nedimtaktak
erkek - 39 yaş, Istanbul, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Videolar
- | Haykırlar
- | Linkler
Blog / Sivil Toplum Kuruluşları (STK)
Çarşamba, 10 Eylül 2008 11:23
Nedim TAKTAK
--------------------------------------------------- ------------------------------
Devletin çatısı altında toplum işbölümü yapar. İş bölümü ile kurum anlayışı yanında sosyal teşkilatlanma yapıları hizmet ederler. Gönüllülük, ihtiyaç, amaç ve fedakârlık yapma şartları taşıyan insanlar yaşadıkları çevreye, topluma ve kâinat çatısı altında bulunan tüm canlılara karşı duydukları sorumlulukları yerine getirme adına Sivil Toplum Kuruluşları (STK) oluştururlar. STK'lar sosyal devletin güvencesidir.
Vefa, sadakat ve mesuliyet hisleri taşıyan ecdad; kuşlar, bitkiler ve kimsesizler, yoksullar için dernekler, vakıflar kurarak bizlere misal teşkil etmişlerdir.
Tarihi ve kültürümüzü koruma, kollama ve yaşatma adına kurulan dernek ve vakıflarda görev almalıyız. İnsanlığa hizmet etme adına bir şeyler yapmak isteyenler, bunu dert edinenler, mutlaka bir yol bulurlar. Derdi olmayanların ise; bahaneleri olur. Burada aranacak tek şart yer alacağınız kuruluşun devletin resmi makamlarınca tanınmış ve yasal, legal olmasıdır.
Kan vererek nasıl bir hastayı hayata döndürmede kanınızla vesile oluyorsanız; toplumun her yapı taşında var olmakla da aynı lezzet ve hazzı yaşayacaksınız. Hep şikâyet ederek yönetilmeyi değil, demokrasi kültüründe var olarak, yönetime ortak olmayı seçmiş olacaksınız.
Siyasi tercihinizden, yaşama şeklinize kadar düşüncelerinizi yasal haklar çerçevesinde belirtmek gelecek nesillere bir 'Lider Güçlü Türkiye' bırakma sevdası, yurttaşlık borcunuz olmalı. Her birimiz Hz. Mevlâna'nın şu sözlerine kulak vermeliyiz:
“ Her birimiz tek kanatlı melekleriz ve bizler ancak birbirimizi kucaklayarak uçabiliriz.”
NEMELAZIMCILIK ve KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
“Bir yönetim ne zaman çöker?
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar… Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahya Efendi 'ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir…
“Sen ilahi sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
“Nemelazım be Sultanım!”
Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Nihayet kalkar, Yahya Efendinin Beşiktaş'taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”
Yahya Efendi duraklar:
“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.
”“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”
Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz tarihi açıklamasını yapar:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan Koca Sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah'a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
Yaşadığımız toplum ile hemhal olamazsak öğretmen-veli-öğrenci başarımız dört duvar arasına sıkışmaz mı? Üç kıtada at süren, 600 yıldan fazla yaşadığı insan hakları; tebaaya hürmet, din ve vicdan özgürlüğü, emaneti ehline vermedeki başarıları, kuşlar için bile su içme yerleri yapanları ülkelerindeki yönetim şeklini kötüye kullanan idarecilerinden şikâyet ederek 'Osmanlı bizi yönetsin' davetini alan bir yüce devletin varisçileri olan bizler sosyalleşmeden kaçamayız.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ FAYDALARI
Sizlerin gönüllü olarak yer alacağı sivil toplum kuruluşları; toplum ve bizim açımızdan faydalıklar arz eder:
Toplumun o kesimi hakkında birinci elden bilgi sahibi oluruz. Topluma hizmet eden kişilere 'Halka Hizmet HAKK'A hizmet 'gözüyle bakarız. Kendilerini yaşadıkları toplumda diğer bireyler gibi 'Vatandaşlık Numarası' ile değil varlıkları ve yararlılıkları ile tanıtırlar.
Toplumu var eden değerleri yaşatırlar; demokrasi, insan temel hak ve hürriyetleri, dayanışma, paylaşma vb. Kendinizi yönetmek için aklınızı kullanmayı, başkaları içinse yüreğinizi kullanmayı öğrenirsiniz. Başkalarının yanlışlarından ders almayı, hayatın her şeyi kendimiz yapacak kadar uzun olmadığını kavrarsınız. Nezaket kurallarını uymanın güzelliğini görürsünüz. Çünkü nezaket taşınması zor bir lükstür. Taşıyana zarar vermez. Ama taşıyamayanı kızdırır. Geleceği en iyi tahmin etme onu yaşayarak olmalıdır düşüncesine varmaz mıyız? Kısaca kişi; balıklar gibi yaşadığı denizin varlığını, güzelliğini onun yokluğunu yaşarken mi anlayacak yoka şikâyet etme yerine o da bir şeyler yapma sevdasında mı olacak? Sosyal hayatta varlığını gösterme medeniyetine sahip velilerin çocukları duyarlı, merhametli, sorumluluk sahibi, hayvan ve doğa sevgisiyle bezenmiş bir mekanizmaya dönecektir, değil mi?
Eskiden İstanbul'da hanların girişine insanlar, Ramazan ayında fitresini asarmış ve ihtiyacı olanlarda gelip alırlarmış. Hayır, sahipleri, buralara para bırakır ihtiyaç sahipleri de gecenin bir vakti ihtiyacı kadarını alıp gerisini tekrar yerine bırakırmış. Maddi imkânı olmayanımızın, çay ocağından çayını içebilmesi için, mendil satan çocuğumuzun ayakkabısını alabilmesi için, delik çorapları yerine yeni çoraplarıyla sadece okuluna severek gidip derslerini düşünebilmesi için askıya bir iki not da biz yerleştirmeliyiz. Utanarak istemeden biz topluma borcumuzu ödeme hazzı yaşarken o kimseler de toplumla özdeşleşerek ihtiyaçlarını tebessüm ederek giderebilmelidir. Çanakkale'de bir çaycının uyguladığı 'askı' yöntemiyle parası olan müşteriler fazla çay parası ödüyor. Panoya asılan fişlerle de parası olmayanlar bedava çay içebiliyor
Neticede ister öğretmen, ister veli, ister öğrenci, esnaf, işçi kimliği taşıyalım gelecek için bir şeyler yapmalıyız. Merhum Milli şairimiz M. Âkif'in :'Toplu vurdukça sineler onu top sindiremez' dediği gibi her duruma toplum açısından bakıp koşmalıyız. Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek! İşte yardımlaşmanın esası. Dedelerimiz de köşe başlarına hayır oyukları yapmışlar.
Sılah-i rahim ziyaretlerimiz sırasında; Adapazarı, Eskişehir; Bolvadin, Afyon, Akşehir ve Konya'da bulunduk. Sünnet ve düğün merasimlerine katıldık. Farklı kültürel toplumların bu özel günlerinde bir şey dikkatimi çekti. Bu merasimlere canlı yerel çalgıcı ve orkestralar çağrılıyor oyunlar oynanıyordu. Davetliler istek şarkı ve türkülerde bulunuyordu. Türkmen. Yörük. Kürt, Göçmen unsuru taşıyan topluluklarda istekte bulunulan Mustafa Yıldız doğan'ın ' 'Baş Koymuşum Türkiye'min Yoluna' isimli türküsüydü. Toplumumuz ırk, dil, din, kültür ayırt etmeden tek bir yürekti. Acılar paylaşınca azalacak, sevinçler paylaşıldıkça artacaktır.
Adapazarı'nda 17 Ağustos depremini yaşayanlardan dört çocuklu, yaşlı annelerine bakan akrabamız olan bir aile var. Bu aile evleri yeni kurulan Adapazarı'na yakın olduğundan mıdır bilinmez maddi bir kayıp yaşamadı. Lakin onlar da tüm orada yaşayanlar gibi tanıdıklarını, dostlarını, öğretmenlerini kaybetmenin elemini derinden yaşadılar. Kendilerini ihtiyaç sahiplerine yardım toplama ve dağıtma ile ilgili bir arkadaş grubunun içinde buldular. Şehir dışından gelen yardımları dağıtmada görev aldılar. Daha sonra bu çalışmalara iş bulma, ev bulma vb. eklediler. Orada yaşayan bir öğretmenle tanıştırıldım. Çok güzel kişilikli ve candan olan bu arkadaşımız eğitim yardımlarından bahsetti. Hâlâ kitap, defter, kalem vb. ihtiyaçlarını karşılayamayan aileler varmış.
Bu güzel insanlar kendilerini sosyal hayatı tamir etme, yaraları sarma ve dostluğu pekiştirme için adamışlar. Niçin mi bunları yazıyorum? Bir şey yapmak için hâlâ vaktimizin olduğunu söylemek, aslımıza dönmemiz için. Haydi, ne duruyoruz? Velisi ile öğretmeni ile öğrencisi ile eğitim ordusunu göreve çağırıyoruz. Kalkınmamızın Eğitimle olacağını söylüyoruz. Seferberlik kâğıtlarımız biz okula başlayınca verilmedi mi? Biz okula başlayınca eğitimin 'Beşikten Mezara Kadar' olduğunu öğrendik. Hepimizin hepimize ihtiyacı var. Bildiklerimizi bilmediklerimize öğretmek zorundayız.
Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her insanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnına, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. "Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir." Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçülemez. İnsanın değer ve kıymeti, hedef ve gayesine göre bilinir ve ölçülür. İnsan kendisi için değil cemiyet ve toplum için yaşamalıdır. İslamiyet; İnsanların kendileri için değil, başkaları için yaşamalarını emreder. Kimin hedef ve maksadı bütün insanlık ve onların kurtuluşu ise onlar en yüce ve âli hedef sahipleridir.
Arş-ı ala'ya diyerek mübarek şahadet parmağını kaldırarak Rabbi'ne kavuşma arzusuyla tutuşan İftihar Tablomuz (SAV) bu anında kalan 7 dirhemini ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını buyuran rehberimiz önümüzdedir.
Hz. Peygamberimizin (SAV) halasının oğlu, kırk iki yaşında, “Dünyada en büyük gayem Allah ve Resulünün sevgisidir, gözümde başka bir şey yoktur” diyen Abdullah İbni Cahş (r.a.), rahatı, huzuru terk eden, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş'in asil ve zengin bir ailenin erkek evladı olan Hz.Mus'ab b. Umeyr (r.a) önümüzde yürümektedirler.
Bizler gönül eri olma sevdasıyla, Himmetü'r-rical, taklau'l-cibal - Yiğitlerin himmeti dağları yerinden söker." anlayışıyla hareket etmeli ve bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine sığınıp sorumlulukları istikametinde dönüp arkalarına bakmadan yürümeliyiz.
Anadolu insanına ve dünya insanına nemelazımcılık etmeden, kılıç yerine kalem götüren levendlerimize, malımızla, ilmimizle, elimizle, yüreğimizle ulaşmaya gayret edenlerle olmalıyız.
Yorumlar
Türkçe dilinde henüz bir yorum yazılmadı...
Yorum yaz: