacı Marksizmle aydınlanmak, proleter devrimci temelde örgütlü bir mücadele ile kenetlenmektir. Sınıf mücadelesinin safları da, ancak enternasyonalist komünist bir bilinçle donanmış ve proleter devrimci bir militanlıkla kavgaya atılmış gençlerle güçlenecektir.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 23:18:08 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>İdam edilişlerinin üzerinden 35 yıl geçti İpi kestiler</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250428</link>
            <description>Mare Nostrum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim,&lt;br /&gt;O, onun en güzel yüz metresini koştu&lt;br /&gt;En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...&lt;br /&gt;En hızlısıydı hepimizin,&lt;br /&gt;En önce göğüsledi ipi...&lt;br /&gt;Acıyorsam sana anam avradım olsun,&lt;br /&gt;Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can Yücel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 02.15'de ipi kestiler... Tarih 6 Mayıs 1972 idi. Ankara Merkez Kapalı Cezae-vi'nde Deniz Gezmiş idam edilmiş, sırada Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamları vardı. İnfazlar saat 8.00'de tamamlandıktan sonra idam edilen üç devrimci genç, Ankara Karşıyaka Mezarlığında aralarında üçer mezar arayla toprağa verildi. Yan yana gömülmelerine bile izin verilmemişti!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihat Berham'ın 1976 yılında yazdığı ve 1996 yılına kadar yasaklı olan &amp;quot;Darağacında Üç Fidan&amp;quot; isimli kitabından idam gecesini aktaralım: &amp;quot;Saat 01.25'i gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşuna geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkûm eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar, doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşırı derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kendi gülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz'in göğsüne karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor, gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elli dakika öylece kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02.15'de ipi kestiler.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947 doğumlu, Erzurum Ilıca Mahallesi, Öznü köyü nüfusunda kayıtlı, İ. Ü. Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi, Cemil oğlu Deniz Gezmiş idam sehpasına çıkıp, ilmiği boynuna geçirerek son sözlerini haykırmıştı: &amp;quot;Yaşasın Türkiye halkının bağımsızlığı, Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi, Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi, kahrolsun emperyalizm!..&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz'in son sözü henüz bitmemişti ki, cellat birdenbire tabureyi altından çekti. Ancak uzun boyu nedeniyle ayakları masaya çarpıyordu, masayı da çektiler!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 02.25'i gösterirken Yusuf Aslan sehpaya çıktı. Tabureyi tekmelemeden önce tıpkı Deniz gibi son sözlerini haykırdı: &amp;quot;Ben halkımın bağımsızlığı ve mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!..&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02.50'de ipi kestiler... 1947 doğumlu, Yozgat Çekerek ilçesi, Kuşsaray köyü nüfusuna kayıtlı, ODTÜ Fizik Bölümü 2'inci sınıf öğrencisi, Beşir oğlu Yusuf Aslan'ı indirdiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra Hüseyin İnan'a gelmişti. Sehpaya çıkan Hüseyin, arkadaşları gibi tabureye çıkmadan son sözlerini söylemek istedi. Saat 3.00'ü gösterirken Hüseyin İnan'ın son sözleri gecenin karanlığında asılı kaldı: &amp;quot;Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar, şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!..