nedimtaktak
erkek - 39 yaş, Istanbul, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Videolar
- | Haykırlar
- | Linkler
Blog 14
Eğitimle Erdem toplumuna doğru ileriye doğru elele hareket zamanı Aziz dostlar... 
-
“Orada Bir Köy Var Uzakta Gidince Varınca Kavuşunca Kuc
"Sen çalış! Olmazsa âlem sıkılsın! Yardıma koşmayan kalem sıkılsın!
Kanatlan üveykim sen de kanatlan! Çatlarsan bir yerde yollar sıkılsın!"
Bir yol hikâyesiydi bu. 2007’den bu yana kardeş hasreti çeken sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı kavuşma arzusuyla atıyordu. İnsana hizmetin hizmeti götürme, tanışma, kaynaşmayla olacağına inanmış üç sevdalı öğretmenin yaktığı ateşin adıydı: Kardeş Okul projesi.
İnsan Hakları ve Demokrasi Kulübü’nden Helim Cantürk, Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışma Kulübü’nden Nezaket İnan ve İzcilik Kulübü’nden eğitimci yazar Nedim Taktak.
Şanlıurfa Peygamberler Diyarı: Hz. İbrahim (AS),Hz.Eyyub (AS),Hz.Elyesa (AS).
Şanlıurfa ili Hilvan ilçesi Akçaören Köyü İlköğretim Okulu resmi makamlarca da münasip görülünce yol hikâyesi başlamış oldu. 48 kişilik bir otobüsün yolcuları tanımadığı, görmediği insanlara hediyeleri paketlerken bin bir merak içindeydiler. Kimler yoktu ki otobüste: Fereç Dönmez, Mustafa Sert, Ayla Çabuk, Hatice Gül Gönül, Aytaç Durak, Gülay Tuğlu.
“Orada Bir Köy Var Uzakta, Gidince, Varınca, Kavuşunca, Kucaklaşınca Bizim Olur” diyerek yola çıktılar. Bolu tüneli çıkışında otobüsün arızalanması ne hasret yüklü yolcuları ne de geride bıraktıkları okul müdürü Remzi Kocakaya’yı gitmekten vazgeçirmişti.
Helim Öğretmen; “Dönmek yok, daima ileri!” derken, Nezaket Öğretmen; “Biz asla geri dönmeyi düşünmüyoruz.” demişti. Nedim Öğretmen; “Okul müdürümüz geri dönmeden sizleri bekleyenleri üzmeden, sabırla kardeşlerimize kavuşacaksınız. Size en iyi aracı göndereceğim” diyen okul müdürü Remzi Kocakaya’nın sözlerini heyecanla yol arkadaşlarına iletti. Tek vücut olan eğitim sevdalı kor yürekli Ahmet Kabaklı İlköğretim Okulu öğretmenleri, velileri, öğrencileri ve idarecileri kenetlenmişlerdi. Kimler telefon etmemişti ki; müdür yardımcıları Ramazan Eniş,Ramazan Ayan,Enver Tuncay, Zaman gazetesi haber müdür Ali Akkuş, Horasan Turizm yönetici Aytekin Horasan,Okul Aile Birliği başkanı Ahmet Ağırman ve nice kıymetli insan….
O gün ülke için eğitim şehitleri verilen nadir günlerdendi. İzmir’den yola çıkan eğitim sevdalıları başka bir grup Aksaray’da elim bir trafik kazası geçirmiş, öğrenciler şehit olmuştu. Ülke ayağa kalkmıştı. Şanlıurfa’da ise başka bir telaş vardı. Acaba bunlar bizim için yola çıkan kardeşlerimiz miydi? Hilvan kaymakamı, ilçe Milli eğitim müdürü, okul müdürü, Akçaören köyü muhtarı telefonla öncede Şanlıurfa valiliğine, Esenler kaymakamlığına, Ahmet Kabaklı okul müdürüne, gezi sorumlusu Nedim Taktak’a telefonla ulaşarak sevinç ve üzüntüyü beraber yaşadılar: Çok şükür bizim kardeşlerimiz değilmiş, ama diğer öğrenciler de ölmeselerdi. Allah’ım bir daha bu acıyı bu millete yaşatma” diyorlardı.
“Her eylem yeniden diriltir beni. Nehirler düşlerim göl kenarında.” diyen rahmetli Mehmet Akif İnan’ın dizelerini söyleyen Nedim Taktak, yeni gelen otobüse yol arkadaşlarını davet etti. Tatlı bir heyecanla otobüste herkes hareket ettikten iki saat sonra uyumuşlardı. Sabahın ışıklarıyla kardeşlerimize varmak için 30 km kalmıştı. Hilvan kaymakamının davul zurnalı karşılama töreni herkesi duygulandırdı. Kaymakam ve ilçe Milli eğitim müdürü refakatinde Akçaören Köyü’ne ulaşıldı. Muhtar ve öğrenciler ellerinde kır çiçekleriyle otobüsten inen kardeşlerini karşılıyor, sıkıca sarılarak kucaklıyorlardı.
Köy kahvaltısı, okul kütüphanesi açılışı,kardeşlerin hediyeleri,teknoloji sınıfı kurulması….. Kadın erkek tüm köy ilçe Milli Eğitim personeli eşleriyle her an bir istekleri olup olmadığını soruyordu. Şanlıurfa Köy Hizmetleri ve Balıklı Göl Hastanesi başhekimi gezi koordinatörlüğünü yapıyorlardı. “Şeyhin Mekânı”ndaki Urfa döneri yendikten sonra beş yıldızlı otel konforundaki Ş.Urfa Öğretmenevi’nde istirahate ediliyordu.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı İstanbul’da yaşamalarını isteyen yol arkadaşları öğretmeni, annesini, okul aile birliği başkanını ve dört öğrenciyi beraberlerinde her yere götürüyorlardı. Harran’ı 55 yaşındaki okul aile birliği başkanı yeni gördüğünü söylüyordu.
İstanbul’da misafir edilen kardeşler resmi makamlarca ve okul idaresince eller üstünde tutuluyordu. Bayramla beraber İstanbul’u kendi dünyalarında keşfeden kardeşler asker uğurlama konvoyu gibi 10 taksi 2 minibüsle Bayrampaşa Otogar’ına yolcu ediliyordu. Yaşlı gözler ve hasret kokan cümleler… Tekrar tekrar birbirine sarılan sineleri yüklü insanlar ayrılıamıyorlardı. Düşünce insanının dizeleri her ayrılığın kavuşma vesilesi olduğunu söylüyordu:
“Sen; düşünceleri dupduru ve pürüzsüz, yolları zikzaksız ve dümdüz, istikamet insanı..
Sen; omzunda asırların birikimi büyük ihmalle iki büklüm olan ve yüzünde binlerce elem ve ızdırab taşıyan ileri görüşlü çilekeş..”
Tohum saç bitmezse toprak utansın, Hedefe varmayan mızrak utansın!
Heyy gidi küheylan koşmana bak sen, Çatlarsa doğuran, kısrak utansın!
Yıl 2009. Her sahada kendi uzmanlığını kabul ettiren öğretmen kadrosu, dış danışmanlar gibi vazife gören nezih velileri, kardeş hikâyesini duyup bizim de kardeşlerimiz olsun geleceğin kahramanları sevimli öğrencileri yeni bir kardeş istiyorlardı. Eğitimci yazar Nedim Taktak’a defalarca taleplerini yineleyerek; Ne zaman vuslat Nedim Bey? Ne zaman öğretmenim? Diyenlerin talepleri dua oldu Rahman’ın katında. Nedim Öğretmene 7 yıldır izcilikte arkadaş olan izci lideri Uğur Yeşildağ bize gidelim diyordu. Bize; Düzce’ye, Yığılca’ya, Hocaköy’e.
Nedim Öğretmen yanında Uğur Öğretmenle beraber Helim ve Nezaket Öğretmenlerle görüşüyor, ilçe Milli Eğitim şube müdürü İbrahim Şeker’den görüş alıyordu. Her adımda Uğur Öğretmen’le resmi izinleri 7 gün gibi kısa sürede hallediyorlardı. Görüşülen veliler hediyelerini hazırlıyor, müdür yardımcısı Ramazan Ayan en iyi otobüsü ayarlıyordu.
