http://netlog.com/nedimtaktaknedim taktaktaktaknedimnedimtaktakhttp://tr.netlogstatic.com/p/tt/001/751/1751537.jpgTürkiyeİstanbul nedimtaktak profil sayfası

nedimtaktak

erkek - 39 yaş, Istanbul, Türkiye


RSS bildirimi

Blog 14

Eğitimle Erdem toplumuna doğru ileriye doğru elele hareket zamanı Aziz dostlar... :)


  • KENDINIZI TANIMAYA NE DERSINIZ?

    Bu bölümde size siz tanıtılmaya çalışılacaktır.İş,aile ve sosyal başarılarınızla başarılı ve başarısız öğrenci kavramlarına değinilecektir.Aşağıdaki testi bir eğlence gibi de görebilirsiniz. Başarılar.

    GELİN SİZE KARİYER TESTİ YAPALIM NE DERSİNİZ?

    Soru: Kedinin biri ağaca çıkmış ve inmek bilmiyor….Siz kediyi o ağaçtan indirmek için ne yaparsınız?

    Biraz düşünün,gözünüzde canlandırın olayı ve buna göre kariyer analizinizi aşağıda bulun!

    1-Ağaca tırmanırsınız,

    2-Ağaca merdiven dayayıp tırmanırsınız,

    3-‘Gel pisi pisi’ diye bağırırsınız,

    4-dişi bir kedi bulup ağacın altına getirirsiniz,5-itfaiyeyi arasınız.

    Evet cevabınızı verdiniz.Merakla sonucu bekliyorsunuz.Sonuçlar iki hafta sonra aynı saat 13.00’te lütfen demeyeceğiz hastane laborantları gibi. İşte Sonuçlar:

    1-Ağaca tırmandıysanız; Cesur,girişken ve kendinize güveniyorsunuz.Sizden iyi bir satış temsilcisi olabilir.

    2-Ağaca merdiven dayayıp tırmanmışsanız;Hedefe nasıl ve ne yöntemlerle ulaşabileceğinizi planlayabiliyorsunuz.iyi bir Halkla İlişkiler Uzmanı olursunuz.

    3-‘Gel pisi pisi’ diye kediye bağırdıysanız;Saflık derecesinde iyimsersiniz.Lütfen kendi işinizi sakın kurmayın

    4-Dişi bir kedi bulup ağacın altına getirdiyseniz;Kendi işinizi kurup çok başarılı ve ünlü biri olabilirsiniz.

    5-İtfaiyeyi aramışsanız ;Sorumluluğu başkalarına atmayı iyi beceriyorsunuz,iyi bir üst düzey yönetici olabilirsiniz.

    Sizin zaten bir işiniz var değil mi? Doğru bir işte misiniz? Yoksa severek olmasa da elimden başka bir iş gelmez diyenlerden misiniz? Unutmayınız “Bir insan bir işi başarıyorsa tüm insanlar o işi başarabilir.Sadece kendinizi başarısızlığa mahkum etmeyin ve gözünüzü hedeften ayırmayın yeter. Çocuğunuz da bu testi elbette yapabilir.Haydi hayırlısı.’

  • Hababam Sınıfı'nın Verdiği Ders"

    Hababam Sınıfı’nın bir bölümünde Mahmut Hoca İle Edebiyat öğretmeninin verdiği ders çok ilgi çekicidir:

    ‘Haylaz Hababam Sınıfı öğrencileri her zamanki gibi yeni öğretmenleri olan genç ve güzel olmasının yanında meslekte yeni mezun bir edebiyat öğretmenlerine ‘İnek Şaban ’tarafından yazılmışçasın İlan-ı aşk mektubu yazarlar. Mektubu alan İnek Şaban ağaçlarda mektubunu okur. Mektupta belirtildiği gibi edebiyat öğretmeninin aşkını kabul ederse ‘MÖ MÖ MÖ’ diye üç defa boynundaki çanı sallayarak derste tüm sınıfa ilan edecektir. Mektuptaki gibi üç defa möleyen İnek Şaban öğretmenince tokatlanarak ödüllendirilir.

    Hababam İnek’in kırılan onurunu kurtarma çabalarına girer. İntikam için gelecek derste yapılacak olan edebiyat yazılı sınavında toplu olarak aşk mektubu yazarak yazılı kâğıtlarını verecekler. Böylece genç ve tecrübesiz buldukları öğretmenlerine Hababam’ ın ne olduğunu, asla uğraşılmaması gerektiğini anlatacaklardır. Aldıkları kararı tüm sınıf başarıyla uygularlar. Öğretmen yazılı kâğıtlarını okudukça şaşırır, şaşırdıkça bunalır. Soluğu Mahmut Hoca’nın yanında alır. Mahmut Hoca kâğıtları ve içindekileri öğrenince sakinleşmek için tansiyon düşürücü dilaltı hapına başvurur.

    Her neyse öğretmen sınıfı toplu olarak disiplin kuruluna sevk eder. Disiplin kurulunun cezası tüm sınıfın okuldan uzaklaştırılması yönünde olur. Mahmut Hoca karara saygılı olduğunu belirterek öğretmen arkadaşından şikâyetini kibarca geri almasını ister. Bu sonuçtan velilerinde sorumlu olduklarını kendilerine hatırlatılması gereklidir diyen öğretmen kararından vazgeçmeyeceğini bildirir. Mahmut Hoca bu kararı velilere edebiyat öğretmeninin açıklamasını ister.

    Veliler karne dağıtımı için ve öğrencileri hakkında görüşmek üzere resmi bir yazıyla okula davet edilirler. Hababam bu durumdan habersiz kendilerine acıyarak edebiyat öğretmenlerine kızmaktadırlar. Okula gelen velileri çocukları karşılaşırlar. Veliler burunlarından solumakta niçin okula çağrıldıklarını bilmediklerini söyledikleri çocuklarını okul bahçesinde bırakıp Hababam Sınıfı’nın dersliğinde toplantıya katılırlar. Mahmut Hoca Edebiyat öğretmeninin velilere çocukları hakkında gerekli bilgileri vereceğini söyler. O ana dek Mahmut Hoca da Edebiyat öğretmeninin çocukların atılması yönünde cereyan eden tüm sınıfın aşk mektuplarını velilere göstererek kararı açıklayacağını düşünmektedir. Edebiyat öğretmeni öğrencilerin mektuplarını Mahmut Hoca’ya bakarak yırtar.

    Veliler iki öğretmenin meslekten olanların anlayıp hissedeceği gözlerinin içlerinin gülüşmesinden bir şey anlamadıklarını birbirlerine bakarak hal diliyle ifade ederler. Öğrencileriyle yakinen ilgilenmediklerini söyleyen öğretmene velilere çocuklarının notlarının iyi olmadığını bundan velilerin de sorumlu olduklarını söyler. Sınıftaki veliler derhal kendilerini klasik savunma yöntemiyle savunurlar.’saçlarını süpürge ettiklerini, yemeyip yedirdiklerini, içmeyip içirdiklerini, giymeyip giydirdiklerini, kendilerinin maddi imkânsızlıktan dolayı okuyamadıklarını çocuklarının okumasını can u gönülden arzu ettiklerini’ ve buna benzer ifadelerle her biri kendini savunarak haklı pozisyona geçmek için uğraşırlar.

    Öğretmen haklı olabileceklerini, maddi boyutun halledilmesinin eğitim ve öğretim açısından yeterli olmadığının biraz sonra dağıtacağı karnelerle desteklendiğini söyler. Velilerin veli toplantılarına katılıp öğretmenleriyle tanışıp görüşmelerinin ileride doğacak tüm olumsuzlukları asgari seviyeye indireceğini belirtir. Veliler öğretmene hak verdiklerini söyledikten sonra pişmanlık duyguları içinde aldıkları çocuklarının karneleri ile sınıftan çıkarlar. Bu arada öğretmen velilerin okudukları son sınıf karnelerini çocuklarına verir. Velileri okul bahçesinde bekleyen çocukları boyunları bükük karşılarlar.

    Veliler her biri çocuklarını alarak okulun bir köşesine çekilirler. Çocuklarına kendileriyle yeterli derecede ilgilenmediklerini ama bundan böyle ilgileneceklerini söylerler. Okuldan atılmadıklarını bu cümlelerle duyan öğrenciler mutlu olurlar. Öğretmenlerine daha bir başka duygular içinde velilerini dinlemeye devam ederler. Veliler karnelerin iyi olmadıklarını kendilerinin sınıflarının iyi birer öğrencisi olduklarını söylerler. Fırsat bu fırsat diyen öğrenciler velilerinin karnelerini kendilerine takdim ederler. Şaşkınlık içinde karneleri alıp kendilerinin olduğunu öğrenince durumlarının çocuklarından daha vahim durumda olmasına üzülürler.

    Çocukları kendi karneleriyle velilerinin karnelerini karşılaştırmak isterler. Veliler durumu geçiştirerek gelecek yıllarda daha ilgili olacaklarını söylerler.’
    “Savunma gibi güzel bir metot yerinde kullanılırsa etkili olur. Hâlbuki kendimizi mükemmel bir varlıkmış gibi göstererek çocuğumuzla olan iletişimi kaybetmiş oluruz. Kaybeden yanlarımız gibi kazanan yanlarımız biz iletişim köprüsünü kurduğumuzda yer değiştirecektir.” (Taktak, Nedim (2006).Çocuğum Benim Herşeyim- Timaş Yay. İstanbul)

    Eğitim sürecinde bireyin kendi yaşantıları esastır Eğitim; öğretmen, öğrenci ve veli olmak üzere üç ana temele oturtulan süresiz bir uzun yolun adıdır. Bu yolda engeller ve dikenler olsa da yol her zaman iki yanı güllerle süslü gülistana gider. Gülistana varabilmek için seçilecek bazı sistemli ve etkin çalışmalar bize hız ve güç katacaktır. Baş döndüren bir gelişme ve değişme gösteren, artık küçük bir köyden daha da öte küçücük bir mahalleyi andıran koca Dünya’mızda asrımızın istek ve beklentilerine cevaplar verecek, kendi ulusal ve kültürel değerlerini önemli bir görev sayacak, AKLI, VİCDANI HÜR nesillere ihtiyaç vardır. Eğitim bir süreçtir. Eğitim sürecinde, bireyin davranışlarının istenilen yönde değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Davranışlarındaki değişme kasıtlı olarak gerçekleştirilmektedir.

    Kalkınma hamlesinin fazla masraf gerektirmeyen EĞİTİM kısmına gerekli önem verildiği takdirde başlanılan nokta ile gelinen nokta arasının bir hayli fazla olduğu gözden kaçmayacaktır. Daha 100–150 yıl önce eğitime yapılan masraflar ölü yatırım olarak görülürken kapkaçtan yakalanan 12 yaşındaki çocuk bile “EĞİTİM ŞART!”demektedir.

    Eğitemediğiniz takdirde mahalle ve sokaklarda tek levha görünür. “. Kahvesi” bu tüm toplumların eğitime verdikleri göstergedir. Yani ne kadar kahvehaneniz az ise o kadar okullaşma oranı artmış demektir. Eğitimi güle benzeterek çıkalım yolumuza gülün dikeni vardır. Bazen elimizi kanatır bazen de burnumuza batar. Hep Gül Çocuklarımız hatırına. Biz de atalarımızdan “Hatırınıza bir şey gelmesin, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye öğrenmedik mi?

    Biz bize benzeriz. Biz “Aynası iş olan “,”Profesyonelce çalışıp, amatörce sevinen” eğitim neferleriyiz. Erdem Toplumu’nun mimarları olmalıyız. HİÇ KIZMAYAN ÖĞRETMEN, HİÇ KIZMAYAN ANNE, HİÇ KIZMAYAN BABA ve HİÇ KIZMAYAN ERDEM TOPLUMU! Gülün dikeni bize batsın kokusu dosta gitsin diyelim.

    Eğitim sürecinde bireyin kendi yaşantıları esastır Eğitim; öğretmen, öğrenci ve veli olmak üzere üç ana temele oturtulan süresiz bir uzun yolun adıdır. Bu yolda engeller ve dikenler olsa da yol her zaman iki yanı güllerle süslü gülistana gider. Gülistana varabilmek için seçilecek bazı sistemli ve etkin çalışmalar bize hız ve güç katacaktır. Baş döndüren bir gelişme ve değişme gösteren, artık küçük bir köyden daha da öte küçücük bir mahalleyi andıran koca Dünya’mızda asrımızın istek ve beklentilerine cevaplar verecek, kendi ulusal ve kültürel değerlerini önemli bir görev sayacak, AKLI, VİCDANI HÜR nesillere ihtiyaç vardır. Eğitim bir süreçtir. Eğitim sürecinde, bireyin davranışlarının istenilen yönde değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Davranışlarındaki değişme kasıtlı olarak gerçekleştirilmektedir. Eğitemediğiniz takdirde mahalle ve sokaklarda tek levha görünür. “. Kahvesi” bu tüm toplumların eğitime verdikleri göstergedir. Yani ne kadar kahvehaneniz az ise o kadar okullaşma oranı artmış demektir. Eğitimi güle benzeterek çıkalım yolumuza gülün dikeni vardır. Bazen elimizi kanatır bazen de burnumuza batar. Hep Gül Çocuklarımız hatırına. Biz de atalarımızdan “Hatırınıza bir şey gelmesin, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye öğrenmedik mi?

  • Evde Sizi Modelleyenler Var Dikkat

    Masada Tir Soforu Gibi mi Oturuyorsunuz?

    Sokakta,işyerinizde nasıl ciddi ve vakur davranıyorsanız evinizde de biraz esnek olmakla beraber örnek alınan bir model olduğunuzu hatırınızdan çıkarmayarak davranmak zorundasınız değil mi? Eve girişinizden masada yemek yemenize dek bilinçli bir hareket şart! Siz yemekte ‘Tır şoförü’ gibi oturursanız daha küçük dediğiniz yavrularınız sizi modellediğinden yaptığınız basit davranışı ileride yanınızda oturulunca saygısızlık olarak alacağınızı da düşünün.

    Burada Tır şoförlerini örnek vermekteki amacımız onlara saygısızlık etmek değildir. Tırların şoför mahalleri lüks bir otel konforundan farksızdır.Kamyon sürücülerinin aksine onlardaki rahatlık 4 yıldızlı otellerdeki gibidir.Onlar buna alıştıklarından evlerinde de rahat otururlar.Sadece davranışlarını değiştirmeye direnmeleri,okumaya vakit bulamamaları ve ailelerine az zaman ayırmalarıdır.Peki nereden biliyorum? Komşumuzdan ve şoförlük yapan çok tanıdığımızdan.
    Hepimizi tanıklık ettiği bir olayı aktarmak istiyoruz:

    “Çocukların en büyük özelliği evin neşe kaynağı olması ve yuvayı sağlam zincirlerle bağlaması olsa gerek.Masum dur,sevimlidir ve cennet kokuludur.Böyle olması onların bazen yanlış hallerini de kapsar.Çünkü insan öğrenerek gelişir.Büyümeleriyle doğru-yanlış,sevap-günah,güzel-çirkin,iyi-k- tü hallerini seçmeye başladıkları anda sevimli halleri yerini davranışlarında sevimli ve çirkin bir hal alır. Bu kötü haller büyüklerin ya önemsememesi ya da takdir edilmelerinden ötürü alışkanlığa dönüşür.

    Davranışlar sıradan ve bayağı bir hal alır.Davranışlarını evden ve yakın çevreden modelleyerek alan çocuğumuzun davranışlarında bizim payımız büyüktür.Bazen şaka bazen espri bazen de takdirle karşılarız çocuğumuzun beğenilmeyen kötü davranışlarını.Çocukken basite alınan kötü davranışlar büyüdükçe yetişkinlerce ödül beklemeye alışkın çocuğa ceza, hakaret ve dışlamaya varana dek sürer. Siz değerli okuyucularımızla bu konuyla alakalı bir örneği paylaşmak istiyoruz.

    ‘Bizim bir komşumuz vardı.Evlendikten 5 yıl sonra bir oğlu oldu.Tabii ailece çok sevindiler.Sevinilmez mi?Evlendikten 5 yıl sonra oldu hem de erkek bir çocuk.Artık muratlarına ermişlerdi.Adını ‘Murat’ koydular.Babası Ali Bey oğluna aşırı düşkündü.Nasıl düşkün olmaz ki? Muratlarına 5yıl sonra ermişlerdi.Oğlunun bir an önce büyümesini istiyordu.Çocuk doğduğundan itibaren ona bir şeyler anlatıyor; bir an önce konuşmasını istiyordu.Murat 15 aylıkken ‘baba’ dedi.Dünyalar Ali Bey’in olmuştu.Artık ona ‘baba’ diyen bir canlı vardı evinde. Ali Bey her gün oğluna yeni kelimeler öğretmeye çalışıyor ve her misafir gelince oğluna öğrettiklerini tekrar etmesini istiyordu.

    Murat 3 yaşına gelince 4-5 kelimelik cümleler kurarak yaşıtları gibi konuşmaya başlamıştı. Ali Bey’in Osman isminde bir aile dostu vardı.Çok samimi ve şaka yapmayı çok seven iki arkadaştılar.Hatta bazen şakanın dozunu artırırlar, ağızlarından argo sözlerde çıkardı. Osman Bey Murat’ı çok severdi. Ali Bey, Osman Bey’e bir şaka yapmak istiyordu.Murat’a bir küfür öğretecek ve Osman Bey misafirliğe geldiğinde oğlunu Osman Bey’e küfrettirecekti.Böylece şaka yapıp gülecekti. Ali Bey oğlunu çağırdı,ona bir küfür söyledi ve tekrar etmesini istedi.Murat bunu algılayamadı.

    Çünkü ilk defa böyle garip bir sözcükle tanışmıştı.Tekrar etmekte zorlansa da babası istediğinden birkaç denemeden sonra başardı.Hâlâ da anlamıştı ağzından çıkan sözcüğün anlamını. Aradan biraz zaman geçti.Sokakta iki çocuk birbirlerine bağırıyor ve birbirlerini itekliyorlardı.O sırada çocuklardan biri Murat’ın babasından öğrendiği o sözü yüksek sesle haykırdı.Olan oldu işiten diğer çocuk bastı yumruğu diğerinin gözüne.Babasının öğrettiği kelimede ne vardı ki biri diğerine söyleyince kavga başladı.Aklından buna bir anlam veremedi Murat. Eve geldiğinde babasıyla Osman amcası salonda oturmaktaydı.Babası hemen onu çağırdı ve ‘Geçen öğrettiğim sözü Osman Amca’na söyle Murat’ım’ dedi.Murat söylemedi.Ali Bey ne kadar ısrar etse de o söylemedi. Aradan 1 yıl daha geçmişti

    ,Murat 4 yaşına basmıştı.Çocuklar sokakta top oynuyorlardı.Murat’ı topu yok diye aralarına almıyorlardı.Babasına da söylemişti ‘Bakarız bir ara’ demişti babası Osman amcasının olduğu bir gün babası alışkanlık haline getirdiği ‘Hadi Murat söyle oğlum öğrettiğim sözü Osman amcana’ cümlesini söyledi.Murat söyleyecek gibi oldu vaz geçti.Babası ‘Sana 5 milyon lira vereceğim ama söylersen!Söylemezsen yok!’Parayı alıp iyi bir top alır ve sokakta kendine yer açabilirdi.Kabul etti,

    Tam söyleyecekken vaz geçiyordu.Babası parayı çıkarıp eline verdi.Bir an hayal etti:’Top alıyor ve sokağa geliyordu.Tüm çocuklar ona doğru koşuyorlar.Topunu beğeniyorlar ve kendisiyle oynamak istiyorlardı.’ Babası paranın ucundan tutup ‘Hadi be koçum!Söyle,söylemezsen gerçekten alırım.’ Dedi ve Murat usulca söyleyiverdi.Babası daha yüksek sesle diye diye tam 3 kere söyletti.O söyledikçe Osman amcası katıla katıla gülüyordu.Hatta ‘Aferin,aferin aslanıma’ diye memnuniyetini bildiriyordu. Murat sokakta kavga başlatan sözlere Osman amcasının memnun olmasına şaşırmıştı.Artık babası Murat’a misafirlere ve komşulara parasıyla küfrettiriyordu.Kimi kızıyor,kimi gülüyorlardı. Böylece yıllarca geçti.12 yaşında ve artık babasına bedava küfrediyor.”
    İşte attığımız her adım bize er veya geç döner.Aile gibi toplumun temel taşını sağlam tutmalı ve korumak için elimizden geleni yapmakla yükümlü değil miyiz?

    Sizin davranışlarınız artık sizi değil çocuklarınızı ve toplumu etkilemektedir.Çünkü siz anne ve babasınız değil mi? Sorumlu birer kişiler olarak size temel bilgileri vereceğiz. Yeni müfredatı tanıtarak çocuklarınıza yardımcı olmanızı sağlayacağız.
    www.hickizmayanogretmen.com

  • Gökkuşağının Bir Rengi Olmaya Var mıyız?

    Kalkınma hamlesinin motor hareketi olan eğitime gerekli önem verildiği takdirde gülen yüzlerin çoğaldığı görülecektir. Ellerinde bilgi meşalesi ile karanlığı boğmaya giden gönül erleri tüm evreni kuşatacaktır.

    Eğitim güle benzer. Gülün dikeni olduğu gibi, eğitimin de zahmetleri vardır. Gülün dikeni bazen elimizi kanatır, bazen de gül hatırına burnumuza batar. Elimiz dikenden acısa bile gönlümüz gül gülistan olmalıdır. Hep “Güller Gülü”nün (s.a.v.) hatırına. Gül bülbülü, bülbül gülü anlarmış. Yunus Emre; "Sevdik âşık olduk. Sevildik maşuk olduk" der. Gül'ü sever âşık olursunuz, O'na yaklaşma adına eylemlerinizden dolayı da maşuk olur sevilirsiniz.
    Renkleri bilirsiniz. Favori renkleriniz vardır. Pembe, kırmızı, yeşil, turuncu gibi. Rengin kıymetini onları tanımayan, bilmeyen kişiler bile bilir. İşte size renklerin güzelliğini anlatan bir hikâye:
    Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar.

    Yeşil demiş ki:
    "Elbette en önemli renk benim... Ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim. Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı.”
    Mavi hemen atılmış:
    "Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız."
    Sarı söz almış:
    "Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim. Güneşin rengiyim. Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz."
    Turuncu onun sözünü kesmiş:
    "Ya ben? Ben sağlık ve direncin rengiyim... İnsan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur... Portakalı, havucu düşünün. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim, ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın."
    Kırmızı daha fazla dayanamamış:
    "Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim! Savaşın ve ateşin rengiyim! Aşkın ve tutkunun rengiyim! Bensiz bu dünya bomboş olurdu!"
    Mor ayağa kalkmış:
    "Hepinizden üstün benim... Ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir... Ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz... Dinler ve itaat ederler."
    Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar... Her biri diğerini itip kakıyor; "En büyük benim" diyormuş...
    Derken bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış... Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar...
    Ve Yağmurun sesi duyulmuş...
    "Ey renkler! Bu kavganızın anlamı ne? Bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki, her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz... Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin."
    Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar... El ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay şeklini almışlar... Yağmur onlara;
    “Bundan böyle demiş”, “Her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar... İnsanlara yarınlar için umut olacaksınız... Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GÖKKUŞAĞI diyecekler... Anlaştık mı?"
    Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde GÖKKUŞAĞI belirir. Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve
    hepimiz özeliz bu evrende. Bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız. Farkımızı,
    eğitimin her alanında öğretmen, veli, öğrenci olarak, hayat yolunda sevgi kulvarında
    koşarak tamamlamalıyız.
    "Nitekim su donduğu zaman girdiği kabın şeklini alır, değişik bir karakter kazanır. Suyun buz haline gelmesi için ortamın buna uygun olması da şarttır. Vermek için almak, erimek için donmak kolay değildir. Saf su çabuk donar, kalıba girer. Fakat saflaşmak için de imbikten geçmek gerekir. Sadece dünyaya yeni gelen bir uzaylı olun ya da o mekâna yeni gelmiş bir vatandaş... Kendinizi, anne ve babanızı, yakın çevreyi başka bir yaratıkmış gibi görün. Bakın göremediğimiz neler varmış şu yaşadığımız yerlerde."2
    Dıştaki değişiklikler hep içte başlar. İnsan kendisiyle, çevresiyle, ailesiyle etkileşimi hep belirlediği ölçülere göredir. Bu ölçüleri değiştiremezsek biz kendimizi yarınlara hazırlama noktasında kısır kalırız. Bundan dolayıdır ki farklılıkları fark etmemiz gerekecektir. Hayatımızda ufak şeyleri, ayrıntıları önemsememek bazen bize büyük fırsatları kaçırtacaktır. Küçük şeyler önemsenmeli, ancak gerektiği kadar önem verilmelidir. Gereğinden fazla önem vermek beyni yorar. İnsan beyninin %1-1,5 arasını kullanan Einstein inandığı ve önemsediği işleri yapmıştır. Asla ümitsizliğe düşmemiştir. Asrımızın Dehası "Yaşasın ümit! Kahrolsun ümitsizlik!" diyerek rotamızın doğru yönünü yaşayarak göstermiştir.
    İlk kan Kabil'in Habil'i öldürdüğünde akmıştır. Yeryüzü ilk defa son olamayacak bir harekete ev sahipliği yapmanın üzüntüsü olan bu ağır yükü Kıyamete kadar taşıyacaktır. Şiddet, çatışma, haset, kin, nefret, korku artık insanların yaşamlarına girecek ve milletler arası bir kavram olarak tarih sahnesinde yer alacaktır maalesef.
    “Sizi kabile kabile, millet millet yarattım ki birbirinizi tanıyasınız.” 3 ayetini, “Ben bütün insanlığa gönderildim" ve "Ben herkese, hem bir rahmet, hem de peygamber olarak gönderildim. Benim vazifemi yerine getirip tamamlayın. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun."4 diyen şefkat, merhamet, sevgi elçisini de duymalı ve duyurmalıyız.
    "Gelişmişliği ile övünülen ülkeler tarihlerinde savaş olmasını kahramanlık olarak yâd ederken, “İstemesek de yapmak zorundaydık” demekten kaçınmaktadırlar.
    "Medeniyetler Çatışması” materyalist ideolojilerde görülen "çatışma" kavramının milletler arası ilişkilere uygulanmasıdır. Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, bütün siyasî akımların temelini oluşturmuştur. Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasî bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslâm ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2. Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas mücadeleye tekrar dönülecektir.
    Oysa sevgi ve hoşgörüye dayalı İslâmî anlayış, sadece belirli bir ülkede değil, bütün cihanda kültürel diyalogu esas alır. Farklı kültürler kavga ve çatışma yerine, tanışma ve diyalogu esas almalıdır. Bu hedefin en güzel vesilesi, “dünya eğitim seferberliği”dir.
    Eğitime sevgi kelimesi yavan kalır. Aşk olmalı eğitimin eş anlamlısı, tutku olmalı, kara sevda olmalı. Hoşgörü ile çıkılmalı ve "Yaratan'dan ötürü yaratılanlar hoş görülmeli".
    Eğitimin temeli sevgi, saygı ve hoşgörüdür. Bir yaşam biçimi ve sevgi yoludur hoşgörü. Anlayışlı olma, yanlışları düzeltme, yaşadığı çağın sorunlarını dert edinmedir. İnsanın özü ve mayasıdır. Kişi kendiyle barışık olmalı. Sonra ailesi, akrabası, çevresi, ülkesiyle bir olacak. Hem kederde, hem sevinçte. Sonra yaşadığı ülkenin komşuları ve hâsılı kendi dünyasının kabuğunu kırıp yaşadığı dünya için yaşamaya başlamalı.
    “Kusurlara göz yummak, farklı düşüncelere saygı göstermek, affedebileceğimiz her şeyi affetmek, yumuşak bir söyleyiş, yumuşak bir hal, yumuşak bir tavır takınma” diyebileceğimiz yumuşaklıkla mukabelede bulunmak, âlicenaplık, insan-ı kâmil olmanın gereği bir düşünce tarzı” diye tanımlıyor M. Fethullah Gülen Hocaefendi hoşgörüyü.
    Aslında, yaşadığımız her olaya birkaç cepheden bakabilsek her kişi ve olayı anlayabiliriz herhalde."6
    Hz. Mevlânâ gibi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Karaca Sultan, Bediüzzaman da insanların hoşgörüye davet etmişler ve yaşadıkları dönemde Anadolu'yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdi. Ama bugün aynı Anadolu'da hoşgörü yeniden şahlandırılmalı ve dünyaya hoşgörü gözüyle bakıp hizmet edenleri ayakta alkışlamalıyız yaşlı gözlerimizle.
    Dünya üzerinde farklı renklerde, farklı uluslarda ve farklı olarak sınıflandırılabilecek birçok özellikler barındıran insanlığa ışık demeti sunan eğitim gönüllüleri
    yurtlarından, yuvalarından sevgi tohumlarını ekmek için çıkmışlardır. Sevgi tohumu çorak bir
    toprağı, bire bin veren belki milyonlar veren taneler haline getirmiştir.
    Bunun en güzel örneğini ise Uluslar arası Türkçe Olimpiyatları’nda somut olarak görmenin zevkini yaşamaktayız. Beşincisi yapılacak olan bu olimpiyat dahi insanlığın gönül erlerine olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.
    Bırakalım çocuklarımız farklı farklı olsun. Farkımız bizim özelimizdir. Bizler gökkuşağı gibi el ele vererek insanlığa sunulacak ışık demetinin bir lem’ası olmak için yarışmalıyız. “Medeniyetler Çatışması” değil, artık “Medeniyetler Buluşması”, “Medeniyetler Kavuşması” demeliyiz.
    "Gel, ne olursan ol, yine gel" diyen hoşgörü üstadı Hz. Mevlânâ gibi olmalı, hatta gelmelerini beklemeden bizler gitmeliyiz. Sevda Erleri'ne yakışan budur. Erdem Toplumu da böyle kurulacak, Asr-ı Saadet’in izdüşümü gibi tüm ulusların yer aldığı toplumun adı olarak tarihe geçecektir.
    Goncalar açılmaya başladı. Mevsim geçmeden bu kervanda yerimizi almalıyız. Aksi "Eyvah" olabilir endişesini taşırken yüreğimizde közleri özlere çevirmek için Edith Worton'un : "Işığı yaymak için ya kandil olmalı ya ışığı yansıtan ayna" dediğini duyarak kandil veya ayna olmak zorundayız.
    Elbette nice zorluklar olacak. Ancak hedefin büyüklüğü nispetinde zorluğa katlanmak kolaylaşır. "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir." diyen Star Jordan sizce de haklı değil mi?
    Rengimiz Allah’ın boyası, kalbimiz O'nun mayası olduktan sonra telâşa ne hacet!

    KAYNAKLAR:
    l.Alıntı, yazarı belli değil.
    2.Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir, Nesil Yayınları 2005
    3.Hucurat Suresi:13.
    4. Taberî, C.2/625)
    5.Bilim Eğitim Vakfı.
    6. Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir,Nesil Yayınları, 2005

    http://www .hickizmayanogretmen. com

« 1 2