&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1949 doğumlu, Kayseri Sarız ilçesi, Bozhöyük köyü nüfusuna kayıtlı, ODTÜ İdari Bilimler Bölü-mü'nden ayrılma Hıdır oğlu Hüseyin İnan, tabureye çıkarak ilmiği boynuna geçirdi ve tabureyi tekmeledi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Temmuz 1971'de başlayan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) Davası'nın Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Elverdi, 16 Ekim 1974'de Adalet Partisi'ne girerek milletvekili oldu... Süleyman Demirel'in yanında politika yapmaya başlayan, sadece Deniz'lerin idamını sigara içerek seyreden mahkeme başkanı değildi. Aynı mahkemenin savcısı Baki Tuğ'da 1991 seçimlerinde Doğru Yol Partisi'nden milletvekili olacaktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEN THKO KUMANDANI DEĞİL, NEFERİYİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;THKO, n Ocak 1971'de gerçekleştirdiği Ankara İş Bankası Emek Şubesi soygununun ardından 4 Mart 1971'de Balgat Tuslog Tesisleri'nden dört ABD'li eri kaçırdı. Erler serbest bırakıldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Mart 1971'de Sivas Şarkışla'da Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan yakalandılar. Hüseyin İnan ise 23 Mart 1971'de Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde yakalandı. Deniz Gezmiş, yakalandıktan sonra İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu ile basının önüne çıkarıldı. Doğan Özgüden'in çıkardığı Ant Sosyalist Teori ve Eylem Dergisi'nin Nisan 1971 tarihli sayısından o günü okuyalım: &amp;quot;Bütün kolluk kuvvetlerinin 65 gün süreyle Ankara'da arayıp bulamadıkları Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 16 Mart'ta Şarkışla'da yakalanmışlardır. Yusuf Aslan çatışma sırasında yaralanmıştır. 'THKO'nun diğer savaşçılarından Hüseyin İnan'ın da dergimizin basıldığı sırada yakalandığı öğrenilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sansasyon peşindeki burjuva gazeteleri, yakalandıktan sonra Deniz Gezmiş'e atfen çeşitli beyanlar yayınlamışlar, iddialar ortaya atmışlardır. Fakat kapalı odalarda sorguya çekilen ve şimdilik tekzibi mümkün olmayan beyanlar ve iddialar ihtiyatla karşılanmalıdır. Gerçekliği kabul edilebilecek beyanlar sadece 'THKO'nun yukarıda özetlediğimiz bildirisi ve yakalandıktan sonra İçişleri Bakanlığı'nda Deniz Gezmiş'in birçok gazetecinin önünde Haldun Menteşeoğlu ile yaptığı konuşmadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M - İşte bu pejmürde kılıklı adam, THKO'nun kumandanı imiş, iyi bakın kılığına, kıya/etine, suratına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G - Ben THKO kumandanı değil, neferiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M - Sen kahraman mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G - Siz de kahraman oldurunuz için istifa ettiniz değil mi? Siz Demirel'in neferisiniz, ben THKO'nun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M - Nereye cjidiyordunuz?&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G-Devrime...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M - (Menteşeoğlu eliyle duvardaki haritada Sivas'ı işaret ederek) Devrim o tarajta mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G - Devrimin o tarajî, bu tara/ı yoktur, her tarajtan gelir.&amp;quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Temmuz 1971'de başlayan THKO Dava-sı'nda, TCK'nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, Deniz Gezmiş ve arkadaşları 9 Ekim 1971'de idam cezasına çarptırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz'lerin idamları 24 Nisan 1972'de TBMM'de oylanır. 276 milletvekilinin &amp;quot;Evet&amp;quot;, 48 milletvekilinin de &amp;quot;Hayır&amp;quot; oyu verdiği oylamada iki çekimser oy çıkar. Necmettin Erbakan, Osman Bölükbaşı, Hüdai Oral, Mustafa Timisi'nin de aralarında bulunduğu 115 milletvekili ise oylamaya katılmamıştır. &amp;quot;Hayır&amp;quot; oyu verenler arasında; İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Mehmet Ali Aybar, Muammer Erten, Necdet Uğur gibi isimler bulunmaktadır. Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, Hasan Korkmaz-can, Necmettin Cevheri &amp;quot;Evet&amp;quot; oyu kullanan 276 milletvekili arasındaydılar. Ertesi gün gazeteler, oylamada Süleyman Demirel'in kolunu kaldırırken bir yandan da grubundaki milletvekillerinin oylarını kontrol ettiğini yazacaktı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz'lerin idamını durdurmak için yapılan bütün başvurular, dilekçeler, imza kampanyaları bir sonuç vermez. İdamları engellemek için Ünye Radar Üssü'nde görevli üç İngiliz teknisyeni kaçıran Mahir Cayan ve arkadaşları da başarılı olamaz. 30 Mart 1972'de Kızıldere'de on devrimci öldürülür. THY'nin Boğaziçi uçağı 2 Mayıs 1972'de, idamları engellemek için Bulgaristan'a kaçırılır. 4 Mayıs 1972'de Tandarma Genel Komutanı Kema-lettin Eken'e saldırı girişimi de başarısızlıkla sonuçlanır. İdamları engellemek mümkün olamaz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 02.15'de ipi kestiler... İlk idam edilen Deniz Gezmiş'ti. O gün hıdrellezdi...</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 23:10:13 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>2007'de Deniz olmak</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250422</link>
            <description>Deniz'e, Denizlere, '68'e nostaljik yaklaşımları hep olumsuzlamışımdır. &amp;quot;Neydi Deniz&amp;quot;, &amp;quot;neydik biz&amp;quot;, &amp;quot;neydi o zamanlar&amp;quot; tutumu, ancak emekli kahvelerine özgü olabilir ve yararı yoktur, olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Mayıs, Deniz, Denizler önemli, hem de çok önemlidir - ama geçmiş bugüne bağlanabilir-se.. Tarihin tekerleğini ileriye döndüren Deniz-ler'in, bugün yine bu tekerleğin dönüşüne katkıları dünle bugün arasındaki doğru bir bağlantıyla başarılabilirse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta Deniz demek, yığınlar demektir. Denizler, gençliğin ve halkın yığınları, bu yığınların talepleri ve bu talepler için mücadele dışında kavranışı olanaksızdır. Deniz, daima, binlerin, on binlerin, &amp;quot;kitapları, türküleri, bayraklarıyla&amp;quot; &amp;quot;meydanları zapt&amp;quot; edenlerin önündeydi. Sözcüğün her iki anlamında da en dara (i. zor duruma, 2. yığınlarla fiziki-örgütlü bağlarının zayıflaması durumuna) düştüklerinde ve üçüncü anlamıyla dara (darağacına) çıkarıldıklarında bile halka ve taleplerine bağlılıklarını milim gevşetmeyenlerdir, Denizler. Bu nedenle, can bedeli onca deneye karşın, göz göre göre ve bilerek, halka ve taleplerine uzaklığın dayanağı kılınamazlar. Ama tersine, mücadeleleri ve miraslarıyla, halkı, etrafında birleşebileceği belli başlı talepleri etrafında birleştirme çabasına katkıda bulunabilirler, uzun yılların ötesinden, kimse bir şey yapmasa bile, bulunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz demek, bireysel ya da grupsal değil, ama toplumsal çıkarı, halkın çıkarını öne almak demektir. Kendine bir şey istememek, ama halkı ve mutluluğu için koşmak demektir. Bu tutumu, &amp;quot;fedakârlık&amp;quot;la nitelemek yetersiz bir değerlendirme olacağı gibi, &amp;quot;ihaleci&amp;quot; ve &amp;quot;rant-çılar&amp;quot;ın tutumuyla &amp;quot;aptallık&amp;quot; olarak nitelemek de kendi aptallığını açığa vurmaktan başka şey olamaz. Halkı en yüce değer ve asıl güç saymak tanımı doğrusudur. Ders; halk için, sorunlarının çözümü ve mutluluğu için davranabilmeyi başarmak ve bununla çelişecek &amp;quot;özel çıkarlar&amp;quot; dan vazgeçebilme tutumunu alabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, nedir halkın sorunları, talepleri nedir ve Denizler ne için &amp;quot;koşmuşlar&amp;quot;dır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta demokrasidir. Denizler, tutum ve mücadeleleriyle, bu ülkenin gördüğü en ileri demokrat kişiliklerin başında gelirler. Yılmaz demokrasi mücadelesi militanlarıdırlar. &amp;quot;Özerk Demokratik Üniversite&amp;quot; talebinden, gençlik sorunlarından başlamış, ülkenin demokratikleşmesi talebine varmışlardır. Ne kişilikleri ne de mücadeleleri çürümüş düzenin sınırları içine sığınıştır. 27 Anayasası'nın uygulanması için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mücadele dönemlerinde bile, ne sayısal &amp;quot;de-mokratizm&amp;quot;e ne de parlamentarizme pirim vermişlerdir. Mücadeleleri, o günlerde &amp;quot;Filipin demokrasisi&amp;quot; denen, Erdoğan gibilerin, Amerikan emperyalizminin Irak'a &amp;quot;götürdüğü&amp;quot; türden &amp;quot;demokrasisi&amp;quot;ni gerçek demokrasiye dönüştürmeye yöneliktir. Sloganları, &amp;quot;Gerçekten Demokratik Türkiye&amp;quot;dir. Kavgaları, &amp;quot;hürriyet kavgası&amp;quot;dır. İnançlara saygı içinde olmuşlar, ama şeriatçılığa, din istismarcılığına karşı mücadele etmişler; 6. Filo protestolarına, &amp;quot;yeşil kuşak&amp;quot;çı şeriatçıların yönelttiği &amp;quot;Kanlı Pazar&amp;quot; saldırganlığının hedefi olmuşlardır. Başlangıçtaki &amp;quot;ordu-gençlik el ele milli cephede&amp;quot; tutumunu, darbeciliğin etkisini aşarak &amp;quot;koşuları&amp;quot;nı sürdürmüşler; darbe beklenticiliği yaygınken bundan kopmayı bilmişlerdir. Sonunda biliniyor, darbecilerle &amp;quot;Filipin demokrasi&amp;quot;cilerinin ortaklığıyla darağacına çıkarılmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Denizleri