Otobüste; eğitici kulüplerden mesul okul müdür yardımcısı Ramazan Kökçe, Necati Sağlık, Haydar İnan, Sevim Öztürk Yaman eğitici kulüpleri temsil eden öğretmenlerdi.
Yola çıkılmaya hazırdılar. 7 taksi ve bir otobüs dolusu inanmış, sevdalı gönüller mesafeleri kısaltarak heyecanla gaza basıyorlardı. Ş.Urfa’daki gibi yine kaymakam Mahmuthan ARSLAN Bey karşılıyordu kardeşlerini. İlçe Milli Eğitim Müdürü, sanatçı Dr. Cevdet Aşkın; şube müdürleriyle ilkokul birinci sınıf öğrencileri gibi heyecanla yola çıkmışlardı: Geliyorlar!” diye el sallıyorlardı. İlçe halkı gelenlere el sallıyor, öğrenciler çiçeklerle kardeşlerini karşılıyorlardı.
Yatılı Bölge Okulu tüm kardeşlerini sinesine basan şefkatli ana gibi bağrına basıyordu. Kalacak odaların tahsisiyle doğruca Hasanlar Barajı’na doğru yola çıkıldı. Her an kardeşlerin telefonla rahat ettirilmesini isteyen kaymakam bey ilçe Milli Eğitim müdürünü gereken her şeyin yapılması talimatını veriyordu. Ertesi gün 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarına katılan Ahmet Kabaklı İ.Ö.O.Küçük izcileri bununla yetinmiyor, köyde yapılan bayramda da kutlamalara eşlik ediyordu.
Hocaköy bizim köyümüz diyen okul müdür yardımcısı Ramazan Kökçe ile ilçe Milli Eğitim Müdürü Dr. Cevdet Aşkın okul kütüphanesinin açılışı yapıyordu. Teknoloji sınıfı açılışını katılan velilerden Remzi Özdabakoğlu, Arzu Tuna, Arif Daştan yapıyordu. Yapılan hediyeleşmeden etkilenen öğrenci velisi Tansel Kulak Nedim Öğretmene: “Kıymetli Hocam, bu duygu seli çok güzel. Kalıcı olması için bir teklifim olacak izninizle. Buradaki öğrencilerden ‘Kardeş Aile’ olalım, pekiştirelim bu sevgimizi. Sevgi sonsuz bir hece. Bir olur gündüz gece. Kalp kalbe karşı duruyorken ne dersiniz?’
Hocaköy İ.Ö.O. müdür yardımcısı Erdinç bey günün anlam ve önemini anlatması için Nedim Taktak’ı davet edince Nedim Öğretmen; sürpriz olarak Kardeş Aile teklifini dile getirdi. İlçe Milli Eğitim Müdürü Dr. Cevdet Aşkın ve gelen tüm yol ekibi için sürpriz olmuştu. Sedat Kılıçvuran, Cemal Topal, Halit Acar, Remzi Özdabakoğlu, Yavuz Kıran, Arif Daştan, Tansel Kulak, Arzu Tuna, Safiye Çakır, Raife Yıldırım, yazar Yusuf Tosun ve Yasemin Kaya Kardeş Aile olarak kalıcı dostluğa gönüllü oldular.
Ertesi gün 7 minibüsle Yedigöller gezisi yapılıyordu. Herkes eskiden birbirini tanıyormuşçasına sohbete koyuluyor, mangala, çay demlemeye, masa hazırlamaya başlıyordu.
Gün sonunda yaşlı gözlerle ayrılırken Kardeş Okulun kardeş öğrencilerini, öğretmenlerini 8 Haziran’da sabırsızlıkla bekliyorlardı -
Başarı İstediğini Elde Etmektir
Nedim TAKTAK
--------------------------------------------------- ------------------------------
İSABET KAYDETMEYEN OKLAR DA SONUÇTA PAY SAHİBİ DEĞİL MİDİR?
Başarılı olmak isteyen bütün öğrencilerin SBS ve ÖSS'ye girmesi zorunludur. Telafisi olmayan sınavlar zinciriyken değişen sistem sonucu çalıştıkça Başarlı olmanın mümkün olduğu sınavlar. Başarısızlık başarıya inanmışların sağlam ve ümit dolu yarınlarına ışık tutan kandilidir. Kolay elde edilenler kolay elden çıkar ve çabuk unutulurlar.
Herkes girmek istediği lise ve üniversite için gerekli netlere ve okul taban puanlarına odaklanır. Sınavlar yapılır, deneme adı altında. Her deneme bir sonrakine öğretmendir. Denemeler bizi tecrübe kazandırma yanında bakış açımızı, ufkumuzu genişletme yönünden ileri götürür. Her deneme önemlidir. Yarış varsa bu denemeye giren kişinin kendisiyle olandır. Yoksa başkasına bakarak yarış kazanılmaz bilakis kaybedilir. Önce başarılı olacağınızı düşünün, sonra da buna inanın.
Edison elektrik ampulünü icat ederken bininci deneyinde Stevens Teknoloji Enstitüsü tarafından protesto edilmiş ve aşağılanmıştır. Arkadaşları ona bu sevdadan vazgeçmelerini önerirken o, “Beyler, evet, bin maddeyi denedik, hiçbir sonuca ulaşamadık. Fakat bu denemelerden, bin maddenin hiçbirinin işimize yaramayacağı sonucuna varmadık mı?” demiş, çalışmalarını sürdürmüştür.
Yılmadan kararlılıkla, azimle, sebat göstererek çalışan Edison; en son kömürü ampulün içine koymuş, kömür derhal kızararak ışık vermiştir. Siz ışığı ararsanız o size gelen bir yol bulacak ve sizi ve sizin sayenizde tüm insanlığı aydınlatacaktır. Sabır, olumlu düşünme gücüdür. Sabretmek, insanın varmak istediği hedefe sürekli direnerek ulaşması değil midir?
Siz dersleri sevmediğinizi zannedebilirsiniz. Bundan emin de olabilirsiniz. Emin olmadığınız tek şey kendinize duyduğunuz güvendir. Derste önemsenmeyen küçük ve basit görünen nokta bir sonraki gelecek konunun anahtarıdır. Bu bakış açısıyla elde edilir. Okuduğunuz soruda isteneni bulmak ve soruyu cevaplamada sadece isteneni aramakla olur. Her şey bütünün parçalarıdır. Sizin anlamadığınız sadece bütünün bir parçasıdır. Siz bunu önemseyerek telafi edebilirsiniz. Evrende hepimiz farklıyız. Bu farklılığımız bizim birbirimize engel olmayıp sadece bütünün tamamlayan parçaları olmamızdandır. Yapacağınız peşin yargıdan kaçınmak olmalı.
Hayat uzun bir koşudur. Her adımda yeni bir başlangıç yapabileceğimiz bir koşu. Önemli olan bakış açımızı, dinleme ve anlama yetimizi, sezgimizi geliştirmektir. Küçük gördüğümüz veya önemsemediğimiz her parça bütünü tamamlamada engel çıkaracaktır. Kendimizin koymadığı engelleri aşmanın bir yolu bulunacaktır. Fakat kendimizin kendimize koyduğu engeli kimse kaldırıp atamayacaktır. Fobiler hobilere dönüşmedikçe hayat ıstıraptan başka ne olabilir ki?
Hayallerinizi ertelemeyin. Hedefinizi netleştirin. Heves uğruna ders çalışmayın, idealiniz ve sevdanız olan geleceğinize yönelik ders çalışın. En az yirmi yıl sonranızı düşünün. Tembelliğinizle, sadece sizin değil ta torunlarınıza kadar görüp yaşayacağınız sizin ve ailenizin tüm fertlerinin hayatını etkileyeceğinden asla şüphe etmeyin
SBS, ÖSS, YÖGES, Yabancı Dil Sınavı ve diğer tüm sınavlarda başarılar dileriz. Kaygı ve ümitsizlik olmadan güzel yarınlara varmak için ümitle hep ümitle!
YAŞASIN ÜMİT! KAHROLSUN ÜMİTSİZLİK! -
Sivil Toplum Kuruluşları (STK)
Nedim TAKTAK
--------------------------------------------------- ------------------------------
Devletin çatısı altında toplum işbölümü yapar. İş bölümü ile kurum anlayışı yanında sosyal teşkilatlanma yapıları hizmet ederler. Gönüllülük, ihtiyaç, amaç ve fedakârlık yapma şartları taşıyan insanlar yaşadıkları çevreye, topluma ve kâinat çatısı altında bulunan tüm canlılara karşı duydukları sorumlulukları yerine getirme adına Sivil Toplum Kuruluşları (STK) oluştururlar. STK'lar sosyal devletin güvencesidir.
Vefa, sadakat ve mesuliyet hisleri taşıyan ecdad; kuşlar, bitkiler ve kimsesizler, yoksullar için dernekler, vakıflar kurarak bizlere misal teşkil etmişlerdir.
Tarihi ve kültürümüzü koruma, kollama ve yaşatma adına kurulan dernek ve vakıflarda görev almalıyız. İnsanlığa hizmet etme adına bir şeyler yapmak isteyenler, bunu dert edinenler, mutlaka bir yol bulurlar. Derdi olmayanların ise; bahaneleri olur. Burada aranacak tek şart yer alacağınız kuruluşun devletin resmi makamlarınca tanınmış ve yasal, legal olmasıdır.
Kan vererek nasıl bir hastayı hayata döndürmede kanınızla vesile oluyorsanız; toplumun her yapı taşında var olmakla da aynı lezzet ve hazzı yaşayacaksınız. Hep şikâyet ederek yönetilmeyi değil, demokrasi kültüründe var olarak, yönetime ortak olmayı seçmiş olacaksınız.
Siyasi tercihinizden, yaşama şeklinize kadar düşüncelerinizi yasal haklar çerçevesinde belirtmek gelecek nesillere bir 'Lider Güçlü Türkiye' bırakma sevdası, yurttaşlık borcunuz olmalı. Her birimiz Hz. Mevlâna'nın şu sözlerine kulak vermeliyiz:
“ Her birimiz tek kanatlı melekleriz ve bizler ancak birbirimizi kucaklayarak uçabiliriz.”
NEMELAZIMCILIK ve KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
“Bir yönetim ne zaman çöker?
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar… Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahya Efendi 'ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir…
“Sen ilahi sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
“Nemelazım be Sultanım!”
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahya Efendinin Beşiktaş'taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
Yahya Efendi duraklar:
“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.
”“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz tarihi açıklamasını yapar:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan Koca Sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah'a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
Yaşadığımız toplum ile hemhal olamazsak öğretmen-veli-öğrenci başarımız dört duvar arasına sıkışmaz mı? Üç kıtada at süren, 600 yıldan fazla yaşadığı insan hakları; tebaaya hürmet, din ve vicdan özgürlüğü, emaneti ehline vermedeki başarıları, kuşlar için bile su içme yerleri yapanları ülkelerindeki yönetim şeklini kötüye kullanan idarecilerinden şikâyet ederek 'Osmanlı bizi yönetsin' davetini alan bir yüce devletin varisçileri olan bizler sosyalleşmeden kaçamayız.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ FAYDALARI
Sizlerin gönüllü olarak yer alacağı sivil toplum kuruluşları; toplum ve bizim açımızdan faydalıklar arz eder:
Toplumun o kesimi hakkında birinci elden bilgi sahibi oluruz. Topluma hizmet eden kişilere 'Halka Hizmet HAKK'A hizmet 'gözüyle bakarız. Kendilerini yaşadıkları toplumda diğer bireyler gibi 'Vatandaşlık Numarası' ile değil varlıkları ve yararlılıkları ile tanıtırlar.
Toplumu var eden değerleri yaşatırlar; demokrasi, insan temel hak ve hürriyetleri, dayanışma, paylaşma vb. Kendinizi yönetmek için aklınızı kullanmayı, başkaları içinse yüreğinizi kullanmayı öğrenirsiniz. Başkalarının yanlışlarından ders almayı, hayatın her şeyi kendimiz yapacak kadar uzun olmadığını kavrarsınız. Nezaket kurallarını uymanın güzelliğini görürsünüz. Çünkü nezaket taşınması zor bir lükstür. Taşıyana zarar vermez. Ama taşıyamayanı kızdırır. Geleceği en iyi tahmin etme onu yaşayarak olmalıdır düşüncesine varmaz mıyız? Kısaca kişi; balıklar gibi yaşadığı denizin varlığını, güzelliğini onun yokluğunu yaşarken mi anlayacak yoka şikâyet etme yerine o da bir şeyler yapma sevdasında mı olacak? Sosyal hayatta varlığını gösterme medeniyetine sahip velilerin çocukları duyarlı, merhametli, sorumluluk sahibi, hayvan ve doğa sevgisiyle bezenmiş bir mekanizmaya dönecektir, değil mi?
Eskiden İstanbul'da hanların girişine insanlar, Ramazan ayında fitresini asarmış ve ihtiyacı olanlarda gelip alırlarmış. Hayır, sahipleri, buralara para bırakır ihtiyaç sahipleri de gecenin bir vakti ihtiyacı kadarını alıp gerisini tekrar yerine bırakırmış. Maddi imkânı olmayanımızın, çay ocağından çayını içebilmesi için, mendil satan çocuğumuzun ayakkabısını alabilmesi için, delik çorapları yerine yeni çoraplarıyla sadece okuluna severek gidip derslerini düşünebilmesi için askıya bir iki not da biz yerleştirmeliyiz. Utanarak istemeden biz topluma borcumuzu ödeme hazzı yaşarken o kimseler de toplumla özdeşleşerek ihtiyaçlarını tebessüm ederek giderebilmelidir. Çanakkale'de bir çaycının uyguladığı 'askı' yöntemiyle parası olan müşteriler fazla çay parası ödüyor. Panoya asılan fişlerle de parası olmayanlar bedava çay içebiliyor
Neticede ister öğretmen, ister veli, ister öğrenci, esnaf, işçi kimliği taşıyalım gelecek için bir şeyler yapmalıyız. Merhum Milli şairimiz M. Âkif'in :'Toplu vurdukça sineler onu top sindiremez' dediği gibi her duruma toplum açısından bakıp koşmalıyız. Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek! İşte yardımlaşmanın esası. Dedelerimiz de köşe başlarına hayır oyukları yapmışlar.
Sılah-i rahim ziyaretlerimiz sırasında; Adapazarı, Eskişehir; Bolvadin, Afyon, Akşehir ve Konya'da bulunduk. Sünnet ve düğün merasimlerine katıldık. Farklı kültürel toplumların bu özel günlerinde bir şey dikkatimi çekti. Bu merasimlere canlı yerel çalgıcı ve orkestralar çağrılıyor oyunlar oynanıyordu. Davetliler istek şarkı ve türkülerde bulunuyordu. Türkmen. Yörük. Kürt, Göçmen unsuru taşıyan topluluklarda istekte bulunulan Mustafa Yıldız doğan'ın ' 'Baş Koymuşum Türkiye'min Yoluna' isimli türküsüydü. Toplumumuz ırk, dil, din, kültür ayırt etmeden tek bir yürekti. Acılar paylaşınca azalacak, sevinçler paylaşıldıkça artacaktır.
Adapazarı'nda 17 Ağustos depremini yaşayanlardan dört çocuklu, yaşlı annelerine bakan akrabamız olan bir aile var. Bu aile evleri yeni kurulan Adapazarı'na yakın olduğundan mıdır bilinmez maddi bir kayıp yaşamadı. Lakin onlar da tüm orada yaşayanlar gibi tanıdıklarını, dostlarını, öğretmenlerini kaybetmenin elemini derinden yaşadılar. Kendilerini ihtiyaç sahiplerine yardım toplama ve dağıtma ile ilgili bir arkadaş grubunun içinde buldular. Şehir dışından gelen yardımları dağıtmada görev aldılar. Daha sonra bu çalışmalara iş bulma, ev bulma vb. eklediler. Orada yaşayan bir öğretmenle tanıştırıldım. Çok güzel kişilikli ve candan olan bu arkadaşımız eğitim yardımlarından bahsetti. Hâlâ kitap, defter, kalem vb. ihtiyaçlarını karşılayamayan aileler varmış.
Bu güzel insanlar kendilerini sosyal hayatı tamir etme, yaraları sarma ve dostluğu pekiştirme için adamışlar. Niçin mi bunları yazıyorum? Bir şey yapmak için hâlâ vaktimizin olduğunu söylemek, aslımıza dönmemiz için. Haydi, ne duruyoruz? Velisi ile öğretmeni ile öğrencisi ile eğitim ordusunu göreve çağırıyoruz. Kalkınmamızın Eğitimle olacağını söylüyoruz. Seferberlik kâğıtlarımız biz okula başlayınca verilmedi mi? Biz okula başlayınca eğitimin 'Beşikten Mezara Kadar' olduğunu öğrendik. Hepimizin hepimize ihtiyacı var. Bildiklerimizi bilmediklerimize öğretmek zorundayız.
Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her insanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnına, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. "Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir." Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçülemez. İnsanın değer ve kıymeti, hedef ve gayesine göre bilinir ve ölçülür. İnsan kendisi için değil cemiyet ve toplum için yaşamalıdır. İslamiyet; İnsanların kendileri için değil, başkaları için yaşamalarını emreder. Kimin hedef ve maksadı bütün insanlık ve onların kurtuluşu ise onlar en yüce ve âli hedef sahipleridir.
Arş-ı ala'ya diyerek mübarek şahadet parmağını kaldırarak Rabbi'ne kavuşma arzusuyla tutuşan İftihar Tablomuz (SAV) bu anında kalan 7 dirhemini ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını buyuran rehberimiz önümüzdedir.
Hz. Peygamberimizin (SAV) halasının oğlu, kırk iki yaşında, “Dünyada en büyük gayem Allah ve Resulünün sevgisidir, gözümde başka bir şey yoktur” diyen Abdullah İbni Cahş (r.a.), rahatı, huzuru terk eden, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş'in asil ve zengin bir ailenin erkek evladı olan Hz.Mus'ab b. Umeyr (r.a) önümüzde yürümektedirler.
Bizler gönül eri olma sevdasıyla, Himmetü'r-rical, taklau'l-cibal - Yiğitlerin himmeti dağları yerinden söker." anlayışıyla hareket etmeli ve bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine sığınıp sorumlulukları istikametinde dönüp arkalarına bakmadan yürümeliyiz.
Anadolu insanına ve dünya insanına nemelazımcılık etmeden, kılıç yerine kalem götüren levendlerimize, malımızla, ilmimizle, elimizle, yüreğimizle ulaşmaya gayret edenlerle olmalıyız. -
Hoşgörü
Nedim TAKTAK
--------------------------------------------------- ------------------------------
'Hoş' ve 'görmek' sözcüklerinden oluşan hoşgörü kavramı, her şeyi anlayışla karşılayarak hoş görme, müsamaha, tolerans, insanlar arası ilişkilerde orta yolu takip etme, dengeli olma, farklı olan bir şeye sabır gösterip katlanma, benimsenmeyen bir davranış ve düşünceye bile tahammül edebilme anlamlarına gelmektedir.
Diğer insanlarla iletişim kurma sırasında ortaya çıkan ve psiko-sosyal boyutlu bir kavram olan hoşgörünün affetme, kusura bakmama, farklılıkları anlayışla karşılama, bireyi daraltıp sıkıştırıcı yaklaşımlardan uzak durarak dengeyi koruma, medenî olma ve düşünceleri karşılıklı anlayış içerisinde tartışabilme gibi anlamları içerdiği söylenebilir. Yani hoşgörü, karşılaşılan olayların ve düşüncelerin çeşitli yönleriyle ele alınarak kuralların daha esnek ve toleranslı bir biçimde uygulanmasını ifade eder. Hoşgörüde temel ilke, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil; ona kendi istediği gibi olma imkânı vermektir.
İnsanlar arası ilişkilerde dengeyi koruyan ve onları birbirlerine yakınlaştıran hoşgörü, duygusal bir tavır olarak öğrencinin her konuda hemfikir olması, aldırış etmemesi, olaylara kayıtsız kalması veya kendi inançlarından ve öz benliğinden taviz vermesi değil; farklılıkların bilincine varması, değişik düşünce ve kimliklere anlayışla bakabilmesidir] Bir başka ifadeyle hoşgörü, başkalarından nefret etmeme bilincini kazandıran bir erdemdir, ahlâkî sistemlerin en temel unsuru ve diğer unsurlara da kaynaklık edebilecek önemli bir ruh disiplinidir.
Hoşgörünün temelinde, doğruluk değerlerini dikkate almadan, toplumda farklı inanç ve düşüncelerin de bulunabileceğini kabul etme duygusu yatmaktadır. Ancak bu farklılıklar çekici, ilginç ya da sevimli göründüğü sürece hoşgörüye ihtiyaç duyulmaz. Hoşgörü, bizim uygun görmediğimiz bir durumla karşılaştığımızda söz konusu olur ve asıl bu yüzden önemlidir. Öyleyse, tek taraflı bir yaklaşım tarzı olmayan hoşgörüde herhangi bir haksızlığa yol açılmaması, bir kişinin sürekli hoşgörü bekleyen, diğerinin ise hoşgörü göstermek zorunda kalan durumuna düşmemesi önemlidir.
Herhangi bir nedenden ya da kişisel yetenek ve özelliklerden kaynaklanan farklı düşünce ve davranışlara hoşgörüyle bakmak, değişik fikirlere değer vermek ve onları toleransla karşılamak toplum bireylerinin birbirleriyle yakınlaşmalarını sağlamaktadır. Bencillik, düşüncelerde taassup ve katılık ise, ayrımcılığa ve toplumsal huzursuzluklara neden olmaktadır. Öyleyse hoşgörü, dinler, kültürler ve gelenekler arasında barış fikrinin gelişmesini sağlayan en temel unsurdur. İnsanların bakış açıları ve kültür dünyaları aynı olmayabilir. Ancak hoşgörü ve saygı kurallarına herkes uymak durumundadır. Çünkü hoşgörünün bulunmadığı yerde taassup; taassubun olduğu yerde de barış ihlâlleri kaçınılmazdır.
Öğrencinin benimsemediği düşünce ve davranışlar karşısındaki tutumu ile, yanlış, zulüm, adâletsizlik ve hakların ihlâli karşısındaki tutumu bir değildir. Dolayısıyla haksızlık, kötülük, çirkinlik ve adaletsizlik karşısında susmak, bilerek yanlışlıklara göz yummak hoşgörü olarak değerlendirilemez. Bireye ve topluma karşı işlenen öylesine ağır suçlar vardır ki, bunları hoş görmek, suça ve haksızlığa rıza gösterme anlamı taşır. Öyleyse yasa ihlâlleri, inançlara saygısızlık ve kişiliklere hakaret de hoşgörü kapsamının dışındadır. Çünkü hoşgörüde esas olan, ötekinin zarar görmemesidir.
Hoşgörünün zıddı olan hoşgörüsüzlük, basit bir nezaketsizlikten başlayarak kasıtlı yok etme girişimlerine ve bunun için güç kullanmaya kadar uzanan sonuçlara neden olabilir. Pek çok toplumda bireyler arasında baş gösteren düşünce farklılığı hemen bir ilke ayrılığına dönüşerek, her iki taraf diğer tarafın yanlış olduğunu ve ona katılmanın suçluluğu paylaşmakla aynı anlama geldiğini düşünmektedir. Bu da, anlaşmazlıkların şiddete dönüşmesini ve kuvvete başvurmayı doğurur. Bu durum karşısında alınabilecek en etkili önlem, her milletin, her ırkın, her din ve dinî düşünce mensubunun diğerlerine karşı hoşgörü göstermesini sağlayabilecek bir anlayışı toplum bireylerinde geliştirmektir.
Toplumda geliştirilecek hoşgörü anlayışı, her zaman ve her toplumda genel geçerliliği olan bazı kurallara uyularak geliştirilebilir. Bu kuralları şu şekilde özetlemek mümkündür:
1.Toplum bireylerine düşüncelerini özgürce açıklayabilme fırsatı tanıma.
2.Temel hak ve özgürlüklere karşılıklı olarak saygı göstermeyi prensip haline getirme.
3.Karşıdaki insanı dikkatli ve önyargısız bir şekilde dinleme, görüşleri paylaşılmasa bile kendini onun yerine koyarak duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışma.
4.Kendi görüş ve düşüncelerini önyargısız olarak ortaya koyma.
