nedimtaktak
erkek - 39 yaş, Istanbul, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Videolar
- | Haykırlar
- | Linkler
Blog / Etiketler / Aile
'Aile' etiketine sahip blog mesajları:
-
ÇOCUKLARDA KÖTÜ SÖZLERE BAŞLAMANIN ALT YAPISI
Çocukların en önemli özelliği evin neşe kaynağı olması ve yuvayı sağlam zincirlerle bağlaması olsa gerek. Çocuklar; masumdur, sevimlidir ve cennet kokuludur. Böyle olması onların bazen yanlış hallerini de kapsar. Masumiyetleri göz önünde bulundurularak yapılan çirkin hal ve tavırlara hoş görüyle bakılır.
Çocuk doğduğunda tarifi mümkün olamayan mutluluğu tadarsınız. Onunla çocuk olup bineği olur, sevinince sevinir, üzülünce beraber ağlarsınız. Geceleri uykusuz kalarak hastalığında Şafi ismini tecelli ettirmesi için Rabbimizden yaşlı gözlerle niyazda bulunursunuz. Baba, anne sözü sizi hayata kopmaz, sarsılmaz, kuvvetli iple sımsıkı bağlar. Birbirinizi daha çok sever ve çocuğunuza mutlu bir gelecek için hayal dünyanıza yeni bir pencere açarsınız. Artık anne ve baba; çocukları doğduğu andan itibaren onun için yaşayan fedakâr, cefakâr canlılardır.
“Yavrum, güzelim, annem, canım, aşkım, paşam, aslanım,” dersiniz. Kızsanız dahi uyurken saçlarını koklayarak, öperek özür bile dilersiniz. Onun için her şeyin en iyisini, en güzelini sağlamak için bir değil iki işte çalışırsınız.
Çocuklar şefkat ve merhamet pınarı olan ebeveynlerinin rehberliğinde; doğru-yanlış, sevap-günah, güzel-çirkin, iyi-kötü halleri tanımaya başlarlar. Küçükken yapılan hatalı davranışlarda ısrar, büyüdükçe sevimli hallerin yerini çirkin bir hale çevirir.
Bu kötü söz ve fiiller, büyükler tarafından ya önemsenmemesi ya da takdir edilmelerinden ötürü alışkanlığa dönüşür. Davranışlar sıradan ve bayağı bir hal alır. Davranışlarını evden ve yakın çevreden modelleyerek alan çocuğun davranışlarında bizim payımız büyüktür. Bazen şaka, bazen espri, bazen de takdirle karşılarız çocuğumuzun beğenilmeyen kötü davranışlarını. Çocukken basite alınan kötü davranışlar; büyüdükçe yetişkinlerce ödül beklemeye alıştırılan çocuğa; ceza, hakaret ve dışlamaya varan neticelerle açığa çıkar.
“Evlendikten 5 yıl sonra bir çocuğu olan aile de herkes mutludur elbette. Evlendikten 5 yıl sonra gelen azalarında noksanı olmayan bir çocuk eve şeref vermiştir. Artık muratlarına eren aile çocuğun adını 'Murat' koyar. Baba çocuğun büyümesini, konuşmasını çok ister. Her gün oğluna yeni kelimeler öğretmeye çalışır ve her misafir gelince oğlundan öğrettiklerini tekrar etmesini ister. Murat 3 yaşına gelince 45 kelimelik cümleler kurarak yaşıtları gibi konuşmaya başlar.
Babanın Osman isminde bir aile dostu vardır. Baba, Osman Bey'e bir şaka yapmak istediğinden Murat'a bir kötü söz öğretip ve bu çirkin sözü Osman Bey'e söyletmeyi ister. Baba oğluna defalarca çirkin sözü söyletme çabasında bulunur. Çocuk denemeler sonucunda o sözü söyler. Baba mutludur, Osman Bey de. Osman Bey çocuktan duyduğu sözden memnuniyetini katıla katıla gülerek gösterir. Baba arkadaşlarına, sevdiklerine çocuğuna öğrettiği sözü söyletmenin zevkini çocuk 12 yaşına gelinceye kadar yaşar. Çocuğa bazen de para vererek söylemesini teşvik eder. Çocuk 12 yaşında para vermeden de çirkin sözü söylemektedir.1
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” 2 diyen Asrımızın Müceddidi'ne kulak vermeliyiz. Attığımız her adım bize bumerang gibi er veya geç döner. Aile toplumun temel taşıdır. Ailelerimizi sağlam tutmak ve korumak için elimizden geleni yapmak zorundayız.
Walt Disney "Eğitim ve eğlence birbirine düşman değildir"3 derken haklıdır. Erkenden başlayarak dili bir eğlence haline getirirseniz, çocuğunuz sevgi sözcüklerini hayatı boyunca koruyacaktır. Tıpkı ilk insan; Âdem (AS) ' dan son ümmet-i Muhammed (SAV) e dek sürecek bir enerji!
Musevilikte şöyle bir gelenek vardır:' 4 Bir çocuk İbranice konuşmaya başlar başlamaz kendisine bir şeker veya bal verilir. Böylece, çocuğun öğrenme kavramını tatlı kavramıyla birlikte hatırlanması sağlanır.
“İnsan taallümle tekemmül eder.” 5 Öğrenerek mükemmelleşir. Öğrenme; yani bilgi alışverişi, insanların birebir ya da dolaylı olarak ilişki kurmalarıyla mümkün olur. Eksik olan azalarımız olmadığı, eksik olanın “Verene teşekkür etmek” olduğudur. Toplumumuzda, evimizde, okulumuzda, işyerimizde eksik olan “Teşekkür ederiz” sözcüğüdür.
Baba evde su isteyince çocuğuna, yemeği yedikten sonra aile birbirine, usta çırağına 1516 numaralı anahtarı getirince, okula gelince bizi getiren servis şoförüne, her ders sonunda öğretmenimize, gün bitiminde her şeyin sahibi Ezel ve Ebed Sultanımız Allah (CC)'a teşekkür etmeliyiz.
Eğer siz öğrenme sürecinde tatlı yerine acı, sıkıntı ve cefa verirseniz dilde izi kaybolmayan yanık bir tad kalır.
Her öğrenme acı verirse öğrenme olmayacaktır hayatta. Tecrübeye, rehbere ve mihmandara gerek kalmayacaktır. Hayat ezberden öte bir durumdan ibaret kalır. Ezberin olmadığı hatta ezberin bozulduğu, tecrübelerin deniz feneri gibi yolumuzu aydınlattığı nurani Cadde-i Kübra'da sevgi, saygı, hoş görü ikliminde adım adım Yüce Dost (CC)'a varışın adıdır: HAYAT!
Bizim bu gün yaptığımız çalışmalar aslında torunlarımızı eğitecek ve hayata hazırlayacak kişileredir. Torunlarınızı düşünün. Çocuğa kızarsanız, kalbini kırarsanız ve Cemalullah'ın ayinesi olan pembe, şirin yüzüne vurursanız severek öğreten ebeveynler olamazsınız. Dayak çocuğun yapılması istenmeyen davranışı yapmasını engeller diyenler vardır. Her kötü sözünüz, her kötü davranışınız; onun ruhunda kapanmaz bir acı olarak yerleşecektir. “Dayağın sürekli tesir icra edeceği de, her zaman münakaşa götürür bir mevzudur. Onun terbiyedeki tesiri, daha çok teskin edici ilaçlara benzer; ağrıyı geçici olarak dindirse bile, iyileştirmez Hele, bazı zamanlar başka komplikasyonlara da yol açar ki, dolayısıyla daima titizlik isteyen bir husustur." 6
O bunlarla yaşar ve olgunlaşır derseniz burada söz susar, fasit bir hal alır. “ Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur” 7 diyen âlimi de üzersiniz o vakit!
Hayatı oyunlaştırırken gerçekleri saklamayın. Çocuklar ölümü dahi anlarlar. Çocuklar 4-5 yaşlarındaki yaşadıkları olayları hatırlarlar. Çocuğa: Allah (CC) dediğinizde; 1-1,5 yaşlarında şahadet parmağını havaya kaldırarak parmağıyla 1 yapmayı, peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) sağ elini kalbinin üzerine koymayı öğretmişseniz o bir daha bu hareketi yapmayı ve yaptıranı unutmayacaktır. Efendisini tanıyan köle gibi hal diliyle de itaat edecektir.
İlk duydukları sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet olan ciğerparelerimizi kendi ellerimizle ateşe atmayalım. Dillerini güzel sözcüklerle bezeyelim.
Yarınların özlemi içimizi yakıyorsa, visal meltemi burnunuzu gözyaşlarınızla sızlatıyorsa, rehberiniz kavi ise, kervanda yerinizi almak için davranın. Unutmayın geçmişinizi, ekilen sevgi tohumlarını!
Özel bir maçta bu duyguları yaşayan futbolcu Tuncay; “Osmanlı torunu olmanın ayrıcalığını yaşadık.” 8 diyorsa hâlâ düşünmekle vakit mi kaybedeceğiz?
Yüreğimizde bir yara var. Kendi ellerimizle çocuklarımızı hayata kötü bir şekilde hazırlamak bize yakışmaz! İnsana yakışmaz! Konuşan hayvanlara bile kötü söz etmesini öğreten ve bunlarla övünen biz değiliz! Biz kayıp zannedilen,”hasta adam” 9 diye nitelendirilen Aslanların; Altın Neslin takipçileri, izcileri olmalıyız. “Hiç Kızmayan Anne”, “Hiç Kızmayan Baba” olmamız gerekmektedir. Muhabbetimizle kuşatmalı, bahçemizdeki gülleri sevgimiz ile yeşertmeliyiz. —
“Tülleniyor ruhlarımızda sevdalı bir yaz,
Ne çıkar sanki biraz sertçe esmişse poyraz.
Güller açıyor, her yanda bülbül nağmesi var,
Dünkü renkleriyle geliyor bu gelen bahar...” 10
n.taktak@hickizmayanogretmen.com
1-Yazarı bilinmiyor. (Anonim)
2- Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Söz Basım Yayın,2006,s.545.
3- Pery W. Buffıngton, Çocuk Yetiştirmede Psikolojik Taktikler,(Çev. Taner Gezer), İstanbul, Yakamoz Yayınevi.
4-Taktak, Nedim, Aranızda Ders Çalışmayı Sevmeyen Var Mı, Nesil Yayınları, İstanbul,2006,s.38
5- Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, İstanbul, Söz Basım Yayın, 2006,s.330.
6- Ünal,Ali, Eğitim-Öğretimle İlgili Bir Kısım Prensipler, http://tr.fgulen.com/content/view/7958/5/20.05...
7-Nursi, Bediüzzaman Said, Lemalar 13, İstanbul, Söz Basım Yayın, 2006,s.91
8-http://www.zaman.com.tr/webapptr/haber.do?habe...
.
9-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=15...
.
10-Gülen,M.Fethullah,Bu Gelen Bahar, http://tr.fgulen.com/content/view/1139/3/20.05... .
Kaynak:
http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?derg... -
ZEKA NEDIR
“Tüm insanlarda var olan,bireye has yetenek ve becerilerin tümüdür.Geliştirilebilir,değiştirilebilir ve eğitilebilir.” Genel tanımından da anlayacağımız gibi var olan bu özelliğimizi nasıl kullandığımız çok önemli. İnsanların dünyaya gelişlerindeki bilgi ve hafıza yönünden nüansla beraber aynı oldukları herkes aynı potansiyel dehayla dünyaya geldikleri bilinen bir gerçektir.
“Zekanın ne anlama geldiği ve ne kadarının ölçülebildiği konusunda henüz bir görüş birliği sağlanmış değildir. Latince “intellectus” kelimesinin karşılığı olan zekanın, kavramsal olarak birkaç tarifi ise şöyle sıralayabiliriz.
“Cevap vermede, muhtemel çözümleri inceden inceye aramadaki çabukluk ve bir problemin evreleri arasındaki yeni ilişkileri anlayabilme kapasitesi”
“Yeni bir düzeneği veya kuralı keşfetme yada bir rahmin yürütme ile ilgili faaliyet.”
“Beynin bilgiyi alıp, hızlı ve doğru olarak analiz etmesi..”
Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Şuur, bilinçaltı, ruh gibi açık uçlu bir kelime olduğu için zekanın evrensel bir tarifi yapılamamıştır.”(http://www.forumshare.com/f- orum)
Eğitim psikologu Jensen (1969), bilimsel olarak hiç de iç açıcı olmayan şu gerçeği kabul etmiştir: Zekayı ölçmek, tanımlamaktan daha kolaydır. Okula henüz başlayan öğrenciler bile, sınıflarında kimin en zeki olduğu konusunda fikir yürütürler. Çünkü görevi daha kolaylıkla ve daha kısa sürede bitirmek gibi zeka olarak adlandırdığımız gücün etkilerini farkındadırlar. Öğretmenler de benzer gözlemlerde bulunur, verilen görevi hangi öğrencinin daha kısa sürede ve doğru bir biçimde tamamlayacağını tahmin edebilirler.
Kimin zeki olduğunu kimin olmadığını söylemek çoğu kez kolay gözükse de eğitimci ve psikologlar bu tür yargılarda bulunmanın nesnel yollarını mutlaka bulmalıdırlar. Çünkü verecekleri kararların çocuğun yaşamında önemli etkileri olabilecektir (MacMillan, 1982).
Çocukların gelişmesinde bu uzman doktorlarca hemen saptanabilmektedir.Konuşmada gecikme,davranışlarda farklılık,el ve göz kaslarındaki yaşıtları arasındaki belirgin değişikliler sayılabilir.Bazı aileler yaramazlık yapan çocuklarının çok zeki olduğunu söylerler.Acaba böyle mi?
Yaramaz çocuğun zekâ yönünden normal çocuktan farkı yoktur. Sadece aşırı hareketlilik sonucu, aile tarafından çocuklara nerede durulması gerektiği öğretilmediğinde 'şımarıklık' görülür. Çok hareketli çocukta 'hiperaktivite bozukluğu' denen sorun oluşabilir! -
Suçlu Yetiştirmek Ne Kadar Kolaymış!
Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmenin En Basit Kuralları!
v Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır.
v Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akıllı olduğuna inanacaktır.
v Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin!21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin!
v Yerde bıraktığı herşeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için herşeyi siz yapın ki; o bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın!
v Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki; bu sayede aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin.
v Ona istediği kadar harçlık verin ki; hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin.
v Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki;
istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin.
v Komşulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun.
v Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetiştirdiğiniz çocuğunuz bir gün
suç işlerse, kendisinden özür dileyin!
v Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!
Bu yukarda yazılı maddeler ABD Houston Polis Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve kentteki tüm evlere ve okullara dağıtılmıştır. -
Evde Sizi Modelleyenler Var Dikkat
Masada Tir Soforu Gibi mi Oturuyorsunuz?
Sokakta,işyerinizde nasıl ciddi ve vakur davranıyorsanız evinizde de biraz esnek olmakla beraber örnek alınan bir model olduğunuzu hatırınızdan çıkarmayarak davranmak zorundasınız değil mi? Eve girişinizden masada yemek yemenize dek bilinçli bir hareket şart! Siz yemekte ‘Tır şoförü’ gibi oturursanız daha küçük dediğiniz yavrularınız sizi modellediğinden yaptığınız basit davranışı ileride yanınızda oturulunca saygısızlık olarak alacağınızı da düşünün.
Burada Tır şoförlerini örnek vermekteki amacımız onlara saygısızlık etmek değildir. Tırların şoför mahalleri lüks bir otel konforundan farksızdır.Kamyon sürücülerinin aksine onlardaki rahatlık 4 yıldızlı otellerdeki gibidir.Onlar buna alıştıklarından evlerinde de rahat otururlar.Sadece davranışlarını değiştirmeye direnmeleri,okumaya vakit bulamamaları ve ailelerine az zaman ayırmalarıdır.Peki nereden biliyorum? Komşumuzdan ve şoförlük yapan çok tanıdığımızdan.
Hepimizi tanıklık ettiği bir olayı aktarmak istiyoruz:
“Çocukların en büyük özelliği evin neşe kaynağı olması ve yuvayı sağlam zincirlerle bağlaması olsa gerek.Masum dur,sevimlidir ve cennet kokuludur.Böyle olması onların bazen yanlış hallerini de kapsar.Çünkü insan öğrenerek gelişir.Büyümeleriyle doğru-yanlış,sevap-günah,güzel-çirkin,iyi-k- tü hallerini seçmeye başladıkları anda sevimli halleri yerini davranışlarında sevimli ve çirkin bir hal alır. Bu kötü haller büyüklerin ya önemsememesi ya da takdir edilmelerinden ötürü alışkanlığa dönüşür.
Davranışlar sıradan ve bayağı bir hal alır.Davranışlarını evden ve yakın çevreden modelleyerek alan çocuğumuzun davranışlarında bizim payımız büyüktür.Bazen şaka bazen espri bazen de takdirle karşılarız çocuğumuzun beğenilmeyen kötü davranışlarını.Çocukken basite alınan kötü davranışlar büyüdükçe yetişkinlerce ödül beklemeye alışkın çocuğa ceza, hakaret ve dışlamaya varana dek sürer. Siz değerli okuyucularımızla bu konuyla alakalı bir örneği paylaşmak istiyoruz.
‘Bizim bir komşumuz vardı.Evlendikten 5 yıl sonra bir oğlu oldu.Tabii ailece çok sevindiler.Sevinilmez mi?Evlendikten 5 yıl sonra oldu hem de erkek bir çocuk.Artık muratlarına ermişlerdi.Adını ‘Murat’ koydular.Babası Ali Bey oğluna aşırı düşkündü.Nasıl düşkün olmaz ki? Muratlarına 5yıl sonra ermişlerdi.Oğlunun bir an önce büyümesini istiyordu.Çocuk doğduğundan itibaren ona bir şeyler anlatıyor; bir an önce konuşmasını istiyordu.Murat 15 aylıkken ‘baba’ dedi.Dünyalar Ali Bey’in olmuştu.Artık ona ‘baba’ diyen bir canlı vardı evinde. Ali Bey her gün oğluna yeni kelimeler öğretmeye çalışıyor ve her misafir gelince oğluna öğrettiklerini tekrar etmesini istiyordu.
Murat 3 yaşına gelince 4-5 kelimelik cümleler kurarak yaşıtları gibi konuşmaya başlamıştı. Ali Bey’in Osman isminde bir aile dostu vardı.Çok samimi ve şaka yapmayı çok seven iki arkadaştılar.Hatta bazen şakanın dozunu artırırlar, ağızlarından argo sözlerde çıkardı. Osman Bey Murat’ı çok severdi. Ali Bey, Osman Bey’e bir şaka yapmak istiyordu.Murat’a bir küfür öğretecek ve Osman Bey misafirliğe geldiğinde oğlunu Osman Bey’e küfrettirecekti.Böylece şaka yapıp gülecekti. Ali Bey oğlunu çağırdı,ona bir küfür söyledi ve tekrar etmesini istedi.Murat bunu algılayamadı.
Çünkü ilk defa böyle garip bir sözcükle tanışmıştı.Tekrar etmekte zorlansa da babası istediğinden birkaç denemeden sonra başardı.Hâlâ da anlamıştı ağzından çıkan sözcüğün anlamını. Aradan biraz zaman geçti.Sokakta iki çocuk birbirlerine bağırıyor ve birbirlerini itekliyorlardı.O sırada çocuklardan biri Murat’ın babasından öğrendiği o sözü yüksek sesle haykırdı.Olan oldu işiten diğer çocuk bastı yumruğu diğerinin gözüne.Babasının öğrettiği kelimede ne vardı ki biri diğerine söyleyince kavga başladı.Aklından buna bir anlam veremedi Murat. Eve geldiğinde babasıyla Osman amcası salonda oturmaktaydı.Babası hemen onu çağırdı ve ‘Geçen öğrettiğim sözü Osman Amca’na söyle Murat’ım’ dedi.Murat söylemedi.Ali Bey ne kadar ısrar etse de o söylemedi. Aradan 1 yıl daha geçmişti
,Murat 4 yaşına basmıştı.Çocuklar sokakta top oynuyorlardı.Murat’ı topu yok diye aralarına almıyorlardı.Babasına da söylemişti ‘Bakarız bir ara’ demişti babası Osman amcasının olduğu bir gün babası alışkanlık haline getirdiği ‘Hadi Murat söyle oğlum öğrettiğim sözü Osman amcana’ cümlesini söyledi.Murat söyleyecek gibi oldu vaz geçti.Babası ‘Sana 5 milyon lira vereceğim ama söylersen!Söylemezsen yok!’Parayı alıp iyi bir top alır ve sokakta kendine yer açabilirdi.Kabul etti,
Tam söyleyecekken vaz geçiyordu.Babası parayı çıkarıp eline verdi.Bir an hayal etti:’Top alıyor ve sokağa geliyordu.Tüm çocuklar ona doğru koşuyorlar.Topunu beğeniyorlar ve kendisiyle oynamak istiyorlardı.’ Babası paranın ucundan tutup ‘Hadi be koçum!Söyle,söylemezsen gerçekten alırım.’ Dedi ve Murat usulca söyleyiverdi.Babası daha yüksek sesle diye diye tam 3 kere söyletti.O söyledikçe Osman amcası katıla katıla gülüyordu.Hatta ‘Aferin,aferin aslanıma’ diye memnuniyetini bildiriyordu. Murat sokakta kavga başlatan sözlere Osman amcasının memnun olmasına şaşırmıştı.Artık babası Murat’a misafirlere ve komşulara parasıyla küfrettiriyordu.Kimi kızıyor,kimi gülüyorlardı. Böylece yıllarca geçti.12 yaşında ve artık babasına bedava küfrediyor.”
İşte attığımız her adım bize er veya geç döner.Aile gibi toplumun temel taşını sağlam tutmalı ve korumak için elimizden geleni yapmakla yükümlü değil miyiz?
Sizin davranışlarınız artık sizi değil çocuklarınızı ve toplumu etkilemektedir.Çünkü siz anne ve babasınız değil mi? Sorumlu birer kişiler olarak size temel bilgileri vereceğiz. Yeni müfredatı tanıtarak çocuklarınıza yardımcı olmanızı sağlayacağız.
www.hickizmayanogretmen.com -
Gökkuşağının Bir Rengi Olmaya Var mıyız?
Kalkınma hamlesinin motor hareketi olan eğitime gerekli önem verildiği takdirde gülen yüzlerin çoğaldığı görülecektir. Ellerinde bilgi meşalesi ile karanlığı boğmaya giden gönül erleri tüm evreni kuşatacaktır.
Eğitim güle benzer. Gülün dikeni olduğu gibi, eğitimin de zahmetleri vardır. Gülün dikeni bazen elimizi kanatır, bazen de gül hatırına burnumuza batar. Elimiz dikenden acısa bile gönlümüz gül gülistan olmalıdır. Hep “Güller Gülü”nün (s.a.v.) hatırına. Gül bülbülü, bülbül gülü anlarmış. Yunus Emre; "Sevdik âşık olduk. Sevildik maşuk olduk" der. Gül'ü sever âşık olursunuz, O'na yaklaşma adına eylemlerinizden dolayı da maşuk olur sevilirsiniz.
Renkleri bilirsiniz. Favori renkleriniz vardır. Pembe, kırmızı, yeşil, turuncu gibi. Rengin kıymetini onları tanımayan, bilmeyen kişiler bile bilir. İşte size renklerin güzelliğini anlatan bir hikâye:
Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli, en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar.
Yeşil demiş ki:
"Elbette en önemli renk benim... Ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim. Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı.”
Mavi hemen atılmış:
"Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız."
Sarı söz almış:
"Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim. Güneşin rengiyim. Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz."
Turuncu onun sözünü kesmiş:
"Ya ben? Ben sağlık ve direncin rengiyim... İnsan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur... Portakalı, havucu düşünün. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim, ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın."
Kırmızı daha fazla dayanamamış:
"Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim! Savaşın ve ateşin rengiyim! Aşkın ve tutkunun rengiyim! Bensiz bu dünya bomboş olurdu!"
Mor ayağa kalkmış:
"Hepinizden üstün benim... Ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir... Ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz... Dinler ve itaat ederler."
Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar... Her biri diğerini itip kakıyor; "En büyük benim" diyormuş...
Derken bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış... Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar...
Ve Yağmurun sesi duyulmuş...
"Ey renkler! Bu kavganızın anlamı ne? Bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki, her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz... Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin."
Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar... El ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay şeklini almışlar... Yağmur onlara;
“Bundan böyle demiş”, “Her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar... İnsanlara yarınlar için umut olacaksınız... Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GÖKKUŞAĞI diyecekler... Anlaştık mı?"
Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde GÖKKUŞAĞI belirir. Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve
hepimiz özeliz bu evrende. Bunu bilerek etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız. Farkımızı,
eğitimin her alanında öğretmen, veli, öğrenci olarak, hayat yolunda sevgi kulvarında
koşarak tamamlamalıyız.
"Nitekim su donduğu zaman girdiği kabın şeklini alır, değişik bir karakter kazanır. Suyun buz haline gelmesi için ortamın buna uygun olması da şarttır. Vermek için almak, erimek için donmak kolay değildir. Saf su çabuk donar, kalıba girer. Fakat saflaşmak için de imbikten geçmek gerekir. Sadece dünyaya yeni gelen bir uzaylı olun ya da o mekâna yeni gelmiş bir vatandaş... Kendinizi, anne ve babanızı, yakın çevreyi başka bir yaratıkmış gibi görün. Bakın göremediğimiz neler varmış şu yaşadığımız yerlerde."2
Dıştaki değişiklikler hep içte başlar. İnsan kendisiyle, çevresiyle, ailesiyle etkileşimi hep belirlediği ölçülere göredir. Bu ölçüleri değiştiremezsek biz kendimizi yarınlara hazırlama noktasında kısır kalırız. Bundan dolayıdır ki farklılıkları fark etmemiz gerekecektir. Hayatımızda ufak şeyleri, ayrıntıları önemsememek bazen bize büyük fırsatları kaçırtacaktır. Küçük şeyler önemsenmeli, ancak gerektiği kadar önem verilmelidir. Gereğinden fazla önem vermek beyni yorar. İnsan beyninin %1-1,5 arasını kullanan Einstein inandığı ve önemsediği işleri yapmıştır. Asla ümitsizliğe düşmemiştir. Asrımızın Dehası "Yaşasın ümit! Kahrolsun ümitsizlik!" diyerek rotamızın doğru yönünü yaşayarak göstermiştir.
İlk kan Kabil'in Habil'i öldürdüğünde akmıştır. Yeryüzü ilk defa son olamayacak bir harekete ev sahipliği yapmanın üzüntüsü olan bu ağır yükü Kıyamete kadar taşıyacaktır. Şiddet, çatışma, haset, kin, nefret, korku artık insanların yaşamlarına girecek ve milletler arası bir kavram olarak tarih sahnesinde yer alacaktır maalesef.
“Sizi kabile kabile, millet millet yarattım ki birbirinizi tanıyasınız.” 3 ayetini, “Ben bütün insanlığa gönderildim" ve "Ben herkese, hem bir rahmet, hem de peygamber olarak gönderildim. Benim vazifemi yerine getirip tamamlayın. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun."4 diyen şefkat, merhamet, sevgi elçisini de duymalı ve duyurmalıyız.
"Gelişmişliği ile övünülen ülkeler tarihlerinde savaş olmasını kahramanlık olarak yâd ederken, “İstemesek de yapmak zorundaydık” demekten kaçınmaktadırlar.
"Medeniyetler Çatışması” materyalist ideolojilerde görülen "çatışma" kavramının milletler arası ilişkilere uygulanmasıdır. Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş, bütün siyasî akımların temelini oluşturmuştur. Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasî bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslâm ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2. Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas mücadeleye tekrar dönülecektir.
Oysa sevgi ve hoşgörüye dayalı İslâmî anlayış, sadece belirli bir ülkede değil, bütün cihanda kültürel diyalogu esas alır. Farklı kültürler kavga ve çatışma yerine, tanışma ve diyalogu esas almalıdır. Bu hedefin en güzel vesilesi, “dünya eğitim seferberliği”dir.
Eğitime sevgi kelimesi yavan kalır. Aşk olmalı eğitimin eş anlamlısı, tutku olmalı, kara sevda olmalı. Hoşgörü ile çıkılmalı ve "Yaratan'dan ötürü yaratılanlar hoş görülmeli".
Eğitimin temeli sevgi, saygı ve hoşgörüdür. Bir yaşam biçimi ve sevgi yoludur hoşgörü. Anlayışlı olma, yanlışları düzeltme, yaşadığı çağın sorunlarını dert edinmedir. İnsanın özü ve mayasıdır. Kişi kendiyle barışık olmalı. Sonra ailesi, akrabası, çevresi, ülkesiyle bir olacak. Hem kederde, hem sevinçte. Sonra yaşadığı ülkenin komşuları ve hâsılı kendi dünyasının kabuğunu kırıp yaşadığı dünya için yaşamaya başlamalı.
“Kusurlara göz yummak, farklı düşüncelere saygı göstermek, affedebileceğimiz her şeyi affetmek, yumuşak bir söyleyiş, yumuşak bir hal, yumuşak bir tavır takınma” diyebileceğimiz yumuşaklıkla mukabelede bulunmak, âlicenaplık, insan-ı kâmil olmanın gereği bir düşünce tarzı” diye tanımlıyor M. Fethullah Gülen Hocaefendi hoşgörüyü.
Aslında, yaşadığımız her olaya birkaç cepheden bakabilsek her kişi ve olayı anlayabiliriz herhalde."6
Hz. Mevlânâ gibi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Karaca Sultan, Bediüzzaman da insanların hoşgörüye davet etmişler ve yaşadıkları dönemde Anadolu'yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdi. Ama bugün aynı Anadolu'da hoşgörü yeniden şahlandırılmalı ve dünyaya hoşgörü gözüyle bakıp hizmet edenleri ayakta alkışlamalıyız yaşlı gözlerimizle.
Dünya üzerinde farklı renklerde, farklı uluslarda ve farklı olarak sınıflandırılabilecek birçok özellikler barındıran insanlığa ışık demeti sunan eğitim gönüllüleri
yurtlarından, yuvalarından sevgi tohumlarını ekmek için çıkmışlardır. Sevgi tohumu çorak bir
toprağı, bire bin veren belki milyonlar veren taneler haline getirmiştir.
Bunun en güzel örneğini ise Uluslar arası Türkçe Olimpiyatları’nda somut olarak görmenin zevkini yaşamaktayız. Beşincisi yapılacak olan bu olimpiyat dahi insanlığın gönül erlerine olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.
Bırakalım çocuklarımız farklı farklı olsun. Farkımız bizim özelimizdir. Bizler gökkuşağı gibi el ele vererek insanlığa sunulacak ışık demetinin bir lem’ası olmak için yarışmalıyız. “Medeniyetler Çatışması” değil, artık “Medeniyetler Buluşması”, “Medeniyetler Kavuşması” demeliyiz.
"Gel, ne olursan ol, yine gel" diyen hoşgörü üstadı Hz. Mevlânâ gibi olmalı, hatta gelmelerini beklemeden bizler gitmeliyiz. Sevda Erleri'ne yakışan budur. Erdem Toplumu da böyle kurulacak, Asr-ı Saadet’in izdüşümü gibi tüm ulusların yer aldığı toplumun adı olarak tarihe geçecektir.
Goncalar açılmaya başladı. Mevsim geçmeden bu kervanda yerimizi almalıyız. Aksi "Eyvah" olabilir endişesini taşırken yüreğimizde közleri özlere çevirmek için Edith Worton'un : "Işığı yaymak için ya kandil olmalı ya ışığı yansıtan ayna" dediğini duyarak kandil veya ayna olmak zorundayız.
Elbette nice zorluklar olacak. Ancak hedefin büyüklüğü nispetinde zorluğa katlanmak kolaylaşır. "Nereye gittiğini bilen kişiye yol vermek için dünya bir yana çekilir." diyen Star Jordan sizce de haklı değil mi?
Rengimiz Allah’ın boyası, kalbimiz O'nun mayası olduktan sonra telâşa ne hacet!
KAYNAKLAR:
l.Alıntı, yazarı belli değil.
2.Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir, Nesil Yayınları 2005
3.Hucurat Suresi:13.
4. Taberî, C.2/625)
5.Bilim Eğitim Vakfı.
6. Taktak, Nedim, Gerçek Müfettiş Velidir,Nesil Yayınları, 2005
http://www .hickizmayanogretmen. com