dışarıda Trust erkek - 45 yaş, ŞEHİTLİK, Türkiye
http://tr.netlog.com/clan/sehitverdim ŞEHİT VERENLER KLANIMA DAVETLİDİR...
HAREKAT_PASA (9 saat önce)
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü Kızkardeşimin gelinligi, şehidimin son örtusü. Işık lşık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar! Yurda, ay-yıldızının ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düşürdüğü gün Gölgene sığındık. Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı... Yüksek yerlerde açan çiçeğim; Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim. Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim; Yer yüzünde yer beyen: Nereye dikilmek istersen Söyle seni oraya dikeyim
ssanulal (Dün 08:06)
Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım! "Gün gelecek Allah'a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum" demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda. Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe "verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım!" demeye başladı. Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım. * * * * * * * Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı. Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi; "Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi. Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu! Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın. "Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp: "Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım. Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni. "Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım: "Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!" Ama usta bana bakıp gülümsüyordu: "Henüz değil!" "Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek" Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum: "Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!" "Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu. "Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi. "Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum. "Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!" "Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım. Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm. "Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi: "Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?" Ona "Evet" dedim. Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım." "Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin. Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin. Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın. Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu. Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde." Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim: "Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm. Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim. Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum. Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim… Teşekkür ederim." * * * * * * Usta fincanı, ALLAH'TA insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim. Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek… Rabbim verdiğin ve vermediğin bütün nimetlerin için sana şükürler olsun
Bilge_KaGaN_ (3 gün önce 02:56 saatinde)
ATOMU TÜRKLER BULDU Dünya tarihinde ilk atom bombası fikrinin 1200 yıl önce Câbir bin Hayyan adlı bir Türk tarafından bulunduğunu biliyor muydunuz? Bundan 1200 yıl kadar önce Zamanın en büyük üniversitelerinden olan Harran Üniversitesi Başmüderrisi bütün heybetiyle, zihinlerde şimşekler çakan, herkesi hayrette bırakan, gerçek mahiyeti ancak asırlar sonra anlaşılabilecek buluşunu açıklıyordu: 'Maddenin en küçük parçası olan 'cüz-ü la yetecezza (atom)'da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç meydana gelir ki, Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu Allah'ın kudret nişanıdır.' Öğrencileri dehşete düşüren bu fikrin sahibi Türk Cabir bin Hayyan'dan başkası değildi. Ortaçağ kimyasının en büyük ismi olan Cabir bin Hayan bir Türktür. Razi, İbni Sina gibi İslam bilginleri onu anarken 'üstadlar üstadı' derler. 721-805 yılları arasında yaşayan Cabir modern kimyanın babası sayılır. Kendisine irili ufaklı 2000'den fazla eser isnad edilse de, kimya, fizik, tıp, astronomi ve felsefe alanında çok hizmetleri olmuştur.
kurtbey58aga (3 gün önce 14:12 saatinde)
ADAM YERİNE KOYANIN İstemem ben,pislik kokan baharı, Bayrağımı kitabımı yakanı. Ülkücü olup, davasını satanı, Adam sayıp,adam yerine koyanın. Dost görünüp.dosta çelme atanı, Hainle bir olup,birliğimizi bozanı, Alkış tutup,vatanını satanı, Adam sayıp,adam yerine koyanın. Milletimi kötüleyip,soytarılık yapanı, Türk olupta Türküm demeye korkanı, Yalan yazıp,yalan beyan edeni, Adam sayıp adam yerine koyanın. Erkek olup,askerlikten kaçanı, Başa geçim,köşe dönüp güleni, Turaninin bu şiirine kızanı, Adam sayıp,adam yerine koyanın.
Bilge_KaGaN_ (4 gün önce 03:28 saatinde)
(Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Ansiklopedisi arsiv belgeleri ve hatıratlardan alınarak aktarılmıstır ) ATATÜRK : '' BEN BU İSMET'İ YOLA GETİREMEDİM '' DİYOR.... Özellikle Gazi Mustafa Kemal sonrası dönemin “Milli Şef”i için Atatürk, “Ben bu İsmet’i yirmi senedir yola getiremedim. Vehim hastası. Zannediyor ki memleketi kendisi idare ediyor.” diyordu. Aralarındaki çekişmeyi ve Atatürk’ün kendisine karşı soğukluğunu itiraf eden İsmet İnönü de o günleri anlatırken, Atatürk’ün kendisiyle görüşmemeye gayret ettiğini hatta kendisine selam bile vermediğini ifade ediyordu. ATATÜRK HEYKELLERİ KALDIRILDI Atatürk-İnönü çekişmesi, Atatürk’ün ölümünden sonra farklı bir boyut alıyor ve Devletin başına geçen İnönü ilk icraat olarak, Dolmabahçe Sarayı’ndan Atatürk’ün heykellerini kaldırtıyordu. Bu gibi olaylar, “Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski adetimiz idi.” sözleriyle Atatürk’ün son günlerini anlatan İnönü’nün para üzerine kendi resimlerini bastırmasındaki maksadı da gözler önüne seriyor. İnönü-Atatürk arasındaki çekişme özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra ayyuka çıkıyor. Atatürk öldükten sadece birkaç gün sonra heykelleri toplatılmaya başlanıyor. Dolmabahçe Sarayı'nın arşivinde son bulunan bir belge, Atatürk'ün saraydaki bir heykelinin devlet tarafından 1938'in 18 Kasım günü 25 lira 80 kuruş harcanarak palangalarla söktürüldüğünü ve hamallara taşıtılarak bilinmeyen bir yere gönderildiğini ortaya çıkardı. Benzer şekilde Anadolu’nun birçok bölgesinde de Atatürk heykellerinin yerine İnönü heykelleri dikilmesi de o dönemlerde yaşanan olaylardı BU İSMET’İ YİRMİ SENEDİR YOLA GETİREMEDİM” Mustafa Kemal’in 1935 yılında İsmet İnönü’yü Başbakanlık koltuğundan uzaklaştırması ile ilgili, Tarih Kurultayı toplantısı sonrası Dolmabahçe Sarayı’nda tarihci Fuad Köprülü, Hasan Reşid, Cevad Dilemre, Ali Canib, Necmi Dilmen gibi tanınmış isimlere verdiği ziyafette ilginç açıklamalarda bulunur. Ünlü tarihçi Mustafa Müftüoğlu’nun Cumhuriyet Döneminde Önemli Olaylar-II kitabında aktardığı açıklama şöyle: “Ben bu İsmet’i yirmi senedir yola getiremedim. O kadar kararsız, mütereddittir ki, ordu kumandanlığı edemez. Askerlik malumatı şüphe yok ki vardır. Fakar işte o kadar. Belki Erkanıharb Reisi olabilir, ama ordu kumandanı asla! Vehim hastası. Zannediyor ki memleketi kendisi idare ediyor. Bana dedi ki, ‘Başvekil miyim, kıçvekil miyim, anlayamıyorum, nefes aldırmıyorsunuz. Kendi düşüncelerimi, kendi nokta-i nazarlarımı tatbik edemiyorum.’ Yani demek istiyor ki, ben ona muhtacım, asla!”diyor....... PARAYA KENDİ RESMİNİ BASTIRMASI NE ANLAMA GELİYOR? İnönü’nün paralara kendi resmini bastırması, o dönem Demokrat Parti muhalefetinin etkili propoganda malzemesinden birisi haline gelir. Muhalefet bunu İnönü'nün Atatürk'ü unutturma amacına yönelik bir saygısızlık jesti olarak tanımlıyordu. Yıllar yıllar sonra bir vesileyle İnönü para-pul konusunu şöyle izah etmiş: "Atatürk gibi eşsiz bir kahramanı istihlaf etmiştim (halef olmuştum). Benim için en büyük tehlike onun gölgesi altında erimek ve ezilmek idi. Devlet icraatının bütün sorumluluğu bana ait olmalıydı. Bunun için de gücüm, kudretim neyse benim damamı taşıyacak bir dönemin başladığının belli olması gerekiyordu. Paralara resim nakşedilmesi tarihten gelen bir devlet kudreti ve hakimiyeti geleneği idi. Parada pulda yapılanların başka türlü manalandırılması bir istismardır. Ve vebali yapanlara aittir. Bizim ona vefa ve sadakatimiz tarihin imtihanından geçmiştir." diyor...... “ATATÜRK BANA SELAM BİLE VERMİYORDU” İnönü, hatıratında, görevden ayrıldıktan sonra Atatürk’ün kendisiyle görüşmemeye gayret ettiğini hatta kendisine selam bile vermediğini ifade ediyor. Gerekçe olarak ise “Benimle temas kendini ve hükümeti zayıflatıyor zehabına düştü, teması istemez oldu.” ifadesini kullanıyordu.
Bilge_KaGaN_ (4 gün önce 11:40 saatinde)
OSMANLI PADİSAHLARININ GÖMLEKLERİNDEKİ SIR Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri üç-dört yılda dokunan ‘tılsımlı gömlekler’inin sırrı hâlâ çözülemiyor. Uzmanlar, gömleklere işlenen şifrelerin Osmanlı tarihine ışık tutacağına inanıyor. Osmanlı padişahlarının savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giyindikleri tılsımlı gömleklerin üzerindeki harf ve rakamların işaret ettiği anlam şimdilik bir sır. Üstelik çözülemeyen yalnızca şifreler değil, kumaşların nasıl olup da 8 bin çözgü ipiyle dokunduğu da anlaşılabilmiş değildir. Gömleklerin şifresini ve dokuma tekniğinde kullanılan formülü bulmak ise merak tatmininden daha öte bir anlam taşıyor.Tılsımlı sultan gömlekleri, ayet ve duaları tespit eden bir alim, işe başlamak için ‘eşref saati’ni hesaplayan müneccim ve sonunda gömleği bezeyen nakkaşların ortak ürünü. Kumaşlar çoğunlukla o zamanki adıyla Tonguzlu olan Denizli’den getiriliyor saraya. Denizli’nin kaliteli pamuğundan dokunan bezler, iç giyimi olarak tasarlanan tılsımlı gömlekler için bire bir. Hattatların kağıdı terbiye etmek için kullandığı aharlama yöntemiyle yazıya elverişli hale getirilen kumaşlar nakkaşlar atölyesinde işlenmiş. Bir gömlek üzerinde 3-4 yıl uğraşan hattatlar için meçhul kahramanlar yakıştırması yerinde olur; çünkü gömleklerin pek azında kimin tarafından yapıldığı yazılıdır. 15-20. yüzyıl arasında hazırlanan padişah giysilerini içeren saray koleksiyonunda Peygamber Efendimizin nübüvvet mührü, Hilye-i Şerif ve O’nun için yazılan Kaside-i Bürde’yle bezenmiş dört gömlek yer alıyor. Ancak diğer gömlekler üzerinde de yine Peygamberimize ait Kadem-i Saadet ve Nalın-ı Saadet motifleri kullanılmış. Tılsımlı gömlekler üzerinde sıkça yer alan iki motif ise Hz. Ali’nin ucu çatallı kılıcı ‘Zülfikar’ ve çoğunlukla Süleyman Mührü.Tarihci Hülya Tezcan, gömleklerde Süleyman Mührü’nün saltanatın ebediyetini temsilen kullanıldığını ve Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali isimlerinin çoğunlukla bir arada anıldığını tespit etmiş. Koleksiyonun en eski tarihli gömleği Şehzade Cem’e ait. Üzerinde 1477-1480 yılları arasında yapıldığına dair bir not bulunan gömlek ihtimal ki, 18 Temmuz 1482’de Anamur açıklarında şövalyelerin gemisine binerek Rodos’a hareket eden Cem Sultan’ın üzerindeydi. Talihsiz şehzade, saltanat yarışından galip çıkması için giydiği tılsımlı gömleğe rağmen Rodos’ta esir alındı. Cem’in gömleği şimdi Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ancak Viyana kuşatmasında bozguna uğrayan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gömleğinin hala Viyana’da bir manastırda olduğu tahmin ediliyor. Hülya Tezcan, Osmanlı tarihinin tılsımlı gömlekler üzerinden okunabileceğini söylüyor. Nitekim 2. Selim’e Hürrem Sultan tarafından diktirilen gömlek yalnızca Selim ve Bayezıd arasındaki taht mücadelesini değil, Rüstem Paşa’nın entrikalarıyla boğdurulan Şehzade Mustafa’nın hazin sonunu da anlatır. Sultan 3. Murat’a ait gömlekte ise Konya Mevlevihanesi’ni kuran Şeyh Sinaneddin Dede’nin padişahlarla kurduğu iletişimi görmek mümkün. Sinaneddin Dede sadece gömleği yapan kişi değil, doğu seferine çıkarken elini öpüp hatırını soran Yavuz Sultan Selim’e; “Seferden zaferle döneceksin; benim senden tek isteğim dergaha yardım etmendir.” diyen ilginç bir kişiliktir. Yavuz hakikaten savaştan zaferle dönüyor ve Konya Mevlevihanesi’ni yapmaya başlıyor. Yavuz’dan sonra Kanuni ve 2. Selim dönemlerini de gören Şeyh Sınaneddin Dede’nin ömrünün son demlerinde 3. Murat’a hediye ettiği tılsımlı gömlek saraya bir teşekkür babında. Yine aynı sultana ait gömleklerden biri ‘Oğlum, aslanım.’ diye başlayan kitabesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Oğluna pek düşkün olan Nur Banu Sultan’ın hazırlattığı gömleğin amacı gözü Safiye Sultan’dan başkasını görmeyen 3. Murat’ın başka evlilikler yapması. Nur Banu Sultan tahtı varissiz bırakmamak için girdiği bu gömlekli mücadeleden zaferle çıkıyor ve 3. Murat ardında 19 erkek 20 küsur kız çocuğu bırakarak bu dünyadan ayrılıyor. Ancak erkek çocukların sonraki taht kavgalarında öldürülmesi Nur Banu Sultan’ın çalışmalarının boşa gittiği şeklinde yorumlanabilir. Tılsımlı gömlekler sadece padişahlar ve şehzadeler için yapılmamış. Saray çevresine yakın paşalardan özellikle makam hırsı olanlar da kendileri için gömlek hazırlatmışlar. Onlardan biri Moralı Hasan Paşa, gömleğinin üzerine şöyle yazdırmış: “Allahım senden sevgimi, muhabbetimi kulun Mustafa’nın gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed’in kalbine ilham etmişsen ruhumla Sultan Mustafa’nın ruhunu uzlaştır.” Gömleğin yakasındaki küçük karelerde ise “Ey herşeyi kolaylaştıran Allahım, Hasan Paşa’nın muradını da kolaylaştır.” yazıyor. Hasan Paşa’nın muradı nedir, sadrazam olmak. Hülya Tezcan bu gömlekten hareketle yaptığı araştırmada, paşanın çok hırslı bir adam olduğu ve sadrazam olabilmek için padişahları canından bezdirdiği bilgisine ulaşmış. Moralı Hasan Paşa sonunda muradına ulaşıp sadrazam olabilmiş. Saltanat kavgalarının uzağındaki halk da tılsımlı gömleklerden payına düşeni almış. Dönemin tarikat dergahlarında, sarılıktan, akrep sokmasından korunmaya yönelik hazırlanan gömlekler arasında kadınları eşlerine şirin gösteren gömlekler de var. İç gömleklerden günümüze ulaşanlar, üzerlerindeki leke hatta yaka kirleriyle duruyor; çünkü bu gömleklerin yıkanması mümkün değil. Gömlekler şimdi koruma altında; sergilenmek için özel izinle saraydan çıkarılabiliyorlar; ancak kimi zaman hiç hesapta olmayan çok daha özel istekler olabiliyor. Tezcan, Osmanlı Hanedanı’ndan ismini açıklamadığı bir kadının şifa bulmak için tılsımlı gömleklerden birini giyerek bir müddet beklediğini ve sonra teşekkür ederek ayrıldığını söylüyor. Hülya Tezcan yaklaşık 30 yıldır gömlekler arasında yaşasa da tılsımlarını çözmeye hiç çalışmamış. “Bir şifre var, bu açık; ama o rakamları ve harfleri çözmek uzmanlık gerektirir. Kaldı ki, giysilerin üzerindeki gubarî hatla yazılan Arapça metinler bile daha okunmadı. Gömleklerin hem dokuması hem de deseni itibariyle gerçek bir sanat eseri olduğunu kabul etmeliyiz. Dokuma üzerine çalışanlar da 8 bin çözgü teliyle dokunan Gülistani Kemha tekniğini henüz çözemediler.” Türkiye’de tılsımlı gömlekler üzerindeki şifreyi çözmeye çalışan tek isim Mehlika Orakçıoğludur. Bilinen tek isim demek daha doğru; çünkü gömleklere ulaşma hususunda Hülya Tezcan’la bağlantıya geçmiş başka biri yok. Orakçıoğlu,2. Selim’in gömleğini incelemiş ve şimdilik gömleğin ön yüzündeki küçük karelere yerleştirilen rakamlarla Fetih Suresi’nin kodlandığını keşfetmiş.
gonul_yildiz (4 gün önce 11:30 saatinde)
selam cok anlamlı bır sayfa bakmaya kıyamıyorum
limyos (4 gün önce 09:29 saatinde)
benden de sana sevgi sve selamlar dostum.yüreği vatan sevgi ile dolu can dostlara sevgiler ve selamlar.....bir kıbrıs gazisinin tüm isteği ...bayrak inmez ezan susmaz....içimizdeki hainlere acaba ders olurmuı????
Bilge_KaGaN_ (5 gün önce 21:33 saatinde)
OSMANLI TOKATININ KÖKENİ Dünyaya Osmanlı tokatını atan ecdadın torununa selamlar, Hani halkımız arasında bazen şöyle denir ' Sen hic Osmanlı tokatı yedin mi ' diye.Gelin şimdi bu sözün nereden geldigine bakalım. Osmanlı İmparatorlugu zamanında ordu çeşitli birliklerden oluşurdu. O birliklerden biride Tokatçı grubudur.Tokatçı denilen askerler gayet iri yapılı, iri elli kişilerden olusurdu..Bunların özel çalışma salonları vardı ve salonlarda mermerden yapılı olan büyükçe kolonları tokatlayarak ellerini daha da geliştirirlerdi.Savaş sırasında ordunun en arkasında bulunur savaşın sonlarına doğru hızla savaş alanına girer ve bitkin durumda olan düşman askerlerini tek tokat darbesiyle yerle bir ederlerdi.Tokat attıkları kişinin yüzünü içeri çökertir ve beyin kanaması geçirmesine sebep olarak öldürürlerdi
Bilge_KaGaN_ (6 gün önce 01:20 saatinde)
TÜRKLER'İN TARİH BOYUNCA KULLANDIKLARI ALFABELER 1-)Göktürk (Orhun) alfabesi: Metinleri Orta Asyadaki Orhun Nehri kıyısında bulunduğu için Göktürk veya Orhun ismi ile anılır. Orhun'da yerleşen Türkler tarafından kullanıldığı için de Törük, Türk Alfabesi denir. Türklere mahsustur ve Esik Kurgan yazısına benzer. Hunlar, Göktürkler ve sathi olarak da Asya ve Avrupaya yayılan Türk kavimleri, kullanmıştır. Bu alfabede resmin göze hitap ettiği ve ses haline geldiği açıkça görülür. Göktürk alfabesi 38 harften meydana gelir. Dördü sesli olup, sekiz sesi karşılar, gerisi sessizdir. Ayrıca ok, ko, uk, ku, ük, kü, nç, nd, gibi heceler ayrı harflerle gösterilmiştir. Sesli harfleri, sessizler okutur. Sağdan sola doğru yazılır. Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan hatırasına yazılıp, dikilen Orhun Abideleri bu alfabenin şaheser numunesidir. Bunlar ayrıca Türkçe'nin bilinen ilk yazılı metinleridir. 2-)Uygur alfabesi: Göktürklerden sonra Türkistanda devlet kuran Uygurlar'dan adını alır. Uygurlar ve Türkistandaki Türkler kullandı. 18 işaretten meydana gelir. Dördü sesli, gerisi sessizdir. Harfler umumiyetle birbirine bitişiktir, çok defa başta, ortada ve sonda olmak üzere üç şekli vardır. Sağdan, sola doğru yazılır. 8. asırdan, on ikinci asra kadar yaygın, 15. asıra kadar mevzii bir şekilde görülür. Bu yazının katiplerine, bakşı, bakşıgeri veya serbahşı adları da verilmiştir. 3-)Arap-İslam alfabesi: Türklerin topluca İslamiyet'i kabulünden, yani 10. asırdan sonra geniş bir sahada bütün Türk-İslam devletleri tarafından kullanıldı. Arap Alfabesi 28 harf olmasına rağmen Türklerin kullandığı İslam harfleri 31ile 36 harften meydana gelir.(Osmanlıca) Sağdan sola doğru yazılan bu alfabe, bütün Türklüğü kucaklamış ve Türkçe'nin çeşitli lehçelerinde, pekçok kitap, kitabe yazılmıştır. Muazzam ve kesintisiz abidevi eserler bu alfabe ile verildi. Türkiye, İslam alemi ve dünyanın her yerindeki kütüphane ve kitapseverlerin kitaplıklarında İslam harfleriyle yazılmış milyonlarca Türkçe eser mevcuttur. Dünyanın en büyük ve muazzam arşivi, Türk - İslam alfabesiyle yazılan Türkçe evraklarla doludur. 4-)Latin alfabesi: Bu alfabe, 1925 yılında ilk defa Azeri Türklüğü tarafından kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra; 1928'de Türkiyede kullanılmaya başlandı. Günümüzde, Türkiye ve Avrupa Türkleri kullanır. Latin asıllı 29 harften meydana gelir. Sekizi sesli, gerisi sessizdir. Arkadaslar burada ayrıca cok önemli bir konuya deginmek istiyorum.Son zamanlarda sizde tanık olmussunuzdur ingilizceye bir ozenti var.Yeni caga atlıyor olmamız Türk'lügümüzü ve Türkce'yi kaybetmemiz anlamına gelmiyor.Son birşey söylemek gerekirse devletin 3 unsurunu unutuyoruz ; BİR MİLLETİN DEVLET OLABİLMESİ İÇİN: 1-MİLLETİ,VATANDAŞI 2-TOPRAK PARÇASI 3-DİLİ OLMALIDIR...!!! Ozentiye son verelim bizim milli kimligimiz olan guzel Turkce'mizi baska dillerle karıstırmayalım... Lütfen... Güzel Türkce'miz Turkche'lesmesin...