5.Üzerinde görüş birliği bulunmayan konularla ilgili problemlerin çözümünde tüm önerileri ciddiyetle değerlendirme.
6.Düşünce ve uygulamalarda ortak paydalar aramaya çalışma.
Hoşgörü-Eğitim İlişkisi
İnsanlar arası ilişkilerin karşılıklı anlayış, saygı, tolerans ve yardımlaşma temeline dayalı olarak gerçekleşebilmesi için ailede, okulda, sokakta, çalışma hayatında, kısacası insanın olduğu her yerde hoşgörü kültürünün geliştirilmesi gerekir. Yüzeysel farklılıkları eriterek kavga ve düşmanlıkları ortadan kaldıran hoşgörü, barış toplumunun zeminini oluşturmaktadır.
Hoşgörünün eğitimle yakın bir ilişkisi vardır. Bu ilişki tek taraflı değil karşılıklıdır. Genel olarak; “Öğrencinin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci” şeklinde tanımlanan eğitimin hedefine ulaşmasında hoşgörü anlayışı şart olduğu gibi, hoşgörü anlayışına sahip bireyler yetiştirmede de eğitimin rolü tartışılmazdır. Çünkü hoşgörü, öncelikle eğitimle kazandırılabilecek bir anlayıştır. Öğrencinin doğuştan sahip olduğu yeteneklerini olumlu ve dengeli bir şekilde geliştirmek, kültürel değerleri korumak ve bu değerlerin devamını sağlamak, temeli sevgi ve hoşgörüye dayalı bir eğitim anlayışı ile gerçekleştirilebilir. Hoşgörü ilkesi doğrultusunda eğitilen bireyler daha özgür ve daha barış yanlısıdırlar. Hoşgörü anlayışından yoksun bir eğitim anlayışıyla yetişen bireylerin ise taassuba, suça ve şiddete eğilimleri daha fazladır.
Toplumdaki her birey, yaratılış özelliği, kişilik yapısı, hayatı ve karşılaştığı olayları değerlendiriş biçimi itibariyle diğerlerinden farklıdır. Ancak sahip olunan ortak inanç ve değerler de yok değildir. İşte toplum bireylerinin ortak paydasını oluşturan bu değerleri yetişmekte olan nesle kazandırmak öncelikle eğitimin görevidir. Bu konuda genel eğitimin en önemli yardımcısı din eğitimidir. Çünkü din eğitimiyle bireylere tanıtılacak olan İslâm dini, her şeyden önce bir barış ve hoşgörü dinidir. Sevgi ve hoşgörü, eğitim-öğretimin başarısını artırmada önemli bir unsurdur. Hoşgörüsünden ötürü sevilen ve beğenilen bir eğiticinin telkinleri, öğrenciler tarafından daha kolay benimsenmektedir. Nitekim öğrenciler okulda en çok hoşgörülü öğretmenlerden hoşlanmaktadırlar.
İstanbul'da hatırı sayılır bir okulda okul idarecilerinin ortaokulda yani 6,7 ve 8.sınıfları kapsayan öğrenciler için yaptığı “Hangi dersleri seviyorsunuz? Neden? Hangi dersleri sevmiyorsunuz? Neden?” anketinde sevilen derslerin başında Fen Bilgisi cevabı 1.sırada yer almıştır. Eee n'olcak yani? der gibisiniz. Çok şey olacak OKS ve ÖSS sınavlarında Fen Bilimlerinde başarının azlığı demek ki dikkatinizden kaçmış. Demek ki tabiatı okumakta sıkıntı var. Neden kısmında ise öğretmenin güler yüzlü olması, kendi hayatından ve yaşadığı yerlerden yaşanmış örnekler vermesi ve her şeyden çok hoşgörülü olması yazılmış öğrencilerce. Bu okulda tam 6 Fen Bilgisi öğretmeni varken 1 tanesinin ismi öne çıkmış. O öğretmen kızması olmayan, öğrenci gelişim psikolojisini yakinen bilen birisi ve kendi alanında çok okuyan, araştıran örnek birisi olduğundan bana anket sorulunca ders ve öğretmenimizin ismiyle cevap verdim. İdareci arkadaşlar biraz şaşırsalar da Ziya Paşa'nın buyurduğu gibi 'Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' dediğimde 'Paşa haklı' dediler.
Otoriter yapı, sertlik ve şiddet yanlısı öğretmenlere karşı ise gizli veya açık bir tepki, ilgisizlik ve güvensizlik kaçınılmazdır. Bu durum, öğrenilecek konulara ilgiyi azalttığı için, belirlenen eğitim hedeflerine ulaşmak güçleşmektedir. İnsanlar, yaratılışça hoşgörülü tavırlardan çok fazla etkilenirler. Eğitim sırasında hoşgörülü bir dil kullanma, en katı insanlar üzerinde bile etkili olmakta ve onların yumuşamalarını sağlamaktadır. Çünkü 'Tatlı söz yılanı deliğinden çıkartır' dememişler mi atalarımız? Hoşgörülü söz ve davranışlar karşısında öğrenci kalbi çamaşır suyu kullanmışçasına beyazlaşır, vernellenmniş gibi yumuşacık olur. İnatlaşma ve karşı koyma sevgiyi, saygıyı sel önündeki kaya dahi olsa alır götürür. Sonuçlarını asla kestiremeyiz. Son pişmanlık neye yarar? Her şeyin bedeli var. Bunun bedelinin ödenmesi size uygulanacak cezadan öte vicdanı sıkıntınızı kat kat artırır.
Peygamber Efendimiz (SAV) “Ben Allah resulüyüm. Benim dediğim olacak.” vb şeyleri (Hâşâ! Allah muhafaza) demiş olsaydı Uhud Savaşı'nda ya da bak “Amcamı kaybettim sizin aldığınız karara uydum da ne oldu?” ( Hâşâ! Allah muhafaza ) deseydi Muallim-i Ekber! Tek Rehber! Olur muydu hiç?
Her anı, her adımı, her bakışı, her duyguları ile örneksin efendim Sen bize! Ancak bazı kontrolünde zorlandığımız duygularımızı iftihar meselesi yaparak “Asarım, keserim, yıkarım” dersek öğrencimizi ikna ile değil de makamla veya öğretmeni olmakla üstün görüp azalama, bağırma veya şiddet gibi uygulamalarla eğitmeye kalkarsak vay halimize. Yazıklar olsun bize o zaman. Elmas parçasını kömüre dönüştürmekte maharetimizi göstermenin vahşi hazzını yaşarız bir zaman. Toplumda saygıyı, sevgiyi, vefayı anılarda ararız kırlaşmış saçlarımızı göstererek “Biz bunları değirmende ağartmadık. Bak ne yaptıksa boşuna!” deriz dışımızdan Ama içimizde ses hep bizi yalanlar.Bunun yerine “Yaratılanı Yaratan(CC)'dan ötürü sevmeyi”, “Güzel görüp güzel düşünmeyi” anlıyorsak ve kabullenmişsek öğrencimizin bize davranışı elbet değişecektir. Öğrencinin etkili mesajlar karşısında ikna olup verilen bilgileri içselleştirmesi kolaylaşacaktır. Bu yüzden hoşgörü ilkesini gözeten öğretmenler hedeflerine daha kısa yoldan ulaşabilirler. Çünkü hoşgörüye dayalı eğitimde bireyler olaylara bir başkasının gözüyle bakabilme ve kendini onun yerine koyarak değerlendirme alışkanlığı kazanırlar. -
ON İKİ DEV ADAMDAN BİRİ OLAN HIDAYET TURKOGLU VE SIMITCI
Hidayet Türkoğlu ve eşi İstanbul'da gezerken simitçi bir çocuk görürler.Birden duraklar basketbolcu simitçi çocuğa yaklaşıp sorar
-Simit kaç lira.
-300 bin abi çıtır çıtır
-Tezgahta kaç simit var
-70-80 tane var abi hepsini alırsan ne kadar tutar
-23-24 milyon
-Al sana 30 milyon hepsini satın aldım say .
-Sağol abi....
-Hidayet simitlerin parasını öder fakat eşi şaşkındır
-Hidayet ne yaptın
-Yemediğimiz simitlerin parasını neden ödedin?
-Boş ver
-Ama öğrenmek istiyorum
-Tamam söyleyim
-Simit tablasının kenarı dikkatini çekti mi?
-Hayır.
-Tablada bir isim yazılmıştı …
- Hangi isim ?
-Hidayet
-Yoksa o tabla …
- Evet o tezgah eskiden benimdi.
(Bu hikayeyi Hidayet Türkoğlu Tv8 de katıldığı bir programda kendisi anlatmıştır.)
Peki neden anlattık? Çocuklarınızı başka çocuklarla kıyaslamayın ve fakirlikten utanmayın.Ama çalışmamaktan ve gayret etmeden yaşamaktan utanın.Çocuklarımızın bugünkü yaptıklarına bakarak zekalarına,okul başarılarına ve geleceklerine dair hüküm vermeyin.Veriyorsanız yanılacağınızı unutmayın.Onlar üzerinde baskı kurmayın.Aile meclisini çalıştırın ve sık aile toplantıları yapın.Onları dinleyin. Kötümser bir tüneli görür.İyimser tünelin sonundaki ışığı görür.Gerçekçi kişi hem tüneli hem ışığı hem de gelecek treni görür ’ der. Bazen de bilmemek rahatlıktır. -
ÇOCUKLARDA KÖTÜ SÖZLERE BAŞLAMANIN ALT YAPISI
Çocukların en önemli özelliği evin neşe kaynağı olması ve yuvayı sağlam zincirlerle bağlaması olsa gerek. Çocuklar; masumdur, sevimlidir ve cennet kokuludur. Böyle olması onların bazen yanlış hallerini de kapsar. Masumiyetleri göz önünde bulundurularak yapılan çirkin hal ve tavırlara hoş görüyle bakılır.
Çocuk doğduğunda tarifi mümkün olamayan mutluluğu tadarsınız. Onunla çocuk olup bineği olur, sevinince sevinir, üzülünce beraber ağlarsınız. Geceleri uykusuz kalarak hastalığında Şafi ismini tecelli ettirmesi için Rabbimizden yaşlı gözlerle niyazda bulunursunuz. Baba, anne sözü sizi hayata kopmaz, sarsılmaz, kuvvetli iple sımsıkı bağlar. Birbirinizi daha çok sever ve çocuğunuza mutlu bir gelecek için hayal dünyanıza yeni bir pencere açarsınız. Artık anne ve baba; çocukları doğduğu andan itibaren onun için yaşayan fedakâr, cefakâr canlılardır.
“Yavrum, güzelim, annem, canım, aşkım, paşam, aslanım,” dersiniz. Kızsanız dahi uyurken saçlarını koklayarak, öperek özür bile dilersiniz. Onun için her şeyin en iyisini, en güzelini sağlamak için bir değil iki işte çalışırsınız.
Çocuklar şefkat ve merhamet pınarı olan ebeveynlerinin rehberliğinde; doğru-yanlış, sevap-günah, güzel-çirkin, iyi-kötü halleri tanımaya başlarlar. Küçükken yapılan hatalı davranışlarda ısrar, büyüdükçe sevimli hallerin yerini çirkin bir hale çevirir.
Bu kötü söz ve fiiller, büyükler tarafından ya önemsenmemesi ya da takdir edilmelerinden ötürü alışkanlığa dönüşür. Davranışlar sıradan ve bayağı bir hal alır. Davranışlarını evden ve yakın çevreden modelleyerek alan çocuğun davranışlarında bizim payımız büyüktür. Bazen şaka, bazen espri, bazen de takdirle karşılarız çocuğumuzun beğenilmeyen kötü davranışlarını. Çocukken basite alınan kötü davranışlar; büyüdükçe yetişkinlerce ödül beklemeye alıştırılan çocuğa; ceza, hakaret ve dışlamaya varan neticelerle açığa çıkar.
“Evlendikten 5 yıl sonra bir çocuğu olan aile de herkes mutludur elbette. Evlendikten 5 yıl sonra gelen azalarında noksanı olmayan bir çocuk eve şeref vermiştir. Artık muratlarına eren aile çocuğun adını 'Murat' koyar. Baba çocuğun büyümesini, konuşmasını çok ister. Her gün oğluna yeni kelimeler öğretmeye çalışır ve her misafir gelince oğlundan öğrettiklerini tekrar etmesini ister. Murat 3 yaşına gelince 45 kelimelik cümleler kurarak yaşıtları gibi konuşmaya başlar.
Babanın Osman isminde bir aile dostu vardır. Baba, Osman Bey'e bir şaka yapmak istediğinden Murat'a bir kötü söz öğretip ve bu çirkin sözü Osman Bey'e söyletmeyi ister. Baba oğluna defalarca çirkin sözü söyletme çabasında bulunur. Çocuk denemeler sonucunda o sözü söyler. Baba mutludur, Osman Bey de. Osman Bey çocuktan duyduğu sözden memnuniyetini katıla katıla gülerek gösterir. Baba arkadaşlarına, sevdiklerine çocuğuna öğrettiği sözü söyletmenin zevkini çocuk 12 yaşına gelinceye kadar yaşar. Çocuğa bazen de para vererek söylemesini teşvik eder. Çocuk 12 yaşında para vermeden de çirkin sözü söylemektedir.1
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” 2 diyen Asrımızın Müceddidi'ne kulak vermeliyiz. Attığımız her adım bize bumerang gibi er veya geç döner. Aile toplumun temel taşıdır. Ailelerimizi sağlam tutmak ve korumak için elimizden geleni yapmak zorundayız.
Walt Disney "Eğitim ve eğlence birbirine düşman değildir"3 derken haklıdır. Erkenden başlayarak dili bir eğlence haline getirirseniz, çocuğunuz sevgi sözcüklerini hayatı boyunca koruyacaktır. Tıpkı ilk insan; Âdem (AS) ' dan son ümmet-i Muhammed (SAV) e dek sürecek bir enerji!
Musevilikte şöyle bir gelenek vardır:' 4 Bir çocuk İbranice konuşmaya başlar başlamaz kendisine bir şeker veya bal verilir. Böylece, çocuğun öğrenme kavramını tatlı kavramıyla birlikte hatırlanması sağlanır.
“İnsan taallümle tekemmül eder.” 5 Öğrenerek mükemmelleşir. Öğrenme; yani bilgi alışverişi, insanların birebir ya da dolaylı olarak ilişki kurmalarıyla mümkün olur. Eksik olan azalarımız olmadığı, eksik olanın “Verene teşekkür etmek” olduğudur. Toplumumuzda, evimizde, okulumuzda, işyerimizde eksik olan “Teşekkür ederiz” sözcüğüdür.
Baba evde su isteyince çocuğuna, yemeği yedikten sonra aile birbirine, usta çırağına 1516 numaralı anahtarı getirince, okula gelince bizi getiren servis şoförüne, her ders sonunda öğretmenimize, gün bitiminde her şeyin sahibi Ezel ve Ebed Sultanımız Allah (CC)'a teşekkür etmeliyiz.
Eğer siz öğrenme sürecinde tatlı yerine acı, sıkıntı ve cefa verirseniz dilde izi kaybolmayan yanık bir tad kalır.
Her öğrenme acı verirse öğrenme olmayacaktır hayatta. Tecrübeye, rehbere ve mihmandara gerek kalmayacaktır. Hayat ezberden öte bir durumdan ibaret kalır. Ezberin olmadığı hatta ezberin bozulduğu, tecrübelerin deniz feneri gibi yolumuzu aydınlattığı nurani Cadde-i Kübra'da sevgi, saygı, hoş görü ikliminde adım adım Yüce Dost (CC)'a varışın adıdır: HAYAT!
Bizim bu gün yaptığımız çalışmalar aslında torunlarımızı eğitecek ve hayata hazırlayacak kişileredir. Torunlarınızı düşünün. Çocuğa kızarsanız, kalbini kırarsanız ve Cemalullah'ın ayinesi olan pembe, şirin yüzüne vurursanız severek öğreten ebeveynler olamazsınız. Dayak çocuğun yapılması istenmeyen davranışı yapmasını engeller diyenler vardır. Her kötü sözünüz, her kötü davranışınız; onun ruhunda kapanmaz bir acı olarak yerleşecektir. “Dayağın sürekli tesir icra edeceği de, her zaman münakaşa götürür bir mevzudur. Onun terbiyedeki tesiri, daha çok teskin edici ilaçlara benzer; ağrıyı geçici olarak dindirse bile, iyileştirmez Hele, bazı zamanlar başka komplikasyonlara da yol açar ki, dolayısıyla daima titizlik isteyen bir husustur." 6
O bunlarla yaşar ve olgunlaşır derseniz burada söz susar, fasit bir hal alır. “ Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur” 7 diyen âlimi de üzersiniz o vakit!
Hayatı oyunlaştırırken gerçekleri saklamayın. Çocuklar ölümü dahi anlarlar. Çocuklar 4-5 yaşlarındaki yaşadıkları olayları hatırlarlar. Çocuğa: Allah (CC) dediğinizde; 1-1,5 yaşlarında şahadet parmağını havaya kaldırarak parmağıyla 1 yapmayı, peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) sağ elini kalbinin üzerine koymayı öğretmişseniz o bir daha bu hareketi yapmayı ve yaptıranı unutmayacaktır. Efendisini tanıyan köle gibi hal diliyle de itaat edecektir.
İlk duydukları sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet olan ciğerparelerimizi kendi ellerimizle ateşe atmayalım. Dillerini güzel sözcüklerle bezeyelim.
Yarınların özlemi içimizi yakıyorsa, visal meltemi burnunuzu gözyaşlarınızla sızlatıyorsa, rehberiniz kavi ise, kervanda yerinizi almak için davranın. Unutmayın geçmişinizi, ekilen sevgi tohumlarını!
Özel bir maçta bu duyguları yaşayan futbolcu Tuncay; “Osmanlı torunu olmanın ayrıcalığını yaşadık.” 8 diyorsa hâlâ düşünmekle vakit mi kaybedeceğiz?
Yüreğimizde bir yara var. Kendi ellerimizle çocuklarımızı hayata kötü bir şekilde hazırlamak bize yakışmaz! İnsana yakışmaz! Konuşan hayvanlara bile kötü söz etmesini öğreten ve bunlarla övünen biz değiliz! Biz kayıp zannedilen,”hasta adam” 9 diye nitelendirilen Aslanların; Altın Neslin takipçileri, izcileri olmalıyız. “Hiç Kızmayan Anne”, “Hiç Kızmayan Baba” olmamız gerekmektedir. Muhabbetimizle kuşatmalı, bahçemizdeki gülleri sevgimiz ile yeşertmeliyiz. —
“Tülleniyor ruhlarımızda sevdalı bir yaz,
Ne çıkar sanki biraz sertçe esmişse poyraz.
Güller açıyor, her yanda bülbül nağmesi var,
Dünkü renkleriyle geliyor bu gelen bahar...” 10
n.taktak@hickizmayanogretmen.com
1-Yazarı bilinmiyor. (Anonim)
2- Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Söz Basım Yayın,2006,s.545.
3- Pery W. Buffıngton, Çocuk Yetiştirmede Psikolojik Taktikler,(Çev. Taner Gezer), İstanbul, Yakamoz Yayınevi.
4-Taktak, Nedim, Aranızda Ders Çalışmayı Sevmeyen Var Mı, Nesil Yayınları, İstanbul,2006,s.38
5- Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, İstanbul, Söz Basım Yayın, 2006,s.330.
6- Ünal,Ali, Eğitim-Öğretimle İlgili Bir Kısım Prensipler, http://tr.fgulen.com/content/view/7958/5/20.05...
7-Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar 13, İstanbul, Söz Basım Yayın, 2006,s.91
8-http://www.zaman.com.tr/webapptr/haber.do?habe...
.
9-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=15...
.
10-Gülen,M.Fethullah,Bu Gelen Bahar, http://tr.fgulen.com/content/view/1139/3/20.05... .
Kaynak:
http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?derg... -
ZEKA NEDIR
“Tüm insanlarda var olan,bireye has yetenek ve becerilerin tümüdür.Geliştirilebilir,değiştirilebilir ve eğitilebilir.” Genel tanımından da anlayacağımız gibi var olan bu özelliğimizi nasıl kullandığımız çok önemli. İnsanların dünyaya gelişlerindeki bilgi ve hafıza yönünden nüansla beraber aynı oldukları herkes aynı potansiyel dehayla dünyaya geldikleri bilinen bir gerçektir.
“Zekanın ne anlama geldiği ve ne kadarının ölçülebildiği konusunda henüz bir görüş birliği sağlanmış değildir. Latince “intellectus” kelimesinin karşılığı olan zekanın, kavramsal olarak birkaç tarifi ise şöyle sıralayabiliriz.
“Cevap vermede, muhtemel çözümleri inceden inceye aramadaki çabukluk ve bir problemin evreleri arasındaki yeni ilişkileri anlayabilme kapasitesi”
“Yeni bir düzeneği veya kuralı keşfetme yada bir rahmin yürütme ile ilgili faaliyet.”
“Beynin bilgiyi alıp, hızlı ve doğru olarak analiz etmesi..”
Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Şuur, bilinçaltı, ruh gibi açık uçlu bir kelime olduğu için zekanın evrensel bir tarifi yapılamamıştır.”(http://www.forumshare.com/f- orum)
Eğitim psikologu Jensen (1969), bilimsel olarak hiç de iç açıcı olmayan şu gerçeği kabul etmiştir: Zekayı ölçmek, tanımlamaktan daha kolaydır. Okula henüz başlayan öğrenciler bile, sınıflarında kimin en zeki olduğu konusunda fikir yürütürler. Çünkü görevi daha kolaylıkla ve daha kısa sürede bitirmek gibi zeka olarak adlandırdığımız gücün etkilerini farkındadırlar. Öğretmenler de benzer gözlemlerde bulunur, verilen görevi hangi öğrencinin daha kısa sürede ve doğru bir biçimde tamamlayacağını tahmin edebilirler.
Kimin zeki olduğunu kimin olmadığını söylemek çoğu kez kolay gözükse de eğitimci ve psikologlar bu tür yargılarda bulunmanın nesnel yollarını mutlaka bulmalıdırlar. Çünkü verecekleri kararların çocuğun yaşamında önemli etkileri olabilecektir (MacMillan, 1982).
Çocukların gelişmesinde bu uzman doktorlarca hemen saptanabilmektedir.Konuşmada gecikme,davranışlarda farklılık,el ve göz kaslarındaki yaşıtları arasındaki belirgin değişikliler sayılabilir.Bazı aileler yaramazlık yapan çocuklarının çok zeki olduğunu söylerler.Acaba böyle mi?