karakterize eden yurtseverlikleridir. Emperyalizmi hedefe koyan mücadeleleridir. Kurtuluş Savaşı'ndan güç almış; emperyalizme kölelik bağlarını kırmaya atılmışlardır. Dönemlerinde, &amp;quot;milliyetçiyiz&amp;quot; diyenler, Denizlere karşı &amp;quot;komando kampları&amp;quot; kurmuş, yetiştirdikleri beslemeleri gençliğin ve demokratik ve antiemperyalist mücadelesinin üzerine sürmüştür. Bu nedenle, bugün ülkücüler bile Denizlerin emperyalizme karşı dikilişine kolaylıkla laf söyleyemezler. Dinciler de öyle. Yurtsever deyince, akla Deniz gelir. Hâlâ böyledir. Ancak yurtseverlikleri, bugün kimi Kızılelmacılarca onlara yamanmaya çalışılan Kürt düşmanlığıyla ilgisizdir. Deniz Kürtlere dosttur, Deniz halklara dosttur. Hele Vietnam'dan Latin Amerika'ya, Afrika'ya emperyalizme karşı ayağa kalkanlarla tek yürek, tek yumruktur. Filistin'dedir fiziken, ama yüreği dünyanın dört bir yanında atmıştır; hiçbir zaman &amp;quot;Türkün Türkten başka dostu yoktur&amp;quot; diye düşünmemiştir. Türkiye halkının birliği ve kardeşliğini ise en dar zamanında bile haykırmaktan geri durmamıştır: &amp;quot;Yaşasın Türk ve Kürt halkının kardeşliği&amp;quot;! Ulusalcılığı Kürt düşmanlığına indirgeyenler bugün ne derse desinler, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Kurtuluş Savaşı günlerinin tutumu da budur. Birinci Meclis'te &amp;quot;Kürdistan milletvekilleri&amp;quot; vardır. Lozan'da İnönü, &amp;quot;Türklerin ve Kürtlerin Hükümeti&amp;quot;ni temsil etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Deniz devrimcidir. Gericiliğin mihrakları arasına sıkışıp kalmamış, kendi yolunu aramış, açmaya çalışmıştır. Arayıp açmaya çalıştığı haİkın alternatifidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007'de Deniz gerektir. 2007'de Deniz olunmalıdır. Denizlerin ve sonrasının deneyleriyle, bugün, onların oluşturmaya yöneldikleri halkçı alternatifi oluşturma zamanıdır.</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 23:07:35 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>grup yorum</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250401</link>
            <description>Grup Yorum, 1985 yılında üniversite öğrencileri tarafından İstanbul’da kurulan bir müzik grubu. Grubun şarkıları ve üyeleri, sol görüşün temsilcileridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlarda, Ruhi Su, Mahzuni Şerif, Inti Illimani, Victor Jara, Quilapayun ve Theodorakis'ten etkilenen grup, Anadolu'nun ve üzerinde yaşayan halkların sesini, devrimci-sosyalist bir müzik anlayışıyla duyurmayı amaçlıyor.. Türkiye'de 1980 yılında gerçekleşen askeri darbeye ve sonrasındaki politikalara tepki amacıyla kurulan Yorum müzik grubu olmanın dışında, muhalif duyarlılığın, haklar ve özgürlükler mücadelesinin de önemli bir ismi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1987’den başlayarak hemen her yıl bir albüm çıkaran, Türkiye'de ve Avrupa'da her yıl onlarca büyük konser veren grup, bunun dışında yüzlerce kitle eylemine, sokak gösterisine, greve, fabrika ve üniversite işgaline katıldı. Grup üyeleri bu nedenlerle ve müziklerinin içerik ve sunumundaki muhalif çizgi nedeniyle pek çok gözaltı, tutuklama ve yasaklama ile karşılaştı. Güvenlik güçleri tarafından cd ve kasetleri dahi kurşunlanan grubun pek çok üyesi, onlarca kez işkence gördü, on yıllara varan hapis cezaları aldı. Yorum, Türkçe dışında, Anadolu’da konuşulan Kürtçe,Lazca Arapça, Çerkezce dillerinde de şarkılar söylüyor. Müziğinde, ney, bağlama, kaval gibi yerel çalgıların yanı sıra, başta gitar olmak üzere keman ve obua gibi pek çok yerel olmayan çalgı da kullanıyor. Solo ve koro vokallerin baskın olduğu müziğinde, ritim kompozisyonlarına ve ezgilere yaslanıyor. Folk-rock olarak değerlendirilebilecek bu müzik; ülkenin yerel folk şarkılarından Akdeniz ezgilerine, Latin Amerikalı marşlardan 'rock'a kadar tınılar barındırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun şarkı sözlerini, anti-faşist ve anti-emperyalist mücadele, hapishane katliamları, doğal afetlerin yarattığı yıkımlar, emperyalist savaşlar, ölümler, aşk, erdem ve özgür bir dünyaya duyulan özlem gibi konular şekillendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında bir çok araştırma yazıları ve kitaplar yayımlanan Grup Yorum, basında &amp;quot;Hapishane Şarkıcıları&amp;quot; ve &amp;quot;Kar Makinası&amp;quot; ismi ile de anılıyor</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 23:01:19 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>sevda türküsü</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1250378</link>
            <description>adın deler dağ başında karları &lt;br /&gt;kokun aşar dereleri yarları&lt;br /&gt;çiçek çiçek kuşatırsın&lt;br /&gt;dağları telli duvak&lt;br /&gt;dağları mor salkımlı dağları&lt;br /&gt;dağları güneş güneş&lt;br /&gt;dağları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevmek demek kavga demek bilirim&lt;br /&gt;türkü türkü şiir şiir soylerim&lt;br /&gt;senden uzak yaşamayı neyleyim &lt;br /&gt;özlem özlem&lt;br /&gt;yasak yasak&lt;br /&gt;neyleyim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaprak olur savrulursun yellerde&lt;br /&gt;destan olur soylenirsin dillerde&lt;br /&gt;damla damla suzulursun gullerde&lt;br /&gt;ozlem ozlem&lt;br /&gt;gullerde&lt;br /&gt;sevda sevda&lt;br /&gt;gullerde....</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Tue, 25 Dec 2007 22:55:15 UT</pubDate>
        </item>
        <item>
            <title>DERSİM KATLİAMI VE DİRENİŞİ</title>
            <link>http://tr.netlog.com/devrim6262/blog/blogid=1239273</link>
            <description> DERSİM Katliamı ve Direniş! &lt;br /&gt;1937-1938 Katliamı ,Direniş ve Gelişen Olaylar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937-38 Dersim , M.Kemalin emriyle T.C nin dersimi işgale gelmesine karşı büyük bir direnişe geçti. &lt;br /&gt;Direnişe öngelen 1928, 29 ve 31 yıllarında Dersimliler’den birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçkiri savaşçılarını iade etmeleri istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında 1932‘de Dersim’de bir kıpırdanma görülür. Karakollar ve nahiye merkezleri basılır. &lt;br /&gt;25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Hemen sonra daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur (6 Ocak 1936). Bu genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan atanır. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Bu mahkeme özel olarak Dersim için teşkil edilir. Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere Kızılbaşlarla yerleşik tüm sahayı kapsamına alır. Dersim, bu kanunla “Yasak Bölge“ ilan edilir. Ülkeye giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur. &lt;br /&gt;Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşaa ettirmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Mamikan (Mameki) köyüdür. Bu köy adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir. &lt;br /&gt;Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936). &lt;br /&gt;Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı işgalci orduları Dersim’e sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırır. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar 1937‘de tekrar başlar. &lt;br /&gt;Kemalist devletin Dersim’e dönük bir stratejisi ve programı vardı. Amacı Dersim‘i kesin şekilde ilhak etmek ve insansızlaştırmaktı. Hazırlıklar çok yönlüydü ve Musul ve Hatay gibi sorunlar nedeniyle bir-iki kez ertelenmek zorunda kalınan Dersim harekatı ancak 1937 yılında başlayabildi. &lt;br /&gt;Kemalist rejimin direnişe öngelen ve bir plana göre yürütülen bu hazırlık süreci gözardı edilirse Dersim direnişinin gerçek nedenleri anlaşılamaz. &lt;br /&gt;İki yıla yayılan bu direnişi işgale öngelen hazırlık evresi dışta tutulursa Türk askeri harekatının evrimine bağlı olarak üç aşamaya ayırarak irdelemek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İŞGAL SÜRECİ &lt;br /&gt;Kahmut köprüsünün yakıldığı 20/22 Mart 1937‘den Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği 15 Kasım 1937‘ye kadarki süredir. Bu süreç kendi içinde 20/22 Mart-19 Mayıs, 19 Mayıs-26/28 Ağustos, 26/28 Ağustos-5/15 Eylül ve 15 Ekim-15 Kasım şeklinde bölünebilir. Dersim aşiretleri direnme yanlıları, tarafsızlar ve devletle işbirliği yapanlar (milislik yapanlar) olmak üzere üçe bölünmüştür. Bava, Alişer ve Sahan suikastleri ile Seyit Rıza’nın idamı bu zaman dilimindeki dönemeçlerdir. Seyit Rıza’nın oğlu Bava’nın öldürülmesini (Mart sonudur) takiben yedi kadar aşiret kendi aralarında bir ittifak oluşturup topluca direniş kararı alırlar. Ama bu aşiretlerin sadece birkaçı (Bahtiyar, Yukarı Abbas, Demenan ve Haydaran) bu karara sonuna kadar bağlı kalır. Alınan karara göre her aşiret kendi bölgesini savunacaktır. Yusufanlılar’ın yeminlerini bozarak bu kararı uygulamayışları Türk ordusunun 19 Mayıs günü Kırmızı Dağ hattına dek ilerlemesine yolaçar. Bu ani ve beklenmedik durum direnişin kaderi üzerinde büyük rol oynar. Sivil halk kitlesel halde Kutu ve Kalan derelerine sığınır. Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz’dan sonra asker hemen her dağın zirvesini ve her vadiyi işgal eder. Bu tarihten Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos’a kadar geçen sürede sığınaklarda sivil halktan binlerce kişi katledilir. 28 Ağustos günü Sahan’ın öldürülmesi (Bahtiyar direnişinin kırılması), 1937 direnişinin sonunu işaretler. Tarafsız aşiretler arasına çekilerek onları direnişe çağıran Seyit Rıza sonuç alamaz. Sonraki gelişmeler konusunda farklı versiyonlar mevcut. Ya teslim olmak ya da görüşmeler yapmak üzere gittiği Erzincan’da yakalanıp diğer tutukluların bulunduğu Elazığ‘a götürülür (5/15 Eylül). 15 Ekim-15 Kasım arası yargılamalar ve idamlar tarafından belirlenir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SOYKIRIM SÜRECİ &lt;br /&gt;11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadardır. 1938 yılı olayları “yasak bölgeler“ olarak ilan edilen İç Dersim’in neredeyse tümü (Kutudere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori kuzeyindeki Haçılı Dere hattından Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan aşiretlerinin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. Bu durum 1937 direnişine katılmamış olan adı geçen iki bölgede yerleşik Kör Abbas, Bal, Keçel ve Koçan gibi aşiretlerin çetin bir direnişine yolaçar. Bu direnişler özellikle 22 Haziran’dan itibaren toplu kırımlar yoluyla bastırılır. Bu peryodun (1938 yılının) en önemli olayı adını Dersim’in Laçin aşiretinden alan ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise 19-24 Temmuz arasına rastlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜRGÜN SÜRECİ &lt;br /&gt;10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadardır. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan bölge halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar Batı Anadolu’ya önceden saptanmış yerlere nakledilir. &lt;br /&gt;İki yıla yayılan süreç içinde bazı anlar ayıklanabilir. &lt;br /&gt;1937 yılının kırım zamanı özellikle Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz ile Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos arasına rastlar. Bu aralıktaki en kanlı olaylar 17-18 Ağustos günlerinde Bahtiyar bölgesindeki çarpışmalarda yaşanır. Seyit Rıza’nın pek çok yakını da bu çarpışmada yaşamını yitirir. &lt;br /&gt;1938 yılının kırım zamanı ise 22-28 Haziran arasında (boşaltılmak istenen Kalan bölgesinde Baltalı-kürekli muharebe), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Xeç baskını ve Xeç-Zımek toplu kırımı) yeralır. &lt;br /&gt;Katliamın zirvesi 1938 yılının işaret ettiğimiz peryodlarıdır. &lt;br /&gt;Ama 1937‘deki 17-18 Ağustos tarihi de kritik bir tarihtir. &lt;br /&gt;Sonuç olarak, Dersim soykırımını anmak için bir tarih önermek gerekirse akla ilk gelenler 22-28 Haziran, 19-24 Temmuz ve 15 veya 17-18 Ağustos tarihleri olmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920’lerin sonları ve 30’lu yılların başlarına ilişkin raporlar, 1937-38 soykırımına öngelen dönemde Dersim’in işgalini tamamlamak ve ülkeyi insansızlaştırmak amacıyla TC devletinin yapmakta olduğu çok yönlü hazırlığın ayrıntılı bir resmini verirler. Dersim aşiretleri, herbirinin sayı ve silah gücü, karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin yeraldığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabı da bu hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik (1927/8-35) raporlarına dayanıyor. &lt;br /&gt;MAH (Milli Amele Hizmeti), 1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir. &lt;br /&gt;Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabında dönemin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakanlığa verdiği 18. 11. 1931 tarihli raporunun Ek bölümü Lahika başlığı altında olduğu gibi verilmektedir. Bu Ek, daha o tarihte (1931), hazırlığı yapılan saldırının başarısını takiben Dersim’de kimlerin nerelere sürgün ve iskan edileceğine ilişkin olarak Başbakanlığa sunulmuş bir plandır. &lt;br /&gt;Burada yaklaşık doksan aşiretten 347 önde gelen ailenin (3470 kişi) Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü, bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskanı öneriliyor. Nakliye masrafı ve güzargahı bile saptanmış (Bk. JUK’un Dersim kitabı, s. 83-121, 1932). &lt;br /&gt;1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi. &lt;br /&gt;Bu kırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yeralan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedirler. &lt;br /&gt;Bu belgeler üzerinde çalışılarak hazırlanacak bir dosya ile Dersim soykırımının içyüzü uluslararası kamuoyuna kolaylıkla anlatılabilir. Belli başlı dillere çevrilmesi gerekecek olan bu dosyaya ek olarak Dersim’de herkesçe bilinen toplu mezarları tek tek görüntüleyen ve 37-38 kırımına tanık olan yaşlı kuşağın ve 38 sürgünlerinin öyküsünü kaydeden bir belgesel de düşünmek gerekecektir. &lt;br /&gt;Olayın anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. &lt;br /&gt;Osmanlı ve Türk yönetimleri kendi otoritelerini zor kullanarak Dersim’e taşımak istemiş, hatta mümkünse Dersim’i haritadan büsbütün silmek istemiş, Dersim ise buna karşı direnmiştir. &lt;br /&gt;İşte Devlet-Dersim çatışmasının kökeninde yatan budur &lt;br /&gt;Merkezi otoritenin zora başvurması ve askeri seferleri doğal olarak kendisini savunmak zorunda kalan Dersimli’nin direnişiyle karşılaştı. &lt;br /&gt;Bu şekilde başlayan Devlet-Dersim çatışması 1938 soykırımına dek devam etti. &lt;br /&gt;Dersim davası işte bu süreçte gündeme oturdu ve yabancı bir gücün işgal ve imha girişimlerine karşı birbirini izleyen kendisini savunma amaçlı bir seri direniş içinde, özellikle 1916 veya 1918 yılı sonrasında giderek ulusçu ifadeler kazandı. &lt;br /&gt;İşte benim Dersim direnişleri çağı dediğim bu evrededir ki Dersim kavramı Dersim-Kızılbaş halkının ve onun özgürlük sorununun ortak ve genel adına dönüştü. &lt;br /&gt;Dersim, 1938’de bir soykırımla ve toplu sürgünlerle düşürüldü ve adı da daha 1936 yılından itibaren Tunceli olarak değiştirilip başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. 1938 Eylül’üne gelindiğinde toplu direniş bastırılmış, bütün Dersim TC hükümeti tarafından 10 yıl için (1938-48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir. &lt;br /&gt;Bu 10 yıllık programa dördüncü harekat denebilir Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan ederse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer. &lt;br /&gt;1923-46, Doğu’nun kolonileştirilmesi, elkonan zenginliklerinin Batı’ya taşınarak 1950‘lerden itibarenki sınai gelişme için ilkel sermaye birikiminin sağlandığı dönemidir. Türk devletinin temelleri de bu aynı süreçte atıldı. &lt;br /&gt;Tanzimat döneminde başlatılan ve 1930‘lu yıllarda sürdürülen Dersim Raporları serisinde TC devletinin Dersim’i sömürgeleştirme, Türkleştirme ve dağıtma politikası açıkça görülebilir. &lt;br /&gt;Örneğin 1930‘ların başında hazırlanmış bir raporda (Büyük Erkanı Harp Reisi’nin Mütalaaları) Dersim’de “Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki selahiyet verilmeli“, “Dersim evvela koloni (sömürge) gibi nazarı itibara alınmalı“ (akt. Dersim, T.C. Dahiliye vekaleti Jandarma Umum Kumandanlığı, s. 218-19) şeklinde ifadelere rastlanmaktadır. &lt;br /&gt;1923-46 arasında işgal ve siyasi ilhak, 1950 sonrasında ise ekonomik ilhak gerçekleştirildi. Böylece Dersim ve Kürdistan zor yoluyla TC yönetimi ve pazarına entegre edildiler. &lt;br /&gt;Tunceli Kanunu, Genel Valilik, Yasak Bölge uygulamalarının 1948/49‘larda artık sona erdiği düşünülürse de, işgal (işgalin kendisi zor ve terördür) ve başka biçimler altında olağanüstü rejim biçimi halen devam etmektedir. Dersimli yaklaşık yetmiş yıldır şu ya da bu biçim altında askeri-faşizan olağanüstü rejimlerle yönetilmektedir. &lt;br /&gt;Son olarak bir noktaya daha işaret etmeliyim. &lt;br /&gt;Dersim’de karşı karşıya gelenler vahşi kapitalist ve sömürgeci bir uygarlık ile Morgan’ın deyişiyle Eski Toplum (Komünal Toplum)’du. Dersim’in yakın çevresi bir derebeylik rejimi ile kuşatılmıştı. Bu doğru. Ama iç kesimlerde, yani eski ve esas Dersim’de, asker, polis, yasa, mahkeme tanımayan, kısaca devlet nedir bilmeyen bir sosyal örgütlenme mevcuttu. Toplumun hücresi yerel dilde ezvete adı verilen Dersim gensiydi. Yönetim biçimi, değerleri, hukuku tamamen farklıydı. 1938’de bir soykırımla sona erdirilen cemi, cemaati, kendine özgü hukuku ile bu Dersim Komünü’ydü. Başka deyişle bir ilkel demokrasi ya da sosyalizmdi. Yıkılan Dersim gensi ve ona dayalı Dersim Komünü’nün incelenmesi önemli bir konudur. Şimdilik diyeceğim, sonraki Dersimli kuşakların kitlesel halde sosyalizme yönelişinde Türk Solu’ndan önce, kendileri farkında olmasalar bile içinden çıktıkları bu toplumun, önceki kuşaklar tarafından kendilerine aktarılan geleneğin önemli rol oynadığıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937-38 KATLİAMININ KRONOLOJİSİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Aralık 1935 &lt;br /&gt;Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Ocak 1936 &lt;br /&gt;Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ'NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı) &lt;br /&gt;1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26-27 Mart veya 26 Nisan 1937 &lt;br /&gt;Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırğan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. Rıza, misilleme olarak Kırğan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırğan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan 1937 &lt;br /&gt;Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-3 Mayıs &lt;br /&gt;Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Mayıs &lt;br /&gt;Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücüm harekatını) başlatması emrini iletir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Mayıs &lt;br /&gt;Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Mayıs &lt;br /&gt;Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs Sonu ve Haziran Başı &lt;br /&gt;Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Haziran &lt;br /&gt;Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Haziran &lt;br /&gt;Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran veya Temmuz &lt;br /&gt;Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Temmuz 1937 &lt;br /&gt;Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17-18 Ağustos &lt;br /&gt;Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Ağustos &lt;br /&gt;Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-13/15 Eylül &lt;br /&gt;S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim ayı ortaları &lt;br /&gt;S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Kasım &lt;br /&gt;Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ewladê Kerbelayme [Kerbela evladı] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bêxetayme [Boyun eyme] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aybo, zulmo, cinayeto. [Bu zulüm ve Cinayete] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Ker), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık...Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR'IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Ocak &lt;br /&gt;Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11-12 Haziran &lt;br /&gt;İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19-22 Haziran &lt;br /&gt;Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır. &lt;br /&gt;Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir. &lt;br /&gt;Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24-30 Haziran &lt;br /&gt;24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır. &lt;br /&gt;Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda...Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz &lt;br /&gt;2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“. &lt;br /&gt;Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro! &lt;br /&gt;Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur. &lt;br /&gt;Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-10 Ağustos &lt;br /&gt;Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır. &lt;br /&gt;Ardından sıra genel bir taramaya gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“) &lt;br /&gt;Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır. Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi. &lt;br /&gt;Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada, 15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır. &lt;br /&gt;ALINTIDIR[kizil.org]</description>
            <author>devrim6262</author>
            <pubDate>Sun, 23 Dec 2007 18:12:06 UT</pubDate>
        </item>
    </channel>
</rss>