Yaramaz çocuğun zekâ yönünden normal çocuktan farkı yoktur. Sadece aşırı hareketlilik sonucu, aile tarafından çocuklara nerede durulması gerektiği öğretilmediğinde 'şımarıklık' görülür. Çok hareketli çocukta 'hiperaktivite bozukluğu' denen sorun oluşabilir! -
Kişisel Başarı'dan
Einstein’ın En Meşhur Ve Müthiş Sözleri
Neden beni kimse anlamıyor ama herkes seviyor? (bir mülakattan, 12 Mart 1944)
İzafiyet teorisi başarıyla ispatlanırsa Almanya benim bir Alman olduğumu iddia edecek, Fransa dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Teorim gerçek dışı çıktıysa Fransa bir alman olduğumu söyleyecek, Almanya Yahudî olduğumu açıklayacaktır. (Fransa Felsefe Cemiyeti konferansından, 6 Nisan 1922)
Ben gelecek için hiçbir endişe duymadım. O yeterince hızlı geliyor. Fiziği izafiyet ilkesinde sokmak fikrini rast gele bulmama teşekkürler, siz (ve diğerleri) benim bilimsel yeteneklerimi beni rahatsız edecek kadar çok abartıyorsunuz. (Arnold Sommerfeld’e mektup, 14 ocak 1908)
Bir insan için olguları öğrenmek o kadar önemli değildir. Bunun için bir yüksek okula cidden bir ihtiyacı yoktur. Bunları kitaplardan öğrenebilir. Yüksek bilimler okulundaki eğitim değeri bir çok gerçeği öğrenmek değil, kitaplardan öğrenebilecek bir şeyi düşünmek için aklı eğitmektir. (Thomas Edison’un “Yüksek eğitim gereksizdir” fikri üzerine, 1921)
Güvenlik sosyal silahlanmada görüldüğü sürece hiçbir ülke savaşta zafer getireceğine inandığı herhangi bir silahtan vazgeçmez. Bana göre güvenlik ancak bütün millî askerî savunmaların terk edilmesiyle kazanılabilir. (Jacques Hadamardâ mektup)
Savaş kazanıldı ama barış değil. (New York’ta 5.Nobel yıldönümü yemeğindeki demeç)
20. yüzyılın adamı Albert Einstein. IQ’su 172. ünlü bilim adamının 40 yıldır kavanozda bekleyen beyni üzerinde yapılan bir araştırma, Einstein’ın beyninin bir bölümünün anormal geliştiğini gösterdi. Einstein sağlığında beyin üzerinde çalışmalar yapıyordu ve bir biyografisinde ölümünden sonra kendi beyninin de incelenmesini istediğini yazmıştı. Ama şüphesiz beyninin başına ne geleceği aklının uçuna bile geçmemiştir. Einstein öldüğünde otopsi yapan doktor Thomas Harvey, bu sırada beyni yerinden çıkardı ve bir kavanozun içine koydu. Dr. Harvey beyni incelemek, için Einstein’ın ailesinden izin almıştı. Harvey beyni 240 parçaya bölerek incelemeler yaptı. Fakat bu incelemeleri hiçbir yere yayınlamadı. Harvey 1996’da Amerikan McMaster üniversitesine gidip araştırmacıların Einstein’ın beynini incelemek isteyip isteyemediklerini sordu. Bu araştırmacılar Harvey’i kesinlikle daha önceden tanımıyorlardı. Araştırma ekibinin başkanı Sondra F. Witelson, Harvey’in Einstein’a otopsi yapan patalog olduğunu öğrendiklerin de teklifini hemen kabul etti. Harvey beynin birkaç parçasını bu araştırmacılara verdi. Einstein’ın beyni McMaster üniversitesinin beyin bankasındaki beyinlerle kıyaslandı. Araştırma sonuçlarında Einstein’ın beyninde beyin çalışmasını sağlayan oligopdendroglia’nın daha çok bulunduğu tespit edildi. Einstein’ın beyninde bulunan normalden farlı özellikler onun neden üstün bir fizik bilgini olduğunu açıklıyor. Einstein’ın beyninin alt parietal bölgesi normal bir beyinden %15 oranında daha geniş. Bu genişliğin sebebi parietal bölgedeki bir yarığın beyin normalden farklı şekilde oluşmasını sağlaması. Bu sayede beyin hücreleri ve nöronlar birbirleriyle daha iyi bağlantı kurabiliyor ve daha kolay beraber çalışabiliyor. Bulguların Einstein’ın neden bir matematik dehası olduğunu açıkladığını düşünüyorlar; zira Einstein’ın beyni genel olarak diğer beyinlere benziyorsa da, beyin matematiksel düşünce ve boyutlu, hareketli düşünebilme yeteneğinin kontrol edildiği merkez Einstein’da normal beyinlere göre çok daha büyük. İngiliz bilimyayın organı The Lancet’a konuşan, araştırma heyetinin başkanı Prof. Sondra Witelson, “Einstein’ın beynince tespit ettiğimiz sıra dışı anatomi onun nasıl farklı düşünebildiğini açıklıyor. Einstein kendi bilimsel düşünce sistemini “Kelimelerin pek bir fonksiyonu yoktur” sözleriyle anlatırdı. O, kelimeler yerine görsel boyutla ilgiliydi ve şekillerle düşünürdü” diyor. Einstein’ın beyni 35 erkek ve 56 kadınınkiyle kıyaslandı. Bu insanların ortalama zekâ seviyesi 115. Bu beyinlerin sahipleri arasında şarkıcılar, mimarlar ve işçiler gibi değişik grublardan insanlar var. Einstein’ın beyninde parietal bölgedeki farktan başka herhangi bir fark yok. Einstein’ın beyni diğer beyinlerle kıyaslandığında aynı ağırlıkta. Aşağıdan yukarıya ve önden arkaya ölçüldüğünde de hiçbir fark yok. Wiltelson araştırma sonuçlarında zeki olmak için büyük bir beyne gerek olamadığını ortaya çıktığını söylüyor. Araştırmalarda Einstein’ın çok üst zekâya sahip olmasının 2 sebebi olduğu belirtiyor: Einstein’ın beyninin aşağı bölgelerinin %15 oranında daha geniş olması ve slyvıan denilen yarığın dahaaz olması. Slyvıan çatlağı beynin yanında bulunuyor, doğuştan geliyor ve gelişimle değişmiyor. Einstein küçükken kafası doğumdan hemen sonra biçimsiz olduğu ve konuşması geç geliştiği için annesini çok endişelendirmiş. 3 yaşında konuşmaya başlamış ve bu yaştan sonra da konuşma zorlukları çekmiş. Dr. Witelson, Einstein’ın beynindeki farklılığın nereden kaynaklandığını bilmemekle birlikte genetik olduğuna inanıyor. Beyni araştırmalar için McMaster Üniversitesini seçmesinin sebebiyse araştırma ekibinin başkanı Dr. Witelson’ın 1982’de oluşturmaya başladığı beyin bankası. McMaster Üniversitesi’nin beyin bankasında bulunan beyinlerin sahipleri ölmeden önce tam anlamıyla bir zekâ ve yetenek testinden geçirilmiş ve yaşlara göre kategorize edilmiş oluyor. -
Acaba Kendinizi Tanıyor musunuz?
GELİN SİZE KARİYER TESTİ YAPALIM NE DERSİNİZ?
Soru: Kedinin biri ağaca çıkmış ve inmek bilmiyor….Siz kediyi o ağaçtan indirmek için ne yaparsınız?
Biraz düşünün,gözünüzde canlandırın olayı ve buna göre kariyer analizinizi aşağıda bulun!
1-Ağaca tırmanırsınız,
2-Ağaca merdiven dayayıp tırmanırsınız,
3-‘Gel pisi pisi’ diye bağırırsınız,
4-dişi bir kedi bulup ağacın altına getirirsiniz,5-itfaiyeyi arasınız.
Evet cevabınızı verdiniz.Merakla sonucu bekliyorsunuz.Sonuçlar iki hafta sonra aynı saat 13.00’te lütfen demeyeceğiz hastane laborantları gibi. İşte Sonuçlar:
1-Ağaca tırmandıysanız; Cesur,girişken ve kendinize güveniyorsunuz.Sizden iyi bir satış temsilcisi olabilir.
2-Ağaca merdiven dayayıp tırmanmışsanız;Hedefe nasıl ve ne yöntemlerle ulaşabileceğinizi planlayabiliyorsunuz.iyi bir Halkla İlişkiler Uzmanı olursunuz.
3-‘Gel pisi pisi’ diye kediye bağırdıysanız;Saflık derecesinde iyimsersiniz.Lütfen kendi işinizi sakın kurmayın
4-Dişi bir kedi bulup ağacın altına getirdiyseniz;Kendi işinizi kurup çok başarılı ve ünlü biri olabilirsiniz.
5-İtfaiyeyi aramışsanız ;Sorumluluğu başkalarına atmayı iyi beceriyorsunuz,iyi bir üst düzey yönetici olabilirsiniz.
Sizin zaten bir işiniz var değil mi? Doğru bir işte misiniz? Yoksa severek olmasa da elimden başka bir iş gelmez diyenlerden misiniz? Unutmayınız “Bir insan bir işi başarıyorsa tüm insanlar o işi başarabilir.Sadece kendinizi başarısızlığa mahkum etmeyin ve gözünüzü hedeften ayırmayın yeter. Çocuğunuz da bu testi elbette yapabilir.Haydi hayırlısı.’
ARANIZDA DERS ÇALIŞMAYI SEVMEYEN VAR MI ? (TİMAŞ 2006)
“Bir baba yüz öğretmene bedeldir.” George Herber -
Suçlu Yetiştirmek Ne Kadar Kolaymış!
Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmenin En Basit Kuralları!
v Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
v Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
v Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin!21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
v Yerde bıraktığı herşeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için herşeyi siz yapın ki; o bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
v Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki; bu sayede aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
v Ona istediği kadar harçlık verin ki; hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
v Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki;
istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
v Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
v Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün
suç işlerse, kendisinden özür dileyin!
v Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!
Bu yukarda yazılı maddeler ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtılmıştır.