tunalim
erkek - 58 yaş, Çanakkale, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Klanlar
- | Videolar
- | Etkinlikler
- | Müzik
- | Sesler
Blog 50
BİR MÜSLÜMAN TÜRK OLARAK,DÜNYA GÖRÜŞÜM BÖYLE..YA SİZİN?
Buğün dünyada "süper güç" olarak takdim edilen ülkeler, yeni nesle tarihlerini öğretirken, hayalî kahramanlardan ve uyduruk tarihten medet ummaktadırlar. Zira onların tarihlerinde övünülecek, fazilet olarak takdim edilecek hâdiseler pek olmadığı gibi, "örnek şahsiyetler" de yoktur. Onun için ortaya, Teksas, Tommiks, Red-Kit, vs. gibi çizgiroman kahramanları, Süpermen gibi hayalî kahramanlar çıkarmışlardır. Oysa bizim tarihimiz baştan başa, şanla, şerefle doludur. Tarihimize mührünü basmış sayısız kahramanlar, kumandanlar, idareciler, ilim adamları, san'atkârlar, maneviyat büyükleri, birer masal kahramanı değil, yaptıklarının çoğu tevazu perdesi altına gizlenmiş gerçek kahramanlardır. Düşünün, ecdadımız İstanbul'u fethettiği zaman, daha Amerika kıtası bile keşfedilmemişti. Ecdadımız dünyanın en büyük topunu icad eder, dünyanın en mükemmel silah fabrikalarını kurarken, bugün dünya silah pazarını elinde bulunduran ülkelerin adlan-sanları yoktu. Ecdadımız, dünyanın en mükemmel ordu teşkilatını, en gelişmiş harp sanayiini kurarken, mimarîde, san'atta, ilimde en mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatları hayretler içerisinde karşılıyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatlan hayretler içerisinde ve hasetle seyrediyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, gençlerimiz, tarihini bilmez, ecdadını tanımaz oldu. Bunun faturasını da çok ağır ödedik, hâlen de ödemekteyiz. Maddî, manevî sıkıntılarımızın temel sebeplerinden biri, işte bu şekilde mazimizi, tarihimizi bilmeyişimiz, ecdadımızı tanımayışımızdır. Bize bu cennet vatanı armağan eden, bu güzelim ülkeyi İslam beldesi haline gelen bu topraklar üzerinde Ezan-ı Muhammedi'nin ilelebet yankılanması için canlarını feda eden, İ'la-yı Kelimetullah sancağını üç kıtada şerefle dalgalandıran, ilimde, teknikte, san'atta birinciliği kimselere kaptırmayan ecdadımızı tanımak, herşeyden önce bu vatanda yaşayanların boynuna borçtur. Hususan da gençlerin... Niçin gençler için "hususan" kaydını koyuyorum. Zira, eğik başlan tekrar dik tutturmak, izzet, vakar, şeref yolunu açmak gençlerin aslî vazifesidir. Yaklaşık iki asırdan beri devam eden Batının tahakkümünden kurtulmak, ekonomik sıkıntı çemberini parçalamak, manevî değerleri yeniden elde edip asıl mecraina oturtmak için, ecdadı örnek almak lazımdır. Bir Fatih Sultan Mehmed'e bakınız, 21 yaşında İstanbul'u fethetmiştir. Bu bir masal değil, gerçeğin tâ kendisidir. İşte gençlerimiz kendilerine bu büyüğümüzü örnek almalı, "21 yaşında Fatih olmanın" yollarım araştırmalı, kendilerini ona göre hazırlamalıdırlar. Tarihimize şan veren, bize bu vatanı armağan eden, güzel ahlakın, güzel idarenin numunelerini sergileyen, zaferler ve fetihler yolunu açan büyüklerimizin hayatını her zamaman hatırlamalıyız. Gençlerimizin, TV filmleri, çizgi filmler, çizgi romanlar bombardımanıyla zihninde yer alan Batılı uyduruk kahramanları değil de, ecdadımızı örnek almasını yürekten arzulamaktayım. Tarihine ve ecdadına sahip çıkan gençliğin, yakın bir gelecekte, güzel günler kapısını aralayacağına ve hepimizin yüzünü güldüreceğine inanıyorum.EVET ATAM; ''EMANETİN NAMUSUMUZDUR''TUNALIM.
-
ÜLKEMİZ VE BÖLGEMİZDE DÖNEN DOLAPLAR
Kaç aydan beri nelerle meşgul oluyoruz? Türk milletini, hangi sun’î tartışmalarla “gerçek gündem”lerden kopartıyorlar? Besleme medyanın, yerel ve küresel iktidarlarla danışıklı ve “güdümlü gündem”leri, güdümlü füzeler gibi zihin dünyamıza düşmüyor mu? Bütün bu “güdümlü gündem”lerden paçasını kurtarıp ülkemizde ve bölgemizde dönen dolaplara vakit ayırabilen kaç insanımız var? Hiç hafızanızı yokladınız mı, Türk Milleti, nelerle meşgul ediliyor Allah aşkına?! “Cambaza bak” oyunuyla, perdeler açılıp perdeler kapanıyor.
Ülke çapında cambaza bak oyunları yeterli gelmezse, bölgesel ve küresel çapta cambazlar sahne alıyor, ne yapıp edilip Türk milletinin ve bölge milletlerin dikkatleri cambazlara kilitleniyor.
Bu toz duman arasında atı alan, on defa Üsküdar’ı da geçiyor, Diyarbakır’ı da, Bağdat’ı da... Strateji bu.
Kayıkçı kavgaları
Bir ara alt kimliklilerin fitillediği Ermeni konferanslarıyla uğraştık. Kimi AB’ci ve etnik parselasyoncuların alt kimlik–üst kimlik tartışmalarıyla cebelleştik. YÖK–AKP kayıkçı kavgasını odaklandık.
Birkaç yıl sonraki Çankaya köşkünde başörtülü–başörtüsüz Emine Erdoğan portreleri üstüne kapıştık. Bir ara AKP’li Turan Çömez’in “güya karşı çıkış”larıyla meşgul olduk. Biyolojik taarruz mu yoksa bir başka virüs organizasyonu mu anlayamadan teslim olduğumuz Kuş gribi yüzünden Anadolu’da ne fol bıraktık, ne yumurta, ne tavuk...
AKP’li Resul Tosun’un ve akabinde Bülent Arınç’ın Meclis’teki Muhafız Alayı’nın kaldırılması şeklindeki çomaklarıyla oyalandık. Şemdinli olayları üstünde günlerce gölge boksu yaptık.
Arada bir Yargıtay, arada bir Danıştay sürprizleriyle uyandık. Başbakan R. T
Erdoğan’ın Meclis kürsüsünden koyduğu “üç nokta”larla zihinlerimizi bulandırdık.
Derken M. Ali Ağca kısa bir müddet sahne aldı. Hz. Peygambere alçakça hakaret eden Haçlılar, devre yaptı. Kurtlar Vadisi’nde kaybolduk.
Erdoğan ile Baykal’ın mal varlıklarıyla günlerce çene yorduk. Dinler arası diyalogun semeresi olan Papaz cinayeti ve papaz ölüsüyle, Milli Ekonomi Modeli’nin üstünü örtme ve güya dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakına yandaş devşirmelere şahit olduk.
En son Başbakan Erdoğan’ın, kendi askerimize çuval geçirenlere veya peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) hakaret edenlere sarf etmesi beklenilen
“Lan terbiyesizlik yapma... Al ananı git buradan!” türünden argolarla Türk çiftçisine muamelesine, ardından “paralanan” çiftçinin yağdanlığına şahit
olduk cümleten. ...
Derken Yeşil çıktı ortaya, yakalayamadık tabii; ama ufaklığını yakalamışız..
Bakalım daha ne yeşiller, ne kırmızılıklar ortalığı velveleye verecek.
Mızrak çuvala sığmadı
Allah aşkına, Milli Ekonomi Modeli Kongresi dışında, ülkemizde yaşanan ve
üzerinde vaveyla kopartılan gelişmelerden, milletimiz ne elde etti? Vatan
evlatları ne elde etti? Devlet ne kâr etti? Türkiye ne kazandı? Hiç birşey..
Hz. Peygambere hakaret eden AB Haçlılarının alçaklıkları müstesna, bir çoğu
“incir çekirdeğini doldurmayacak” türden sanal ve kof gündemlere Türkiye’yi
mahkum edenler, milletimizin dikkatinden Uluslar arası Milli Ekonomi Modeli’nin kaçırmaya çalıştılar. Mızrak çuvala sığmadı... Yüzü aşkın dünyanın sayılı ilim adamı ve ekonomisti Prof. Dr. Haydar Baş’ın modeli etrafında kenetlendi, modelden aldıkları güç ile vahşi kapitalizme ve liberal sömürüye meydan okudular.
Besleme ve rantçı medya bir satır kalem oynatmadı. Yürekleri hopladı; koltuklarına çakılı kaldılar, oldukları yerde ölüp ölüp dirildiler. Bu modeli, vatandaştan nasıl gizleriz telaşına düştüler. Gizleyemediler; yüzü aşkın bilim adamının ikrar ve ilanına aynen iştirak eden Türk milleti, “İşte milli çözüm, işte kurtuluş reçetesi...” demeye başladı.
Derken Milli Ekonomi Modeli’nin üstüne ve “milli duruş”un adresine güya “papaz ölüsü” bırakarak örtmeye kalkıştılar. Tutturamadılar.
Bütün bu “sanal gündem”lerle ortalık kasıp kavrulurken; bakınız, Türkiye’nin
önünden başka neleri kaçırdılar?
İşsizlik, İran işgali, Ege ordusunun lağvı ve Urla hesabı
IMF güdümlü AKP’nin yönetimindeki Türk ekonomisi, milyonlarca aç, on
milyonlarca yoksul üretti; var mı kimsenin haberi?
İşsizlik milli güvenlik tehdidi halini aldı; var mı ırganan? Yok... Herkesin açlığı, yoksulluğu, işsizliği kendine; ölen ölüyor, kalan sağlar Türkiye’nin .. Bundan haberi olan var mı?
Milletin her ferdinden sorumlu sayın Başbakan, bütün bunlardan güya habersizmiş gibi “Ekonomi düzeldi, millet zenginleşti, milli gelir arttı...” diye koca koca beyanat verebiliyor, üstüne üstlük Türk çiftçine olmadık laflar edebiliyorsa, vatandaşın nasıl haberi olsun?! Ama olmalı; bilmemek mazeret değil... Zira başka Türkiye yok, Türkiye’nin daha fazla vakit kaybına tahammülü yok.
Bu tozduman arasından ABD’nin, İran ve bölgemiz üzerindeki iştah ve ihtirasını görebilen veya kestirebilen var mı? Irak işgali adeta mazi oldu;
şimdi İran müdahalesi ufukta...
Meclis’inde tezkere reddedildiği halde “Amerika’nın savaş uçaklarına hava
sahamızdan 4500’u aşkın sorti imkanı tanıdık” diye övünen ve manşetlerde
arz–ı endam eden AKP’nin, “Amerika’nın İran’a taarruzu” bağlamında verdikleri söz, taviz veya taahhütlerden kimsenin haberi var mı?
Nerden olacak; millet, “incir çekirdeğini doldurmayacak türden” Ankara’dakilerin kayıkçı kavgalarından başını kaşımaya vakit bulamıyor ki...
“AB üyeliğimiz için Yunan’a jest yapmak üzere Ege Ordusu’nu lağv edelim”
şeklinde 2000’li yıllarda Bülent Ecevit ve Güven Erkaya tarafından seslendirilen ve fakat anında eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu Paşa tarafından engellenen “Ege ordusunun lağvı” projesinde gelinen noktanın ne olduğundan haberi olan var mı? Nerden olacak; millet, başını medyanın sanal bombardımanından kurtaramıyor ki...
İtalya Napoli’deki NATO üssü’nün İzmir Urla’ya taşınacağından, şimdilik oraya 4000 Amerikan askerinin yerleşeceğinden, dahası Urla’da ev tutmaya bile başladıklarından haberi olan var mı? Devam edelim; Çeşme’ye 30 km. mesafedeki Mordoğan beldemizde bir havaalanı inşaatının başladığından, Adana–İncirlik’deki Amerikan üssünün İran–Suriye atış menzilinde olduğu için ana hava üssünün işte bu Urla’ya nakledileceğinden haberi olan var mı?
İleriki aşamada Uzunada’nın da projeye eklenerek buraların 6. Filo’nun üslerinden olacağından haberi olan var mı?
Bu duyum ve haberleri, telaşla “Dedikodu canım, komplo teorileri bunlar... Vatan–Millet Sakarya devri çoktaaan geçti... Sen mi kurtaracaksın Türkiye’yi!.. Ankara’daki koca koca adamlar bilmiyor da sen mi biliyorsun?” cümleleriyle anında bastırmak isteyen Amerikancı ve AB’ci yerlilere çokça rastlamak mümkün.
Bu yerli Amerikancı veya AB’cilerin maskelerinin tamamen düştüğü gün, üzerimizdeki hesapların bozulduğu gün demektir, Bağımsız Türkiye günü demektir. İşe, zihinlerimizi, “güdümlü ve besleme medya”nın ve de toplum arasına karışmış “etki ajanları”nın işgallerinden kurtarmakla başlamak lazım
Mehmet Emin Koç / TUNALIM.... -
ABD de BÜYÜK EKONOMİ KURTARMA OPERASYONU
5.3 trilyon dolar kredi yükü taşıyan iki dev için ABD’de büyük kurtarma operasyonu
Mortgage krizi sonrasında büyük yara alan ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac için büyük bir kurtarma operasyonu başlatıldı.
Üç seçenekli operasyon kapsamında FED ek sermayeye ihtiyaçları olması durumunda iki şirkete kredi desteğinde bulunabilecek. Hazine de gerekli olması durumunda tarihte ilk kez bu iki şirketten hisse satın alabilecek.
ABD Merkez Bankası (FED) ve Hazine, mortgage krizi sonrasında büyük yara alan ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac için büyük bir kurtarma operasyonu başlattı. FED ek sermayeye ihtiyaçları olması durumunda iki şirkete kredi desteğinde bulunabileceğini açıklarken, Hazine Bakanı Henry Paulson da gerekli görülmesi durumunda daha önce hiç yapılmamış olmasına karşın bu iki şirketten hisse satın alabileceklerini ifade etti.
3 seçenekli operasyon
Amerika’de ödenmemiş tüm konut kredilerinin yarısına denk düşen 5.3 trilyon dolarlık borcu elinde bulunduran Fannie Mae ve Freddie Mac adlı şirketler Amerika konut sisteminde kilit rol oynuyor. Hazine ve hükümet de Beyaz Saray’ın desteğiyle bu iki finans kuruluşunu kurtarmak için 3 seçenekli bir operasyona hazırlanıyor. Amerikan Hazine Bakanı Henry Paulson’ın açıklamalarına göre birden çok seçeneğin de aynı anda devreye girebileceği plan şu şekilde işleyecek:
İlk seçenek olarak Hazine, Fannie Mae ve Freddie Mac’e açtığı 2.25 milyar dolarlık kredi sınırını üste çekecek.
Hazine, limit artırımının yanısıra ihtiyaç halinde iki şirketten de hisse alabilmesi için geçici bir izne sahip olacak. Kongrenin onaylaması durumunda verilecek bu iznin süresi ise 18 ayı bulacak.
Planın son seçeneğinde de FED acil finansmanını genişleterek Fannie Mea ve Freddie Mac’e indirimli kredi desteğinde bulunacak. FED ayrıca krizin aşılmasının ardından iki kuruluşun gelecekte uygulayacağı regulasyonların belirlenmesi konusunda da aktif olarak çalışacak.
Bush’tan kongre talimatı
Fennie ve Freddy Mac’in güçlenmesinin mali sistemde istikrarın ve güvenin sürmesi için çok önemli olduğunu ifade eden Henry Paulson "Özellikle konut sektöründe piyasa düzeltme çalışmalarımızın sürdüğü bu günlerde şirketlerin desteği büyük önem taşıyor" dedi. PaulsonBeyaz Saray’dan da destek gördü. Başkan George Bush, Paulson’a planın onaylanması için kongre ile çalışması talimatı verdi.
Tasarı bu hafta onaylanır
Henry Paulson’ın önerisinin kongre tarafından bu hafta görüşülüp onaylanması bekleniyor. Hazırlanmış bir yasa teklifinin içine entegre edilecek.
Merrill Lynch: Zararları 72 milyar doları bulabilir
MERRILL Lynch, Fannie Mae ve Freddie Mac’in toplam 72 milyar dolar zarara uğramalarının beklendiğini açıkladı. Fannie’nin mevcut portföyünde yaklaşık 43 milyar dolar, Freddie’nin ise 29 milyar dolar olmak üzere toplam 72 milyar dolar zarara uğramalarının beklendiğini belirten Merrill Lynch, iki şirketin gelecek birkaç yıl boyunca artan zararlar yazacağı tahmininde bulundu. Merrill Lynch tarafından yapılan açıklamada kredi zararlarının sermaye kaybına yol açabileceği belirtilen şirketlerin gelecek birkaç çeyrek döneminde yeterince sermayeye sahip göründükleri de ifade edildi. Kredi zararlarının hisselere baskı yapmayı sürdüreceği beklentisiyle fiyat hedefi düşürülürken endeks altında getiri notu korudu.
Citigroup: Güven krizi var ama devletleştirme olmaz
CITIGROUP, kurtarma operasyonuyla birlikte Freddie Mac hisselerinin fiyat hedefini 36 dolardan 16 dolara düşürdü. Ancak "al" tavsiyesini korudu. Fannie Mae’nin fiyat hedefini 41 dolardan 21 dolara çeken Citigroup, iki şirketin devletleştirilmesini beklemediğini, şirket hisselerindeki hızlı satışların önemli bir temel değişiklikten çok "güven krizi" kaynaklı olduğunu belirtti. Ayrca, iki şirketin de kısa vadede sermaye artırım baskısı altında olmadığını söyledi.
Obama, Paulson’ı iki konuda uyardı
HENRY Paulson’ın açıklamalarına Demokrat Parti Başkan adayı Barack Obama’dan "dikkat" uyarısı geldi. İki önemli finans kuruluşunun kurtarma planı çerçevesinde iki önemli prensibin gözden kaçırılmaması gerektiğini dile getiren Obama, "Opearasyonun anlamlı olması için öncelikle konut pazarına düzenli sermaye girişi kazandırılması gerekiyor. Bu yolla konut alımının Amerikan aileleri için çekici ve ödenebilir olmasının sağlanması büyük önem taşıyor. Ayrıca Fannie Mae ve Freddie Mac’in kurtarılması konusunda vergi mükelleflerinin korunması ve hissedarların zor durumda bırakılmaması konusunda da çok dikkatli olunmalı" diye konuştu. FED Bear Stearns’in JPMorgan Chase’e satışı sonrasında 30 milyar dolarlık yeniden yapılanma desteği sözü vermişti.
Freddie Mac, 3 milyar dolarlık menkul değerle güven kazanacak
ABD’de sorunlu mortgage sağlayıcılarından Freddie Mac, tüketicinin güveni için 3 milyar dolarlık menkul değer satışı yapacak. Analistlere göre bu satış, hükümet, hazine ve FED’den gelen desteğin yatırımcıyı nasıl etkilediğini de test edecek. Hazine ve FED’in bu müdahalesi Avrupa Borsalarında ilk etapta olumlu karşılandı. Fannie Mae hisseleri Frankfurt’ta yüzde 31 değer kazanarak 13.40 dolara yükseldi. Freddie Mac ise yüzde 33 artışla 10.31 dolara ulaştı.
Son acil çağrı 1997 yılında gelmişti
BUNDAN önce Amerika’da bir Hazine Bakanı tarafından yapılan son acil çağrı 27 Ekim 1997 tarihinde olmuştu. Dönemin Hazine Bakanı Robert Rubin, Dow Jones’un 554 puan düşmesi üzerine hissedarları sakinleştirmek için bir mesaj yayınlamıştı. Bu çağrıdan seneler sonra Henry Paulson da çözümü giderek değer kaybeden iki kuruluş için destek duyurusu yayınlamakta buldu.
Bernanke: Operasyon tüm mortgage kredilerini kapsıyor
ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke, yeni düzenlemelerin sadece FED gözetimindeki değil bütün mortgage kredi sağlayıcıları için geçerli olacağını söyledi. FED Üyesi Randall Kroszner de yeni düzenlemelerin tek başına mortgage sorunlarını gidermeyeceğini ve tüketicilerin de sorumlu davranmaları gerektiğini ifade etti. Kroszner ayrıca kredi verenlerin, verilen her kredi için ödeme kapasitesini değerlendirmekle yükümlü olduklarını kaydetti.
Hükümet desteği mutlu etti
ABD’de konut piyasasının temel direkleri olarak görülen bu iki şirketten Fannie Mae’nin hisseleri geçen hafta yüzde 45 ve yılbaşından bu yana yüzde 74, Freddie Mac’in hisseleri ise geçen hafta yüzde 47 ve yılbaşından bu yana yüzde 77 değer kaybetti. Freddie Mae ve Fannie Mac, sermayelerinin yeterli olduğuna dikkat çekerek, "Destekten memnunuz" mesajı verdi.
Lehman: Kaygı IMF’yle azalır
ULUSLARARASI yatırım danışmanlık kuruluşu Lehman Brothers, Türkiye’nin IMF ile yapacağı bir ihtiyati stand-by düzenlemesinin, yatırımcı kaygılarını hafifleteceğini belirtti. Lehman’ın değerlendirmesinde, G.Afrika, İsrail, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye’de de ekonomik kırılganlıkların arttığı, cari açığın hızla yükseldiği belirtildi.
SOROS DİYOR Kİ; ''GÖRDÜĞÜM EN CİDDİ MALİ KRİZ''
Dünyanın en büyük spekülatörü olarak kabul edilen George Soros, piyasalarda yaşanan sıkıntıyı 'hayatımda gördüğüm en ciddi mali kriz' diye tanımladı.
2000-2001 yıllarında internet şirketleri krizi, 1980'lerin sonunda ve 1990'ların başında borç krizi, 1997-1998 yıllarında Asya krizi süreçlerinden geçen piyasalar şimdi yeni bir dönemi yaşıyor. Piyasadaki düşük büyüme, yüksek enflasyon, zayıf dolar ve yüksek enerji maliyetleri 1970'lerde yaşanan krizle benzeşirken, bu kez üzerine gayrimenkul krizi ve emtialardaki hızlı artış da eklendi.
Yaşanan gelişmeleri Reuters'a değerlendiren Soros, "hayatımda gördüğüm en ciddi mali kriz" diye konuştu. Soros, bunun sadece mali kesimi değil ekonominin genelini de yakından ilgilendirdiğini belirterek, "Bu krizin reel ekonomiyi etkilemeyeceğini düşünmek sadece bir rüyadır" dedi.
ABD ekonomisinin bir resesyon ile karşı karşıya bulunduğunu anlatan Soros, "yavaş yavaş geliyor ama ne kadar yavaş gelirse etkisi de o kadar çok olacak" diye konuştu.
Soros, ABD'nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac ile ilgili krizin de sonuncu olmayacağına dikkat çekti.
Kaynak:hurriyet.com.tr
TUNALIM -
ABD, İCRAATLARIYLA KENDİ SONUNU HAZIRLIYOR..
ABD 1929 EKONOMİK BUHRANINA DÖNDÜ
ABD 1929'dan beri böyle haziran görmedi!
Dow Jones endeksi 1929 yılında yaşanan Büyük Buhran'dan sonra en kötü haziran ayı performansını sergiledi. Önceki gün Citigroup, dün de Merrill Lynch'in zarar edeceği söylentileri endeksi 2 yıl geriye götürdü..
Uluslararası borsalarda sular durulmuyor. Önceki gün finans sektöründe zararların artacağına yönelik endişelerle keskin düşüşler yaşayan dünya borsaları dün de artan enflasyon riski, 142 doları da aşan ABD ham petrol fiyatları ve bankaların ikinci çeyrekte açıklayacağı zararların artacağı kaygısıyla değer kaybetti. ABD'li Dow Jones endeksi 1929 yılında yaşanan 'Büyük Buhran'dan beri en kötü haziran ayı performansını sergilerken, Avrupa ve Asya borsaları da 2008 yılının ilk yarısında son 16 yılın en kötü günlerini geçiriyor.
ÇİN BORSASI % 5.5 DÜŞTÜ
Uluslararası piyasaları etkisi altına alan finans krizinin başladığı temmuz ayından beri en çok değer kaybeden borsa yüzde 35.59'luk kayıpla İMKB-100 endeksi olurken, Çin'in Shenzen endeksi ise yüzde 43.39'luk düşüşle 2008 yılında en çok değer kaybeden borsa oldu. Krizde ABD'li Dow Jones endeksi yüzde 17 gerilerken, ABD'li teknoloji endeksi Nasdaq da yüzde 13.83 değer kaybetti. Londra Borsası ise aynı dönemde yüzde 16.7 geriledi. Önceki gün ABD borsalarının yüzde 3'ten fazla düşmesi ardından Asya borsaları düne panikle başlarken, Çin'in Hang Seng endeksi yüzde 5.3 geriledi. Japon Nikkei endeksi de ABD borsalarındaki düşüşe ve yüzde 1.5'e yükselen son 10 yılın en yüksek mayıs ayı enflasyonu ile yüzde 2 değer kaybetti. Avrupa borsaları güne ekside başlarken, petrol fiyatlarının 142.26 dolara kadar yükselmesi ile kayıplarını artıran dünya borsaları, ABD'den gelen kişisel gelirlerin yüzde 1.9 oranında arttığını gösteren veri ve ABD'li yatırım bankası Merrill Lynch'in ikinci çeyrekte 5 milyar dolar daha zarar yazacağı söylentileri ile dalgalı bir seyir izledi. Özellikle 142 doları aşan petrolün ivmesiyle enerji hisselerindeki yükseliş ise Avrupa borsalarının kayıplarını azalttı ve Avrupa borsaları ortalama yüzde 0.5 düşüşle haftayı kapattı.
Alıntı:Sabah Gazetesi.....
ABD ŞİDDET İLE AYAKTA DURUYOR
Kristof Kolomb'un San Salvador sahiline ayak bastığı 12 Ekim 1492 tarihi, sadece Beyaz Tarih'in "keşif", yerlilerin ise haklı olarak "işgal" diye tanımladığı sürecin başlangıcı değil, aynı zamanda bir bütün olarak Amerika kıtasının yerli halkları olan Kızılderililere yönelik soykırımın ilk halkasıdır. İspanya ve Portekiz ile başlayıp İngiltere, Fransa ve Hollanda ile devam eden ve o dönemlerde kıtlık, salgın hastalık, açlık, yoksulluk ve borçla boğuşan ülkelerin "Yeni Dünya"yı sömürgeleştirmesinin ilk adımı ve nihayet, bugün emperyalizmin bayrağını taşıyan ABD'nin tarihsel öncülüdür. Aynı zamanda köle taciri olan Kolomb ve adamları daha ilk adımlarından başlayarak; "Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar." diye tarif ettiği yerli halklara Avrupalı sömürgeci efendilerinin temsilcisi olarak şiddet, yağma ve tecavüz ile karşılık verecekti. Kolomb'un 1492'de Amerika'ya ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden yüzbinlerce Kızılderili yok edilir. 1492`de, Kristof Kolomb`un ayak bastığında nüfusu 8 milyon olan yanlızca Arawaks yerlilerinin sayısı 22 yıl içerisinde 28 bine indi.
Akıl almaz vahşetteki katliamlara daha sonra Avrupalı sömürgecilerin beraberinde getirdiği çiçek, kızamık, tifüs ve difteri, Afrikalı kölelerin Yeni Dünya'ya taşıdığı sıtma, sarı humma ve bağırsak parazitleri, istilacıların ürünlere el koymasıyla oluşan kıtlık, maden ve plantasyonlarda zorla çalıştırma, kadınların sayısındaki azalma, toplumsal örgütsüzleşme ve moral çöküntüsü eşlik edecekti. Bunun sonucunda, Avrupalı istilacıların ortaya çıkışını izleyen 75 yıl içinde, sadece Orta Meksika nüfusu %95 oranında azalacak, 1519'da sayıları 25 milyonu aşan Kızılderili nüfustan (ki bu sayı o dönemde İngiltere'nin tamamında yaşayan halkın yaklaşık yedi katına denk düşüyordu), 1595'te ancak 1,3 milyon civarında insan kalacaktır. Benzer bir biçimde, İnkalar'ın yurdu olan ve dünyanın en büyük uygarlıklarından birini barındıran Peru ve Şili nüfusu 1520'de 9-14 milyon iken, yüzyılın sonunda 500 bin-1 milyon seviyesine inecek, bir başka deyişle nüfusun %94'ü, yani, 8,5 ile 13,5 milyon arasında insan yok edilecekti.
İSPANYOL VE AMERiKALILARIN KIZILDERİLİLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM
İspanyol Rahip Bartolome De Las Casas, 1542'de tanık olduğu olayların bir kısmını şöyle anlatıyor: "Hıristiyanların son kırk yıl içinde gösterdikleri zorbaca ve insanlık dışı davranışlar, iyimser bir tahminle aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu on iki milyondan fazla kişinin haksız ve yersiz bir biçimde öldürülmelerine yol açmıştır. Milyonlarca yerli de Avrupalıların altın ve servet hırsı için köleleştirilmiş, topraklarından, yerinden yurdundan edilmiştir."
Amerika kıtasının keşfine katılmış bir papaz olan Bartolomé de Las Casas tarafından, 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e ithafen yazılan "Kızılderili Katliamı" kitabı Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini Eski Dünya’nın gözlerinin önüne sermiş ve birçok dile tercüme edilmiş çarpıcı bir tarihî eserdir
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”
Casas'ın bir bölümünü anlattığı soykırım ve vahşet, güneye doğru artarak devam etmiş, 16. yüzyıl sona erdiğinde ise sayıları 200 bini bulan İspanyol, Hint Adaları'ndan, Meksika'ya, Orta Amerika'ya ve Güney Amerika'nın en ucuna kadar yerleşmiş, bu bölgelerde soykırım ve salgın hastalıklar sonucunda, ziraat ve toprak işleme tekniklerinden sanata ve kültüre dek tarihin en gelişmiş uygarlıklarından bir dizisi yok olmuş, bu uygarlıklara mensup 60 ile 80 milyon Kızılderili ise can vermişti.
Bu soykırımın arka planında, önceleri Avrupa monarşilerinin, feodal beylerin kasasına girecek, zaman içinde ise henüz yükselmekte olan Avrupa burjuvazisinin ilk sermaye birikimini oluşturacak olan on binlerce ton altın, gümüş, bakır, bazalt, kurşun, çinko, demir gibi değerli madenler, elmas, yakut, vs. gibi değerli taşlar, yaşlı Avrupa kıtasını ilk zamanlarda doğrudan, daha sonra da dolaylı olarak besleyecek araziler, plantasyonlar, madenler yer almaktadır. Yine sadece Meksika'nın yağmalanması sonucunda 16. yüzyıl sonlarına gelindiğinde, tüm Avrupa'daki gümüş miktarı üçe katlanmış, bunun bir sonucu olarak Amerika kıtasından gelen gümüşlerle sadece Britanya Krallığı bile tüm dış borçlarını kapatmıştı.
Kızılderili rezervasyonları: Auschwitz'in, Guantanamo'nun atası
1829'da Kızılderililer 'in Keskin Bıçak adını taktığı Andrew Jackson Birleşik Devletler Başkanlığı görevine getirildi. Sınırdaki görevi sırasında Keskin Bıçak ve askerleri binlerce Cherokee'yi, Chicksaw'u, Choctow'u kılıçtan geçirdi.
Görkemli toplum Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin kökü hemen hemen kazındıktan sonra, çoğunlukla zorla Batı'ya göç ettirilme politikasının ürünü olan, hükümet destekli "Kızılderili Ölüm Yürüyüşleri" ("Indian Removals"
sonunda sağ kalan azınlıklar, yalıtılmak ve çürütülmek üzere Avrupa'daki Nazi dönemi toplama kamplarının ve bugün Guantanamo'nun, Ebu-Garib'in atası olan Kızılderili rezervasyonlarında toplanıyordu.
14 Ekim 1865'te Güney Cheyenneler'i ve Arapaholar'dan kalan reisler ve önderler "sürekli barış"ı kabullenerek yeni bir anlaşma imzalamaya zorlandılar. Bu anlaşmanın özellikle ikinci maddesi artık hiçbir etkinliği kalmamış Kızılderililerin sembolik sonunu da ifade edecektir.
"Buradaki Kızılderili grupları, bundan böyle, sınırları aşağıda saptanan topraklar üzerindeki bütün hak ve iddialarından vazgeçeceklerini ayrıca kabullenmişlerdir. Platte Irmağı'nın kuzey ve güney çıkıntılarının kesiştiği noktadan başlayıp Kayalık Dağları'nın kuzey noktasına kadar uzanarak, oradan güneye kıvrılıp Arkansas Irmağı boyunca ilerleyen sınırlar içindeki bütün topraklar. Daha önce sahip oldukları bu ülke üzerinde bundan böyle hiçbir hak iddia edemeyeceklerdir."
19. yüzyılın sonuna gelindiğinde ise, Kızılderili arazileri üzerine kurulan zengin maden rezervlerinin işlenmeye başlamasıyla beraber, sanayinin gelişimi de büyük bir hız kazanmış; iktidar, kuzeyde sanayi ve ticaret burjuvazisinin, güneyde ise tarım işletmecilerinin eline geçmişti. Açılan kanallar ve yollarla tarım ve ticaret alanları hızla geliştirilmiş, ortabatıda büyük hayvancılık ve tarım komplekslerikurulmuştu. Ülkenin doğusu neredeyse tamamen Kızılderililerden arındırılmış, Mississippi'nin doğusundaki bütün Kızılderililer Missouri Irmağı'nın öteki ucundaki çöllere ya da çorak ovalara sürülmüştü. Bu acılı süreç, 1886'da simgesel bir biçimde son Kızılderili direnişçisi Apache reisi Geronimo'nun teslim alınması ve 1890'daki Yaralı Diz (Wounded Knee) Katliamı ile tamamlandı.
1890'da Yaralı Diz (WOUNDED KNEE) Sioux katliamı Kızılderililerin sembolik olarak özgürlüğünün sonu oldu. Her şey Kızılderililer arasında beyaz adamı topraklarından kovacak bir kurtarıcının geleceği inancının doğuşuyla başlar. Bu inancın ortaya çıkardığı Hayalet Dansı gittikçe yaygınlaşır. Amerikan Hükümeti Hayalet dansından korkarak orduyu Kızılderililerin üstüne salar. Yaralı Diz'de bulunan 350 kadın, erkek ve çocuktan yaklaşık 300 'ü öldürüldü. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler: "O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum .Evet bir halkın düşü öldü orada..."
Bugün ABD nüfusunun sadece binde birini oluşturan Kızılderili toplumunda, rezervasyonlarda yaşayanların %46'sı elektrikten, %54'ü akar sudan, %82'si telefondan yoksundur. Sağlık koşulları, siyahlar dahil, bütün nüfusun en geri düzeyinden daha kötüdür. Rezervasyon nüfusunun %75'i, yılda 7 bin doların altında gelir elde etmektedir. Beyazların ortalaması ise kentsel alanda 42.349, kırsal alanda 26.769 dolardır. Kızılderili ölümlerinin %37'si, 45 yaşından önce gerçekleşmektedir. Tüberküloz, alkolizm ve diyabete bağlı ölüm oranlarında, ABD'nin en yüksek oranı yine Kızılderililerdedir. (Aktaran Marlita Reddy-"American Indian Demographics"
KLU KLUX KLAN ZENCİ KATLİAMLARI
ALMANYA DRESDEN`DE AMERİKAN VE İNGİLİZ VAHŞETİ
Amerikalılar ve İngilizler, Almanlar`ın savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdılar. Savunmasız insanların sığındığı Dresden kentine intikam amacıyla uygulanan bombardıman sırasında 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekatında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Japonya`nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları sonucu 135 bin kişinin öldüğü gerçeği Dresden`e uygulanan soykırımın büyüklüğünü gözler önüne serdi.
Torontolu araştırmacı James Bacque, Amerikan ordusunun kaynak ve arşivlerine dayanan bir araştırmasında 1945-46 yıllarında Amerikan ordusunun açtığı esir kamplarında 1 milyon Alman askerinin kasten açlığa mahkum edilerek öldürüldüğünü ortaya çıkardı.
Bu konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi İNGİLTERE SAYFASINDADIR
LÜBNAN
Lübnan'da Maruni hıristiyanların hâkimiyetini dolayısıyla bu ülkede Amerikan politikasının üste çıkmasını sağlamak amacıyla görevlendirilen Kâmil Şem'un adlı kişinin ABD'den yardım istemesi ve bu istek üzerine Amerikan kuvvetlerinin 15 Temmuz 1958'de Lübnan'a girmeleri Amerikan şiddet ve terörüne bir başka örnektir.
AFRİKA DA ABD PARMAĞI
Zaire'de iki kabile arasında yaşanan savaş, 20. yüzyılda ırklar arasında yaşanan çatışmalara çok önemli bir örnektir. 1997 yılının ilkbaharında 5 büyük ülkeyi, Zaire, Ruanda, Uganda, Burundi ve Tanzanya'yı içine alan bir bölgeyi etkileyen bu savaş, iki büyük kabile arasında yaşandı: Hutu ve Tutsi kabileleri. Çok büyük bir sefaletin yaşandığı bölgede 1960'lı yıllarda bağımsızlık ilan edilmiş, fakat ülke sömürgeci batılı devletlerin boyunduruğundan bir türlü çıkamamıştı. 1964 yılında Amerika desteğiyle iktidara gelen Albay Joseph Mobutu ise ülkesinin elindeki tüm maden kaynaklarını batılı ülkelere özellikle de ABD'ye açtı.
Mobutu, döneminde kendi bakanlarına 12.000 dolar maaş verirken, bir öğretmenin aldığı maaş sadece 8 dolardı. Mobutu'nun kişisel serveti ise gayrimenkullerinin dışında yaklaşık olarak 5 milyon dolardı.
Ülkenin sosyal düzeni için hiçbir şey yapmayan Mobutu yıllarca kendi servetini artırdı ve dikta sistemiyle halkın tüm taleplerini ve yükselen seslerini bastırdı. Ülkedeki enflasyonun yüzde 6000'lere tırmandığı dönemde ise bölgeyi oluşturan iki kabile arasında çok büyük bir çatışma başladı. Bu kabile savaşları çok büyük bir soykırıma da sahne oldu. Yarım milyona yakın insan öldü. Göç eden onbinlerce kişi ormanlarda açlıkla, sefaletle, salgın hastalıklarla mücadele etti ve çok büyük bir bölümü öldü. Vahşice katliamlar gerçekleşti. Öyle ki küçük çocuklar, bebekler bile başka bir kabileden oldukları için öldürüldüler.
VİETNAM
İkinci Dünya Savaşında Vietnam'ı işgal eden Japonya 1945'te teslim olunca, Vietminh birlikleri iktidarı ele geçirdiler. Liderleri Ho Chi Minh Vietnam'ın bağımsızlığını ilan etti. Fransa güneyde milli ihtilali bastırmayı başardı. Fakat kuzeyde sömürge rejimini yeniden kurmak istemesi, Çin-hindi Savaşlarının patlak vermesine sebep oldu. 1946'dan 1954'e kadar devam eden savaş, Fransa Dienbienphu Muharebesinde bozguna uğrayınca son buldu. 21 Temmuz 1954'te Cenevre Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma kararlarına göre geçici olarak ülke, kuzeyde komünist kontrolündeki Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölündü. Bölünme hattı 17. paraleldi. Bu hat 1956'da yapılacak olan genel seçimlerle kaldırılacaktı. Fakat genel seçimler yapılmadı. Bunun üzerine Kuzey Vietnam, Güney Vietnam hükümet başkanı Diem'i düşürmeyi hedef alan bir terör kampanyası başlattı. 1960'ta Diem ve Vietcong olarak bilinen komünist gerillalar arasındaki mücadele şiddetli bir iç savaşa dönüştü. Güney Vietnam ABD tarafından, Vietcong ise Kuzey Vietnam tarafından destekleniyordu.
Vietcong ve Kuzey Vietnam birlikleri baskısı altındaki Güney Vietnam'ın çöküşünü ancak ABD müdahalesi engelledi. Amerikan yardımıyla Güney Vietnam ordusunun kuvveti üç kat arttı.
Nisan 1969'da 543.000'e ulaşan Vietnam'daki Amerikan kuvvetleri Başkan Nixon'un emriyle Temmuz 1969'dan itibaren yavaş yavaş çekilerek azaltılmaya başlandı. Fakat Bu çekilmede de ABD büyük kayıplar verdi, Hüsrana uğradı.
1964 yılında Kuzey Vietnam devriye botları, Tonkin Körefezi'nde seyretmekte olan Amerikan savaş gemisi 'Maddox'a ateş açtılar. Amerika da bu gerekçeyle Kuzey'i bombalamaya başladı. Sonradan devriye botlarının ateş açma hikayesinin düzmece olduğu anlaşıldı. Bu saldırı hikayesi ile ABD Kongresi'nin, Başkan'a yeni yetkiler veren 'Tonkin Körfezi Kararnamesi'ni onaylamasını sağladı. Buna göre, Amerikan Başkanı, saldırganları püskürtecek ve yayılmasını engelleyecek her türlü yetkiyle donatılmış bulunuyordu. Amerika'nın Vietnam Savaşı'ndaki komploları bundan ibaret değildi. 1963 Kasım ayında Güney Vietnam Devlet Başkanı Diem askeri bir darbe sırasında öldürüldü. Bu cinayetin ABD istihbarat örgütü CIA tarafından işlendiği sonra kanıtlandı.
Vietnam'da Napalm bombası Komünistlerle savaşmak üzere bölgeye yüz binlerce Amerikan askeri gönderildi. Bu, nihayetinde pahalı ve başarısız olacak; sivil huzursuzluğa ve uluslararası şaşkınlığa yol açacak bir süreçti. Toplu halde yapılan işkenceler, insanları canlı canlı yakmalar, biyolojik saldırılar, napalm bombaları, bir köyü basıp çoluk çocuk kim varsa talan etmeler sıradan hale gelmiştir.
Vietnam Savaşı' uzun ve kanlı bir savaş oldu. Hanoi hükümeti, 21 yıl süren çatışmalarda kuzey ve güneyde toplam dört milyon sivil ile bir milyondan fazla komünist savaşçının hayatını kaybettiğini söylüyor. ABD'nin verilerine göre ise , 200 ile 250 bin Vietnamlı asker ile 53 bin 200 Amerikan öldü ya da kayboldu.
ABD yönetiminin Vietnam savaşı başta olmak üzere son yüzyıl içerisinde girdiği savaşlarda çoğunlukla yoksul tabakaya mensup olanları ve zencileri savaştırdığına çeşitli yayın organlarında dikkat çekilmiştir.
SOMALİ
1993'te Somali'yi "umut operasyonu" yaftası altında işgal etmesi de Amerikan şiddetinin insan haklarından ne anladığını bütün insanlığa göstermiştir. O işgal esnasında, karınları sırtlarına yapışmış zavallı insanların Amerikan askerleri tarafından yerlerde süründürülmesi, modern teçhizatlı Amerikan askerlerinin yere yatırdıkları silahsız Somalililerin sırtlarına basarak poz vermeleri ABD kimliğini açıkça ortaya koyuyordu.
TERÖR VE ABD
ABD terörist olduğu gibi aynı zamanda terörü destekleyen ülkelerin de başında gelmektedir. Örneğin Güney Sudan'daki ayrılıkçı teröristlere silah sağlayan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Sudan ordusu karşısında büyük darbeler alan ayrılıkçı teröristlerin yeniden canlandırılması ve güçlendirilmesi için siyâsi ve lojistik destek vermelerini sağlamak amacıyla Uganda, Kenya, Eritre ve Etyopya'ya sürekli baskı yapmaktadır.
ABD tarafından kollanan ve desteklenen terör örgütlerinden biri de İran'daki rejime karşı silahlı eylemlere girişen Halkın Mücahitleri Örgütü'dür. Bu örgüt çok kanlı bir terör örgütüdür. Örneğin 20 Haziran 1994'de, 10 Muharrem kutlamaları esnasında İmam Rıza türbesinde meydana gelen ve yetmiş kişinin ölümüne 140 kişinin de yaralanmasına yol açan patlamanın sorumlusu bu örgüttü. ABD bu örgüte destek verdiğini de gizlemiyor. ABD'nin PKK terör örgütüne destek verdiği de artık iyice gün yüzüne çıkmış bir gerçektir.
Filistin'deki halka karşı çeşitli insanlık dışı saldırılar düzenleyen yahudi terör örgütleri de en rahat çalışma imkânını ABD'de bulmaktadı. Yahudi terör örgütleri Amerika'da silahlı eğitim yapmışlardır. ABD'nin himayesinde terör eğitimi alan bu siyonist teröristler daha sonra Filistin topraklarına giderek oradaki halka kan kusturuyorlar. Bir sabah namazı vaktinde Hz. İbrahim Camisi'ne baskın düzenleyerek ibadetlerini yapmakta olan Müslümanların üzerine kurşun sıkan ve 67 masum insanı katleden Barush Goldstien adlı siyonist terörist terör eğitimini ABD'de almıştı. Meşhur Kach terör örgütüne mensup olan Goldstien hem İsrail hem de ABD pasaportu taşıyordu.
KÖRFEZ SAVAŞI
Bundan önceki Körfez savaşında yaşanan vahşetin ve bu savaşın akabinde uygulanan ambargonun, ayrıca ambargoya paralel mütemadiyen gerçekleştirilen saldırıların da insanlığının gözlerini açması gerekir. ABD eski Adalet bakanı Ramsey Clark'ın başkanlığında Körfez savaşıyla ilgili bir araştırma yapmak üzere "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" adıyla bir konsey oluşturuldu. Konseye dünyanın çeşitli ülkelerinden üyeler tayin edildi ve bu konsey uzun süren bir araştırma sonrasında Körfez savaşının birinci müsebbibi ve kahramanı Georges Bush'u savaş suçlusu ilan etti. Konsey başkanı Ramsey Clark da, konseyin tespitlerini şu şekilde özetledi: "Körfez savaşı sırasında ABD ve müttefikleri Irak'a, Hiroşama'ya atılan atom bombasının yedi katına denk bomba attılar. Bunlardan sadece % 7'sinin belli bir hedefi vardı. Atılan bombaların % 60'ı doğrudan sivil halkı hedef aldı. Bu savaşta nükleer savaş başlığı dışında her türlü silah kullanıldı. Bombalamalar sonucunda Irak'ta 51 cami, 28 hastane, 687 okul imha edildi. Savaşın sonuçları nedeniyle kötü beslenme yüzünden 45 bin Iraklı çocuk öldü." Ramsey Clark'ın öncülüğündeki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, raporunu 30 ayrı ülkede bir yıl kadar süren inceleme ve araştırmalar sonucunda hazırlamıştı. Raporda başta ABD başkanı George Bush olmak üzere, ABD yönetiminin bütün üst düzey yetkililerinin dünya barışına ve insanlığa karşı ağır suçlar işledikleri dile getirildi. Raporda, Bush'un Körfez Savaşı'yla ilgili olarak 19 ayrı suçu işlemekten sorumlu olduğuna işaret edildi."
2003 IRAK
Felluce Katliamı
Fareyi Buraya getirin
Postmodern soykırım- ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin işgali altındaki Irak`ın Felluce kentinde 1 milyon 500 sivilin sokaklarda öldürülüp çürümeye terk edildiği, cesetlerin köpeklerce yenilmeye başlandığı ve 250 bin kişinin bölgeden sürüldüğü iddia ediliyor. Yeni dünyada, Felluce katliamı `post modern` soykırım olarak nitelendirilmeye başlandı. ABD işgal güçlerinin Felluce'de gerçekleştirdikleri katliam henüz tam olarak sona ermiş değil. Etkisinin ortadan kalkması ise ancak bir iki nesil geçmesiyle mümkün olabilir. İşgal güçleri Irak direnişini kesin bir şekilde teslim olmaya zorlamak amacıyla elindeki bütün teknik imkânları kullanarak vahşi bir saldırı gerçekleştirmek, belli bir yeri direnişçilerin ve tüm halkın gözünü korkutacak şekilde ibretlik hale getirmek istiyordu. İşte böyle bir operasyon için de zaten direnişin önemli merkezlerinden biri olarak görülen Felluce hedef seçildi. İşgalci saldırganlar saldırılarının etkili olması için misket bombasına varıncaya kadar nükleer hariç tüm yasaklı bombaları, kimyasal ve biyolojik silahları çekinmeden kullandılar.
'Felluce'de fosfor kullandık'
ABD, Irak'ın Felluce kentinde geçen yıl düzenlediği operasyon sırasında beyaz fosfor maddesini silah olarak kullandığını itiraf etti. Savunma Bakanlığı Pentagon'dan bir sözcü, bu maddenin çıkardığı yangın ve dumanın, düşman savaşçılarını saklandıkları yerlerden çıkarmak amacıyla kullanılmış olabileceğini söyledi. Amerikalı yetkililer bugüne dek beyaz fosfor bombalarının Irak'ta yalnızca etrafı aydınlatmak ya da kendi askerlerinin ilerleyişini gizlemek için kullanıldığını savunuyordu. Uluslararası anlaşmalar, kimyasal silah olarak kabul edilmeyen beyaz fosforun düşman askerlere karşı kullanımını yasaklamıyor. Ancak BBC'nin savunma muhabiri, Felluce'de sivillerin de beyaz fosforla ölüp ölmediği sorusunun gündeme geleceğini söylüyor. Beyaz fosfor deride ağır yanıklara yol açan, bir kez deriyle temas ettiğinde üzerine su dökülse bile sönmediği belirtilen bir madde. Yarattığı yoğun duman yüzünden saldırı harekatlarında askerleri gizlemek amacıyla kullanılabiliyor. Askeri kaynaklar, beyaz fosfor bombası parçalarının tekrar patlayarak ateş toplarına dönüşmesi ve deride ağır yanıklara yol açması yüzünden 'psikolojik savaşta büyük avantaj sağladığını' kaydediyor..TUNALIM...
Kaynak :
http://www.geocities.com/gercekkatiller/abd.htm -
TÜRKİYE'YE KARŞI UYGULANAN KARANLIK SAVAŞ
İDRAK VEYA ALGI SAVAŞLARI
İdrak etme veya algılama nedir? İdrak etme veya algılama; fark etme, seçme, ayırma, tanıma anlamlarına gelir.
Psikolojide algılama ise nesnelerin, insanların ve bunların kaliteleriyle olan ilişkilerinin duyu organları vasıtasıyla tanınması anlamına gelir. Biz insanların her şeyi aynı şekilde algıladıklarını sanırız. Oysa insanlar arasında algıda benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da vardır(Özbaydar, 1976).
Algı nasıl gerçekleşir? Önce algılayacağımız nesne ile ilgili uyarım, 5 duyu vasıtasıyla duyumsanır. Sonra bu, sinirler vasıtasıyla sinir enerjisi haline dönüştürülerek beyne iletilir. Orada bir takım işlemlerden geçirilerek algılama gerçekleşir. Algılamada, bireyin içinde bulunduğu psikolojik, fizyolojik ve sosyal durumların etkisi bulunmaktadır.
Şu anda Türkiye, emperyalizmin çok korkunç algı savaşı ile karşı karşıyadır. Bununla küresel güçler, istedikleri iktidarları oluşturuyor; dostu düşman, düşmanı dost gösterebiliyorlar. Ayrıca ülkenin aleyhine olan şeyleri lehimize, lehimize olan şeyleri da aleyhimize olarak gösterip topluma benimsetebiliyorlar. Biraz sonra bunu örnekleri ile açıklamaya çalışacağım.
İnancın ve bütün değerlerin ve hatta vatan savunmasının merkezi algımız. Algıyı ele geçirenler, özgür iradeyi yok ederek toplumları uzaktan kumanda ile dönüştürüyorlar. Bu yüzden algı savaşı diğer savaşlardan daha etkili, kolay ve ucuz. Zaten bir algı yaratmadan savaşı kazanmak mümkün değil. Küresel dünyada algı savaşı yeni bir savaş yöntemi. Bu karanlık savaşta beyinler çözülüyor, pelte gibi oluyor. Yalan yanlış bilgi bombardımanı altında toplum ne yapacağını bilemiyor. Derin tarihsel geçmişleri olan toplumlar bile beyinleri donmuş, insanlar boş boş bakıyor. Sanki zaman tünelinde aklımız ve dimağımız kayboluyor. (Yeşilçimen, 2008).
Gerçekten de bu algı savaşında beyinler öylesine alt üst oluyor ki, vatanseverliğinden en ufak kuşku duymadığımız insanlar bile gerçeklerle en ufak ilişkisi bulunmayan ve ülkenin bütünlüğüne zarar veren düşman propagandasını etkisinde kalabiliyorlar. Örneğin Küreselciler, “Türk müyüz, Müslüman mıyız?” gibi bir ülkeye nükleer silah atmak kadar tehlikeli olan programları mütareke medyasında yayımladıklarında, Türk halkı sanki uyuşmuş gibi hiç tepki göstermeden bunları seyredebiliyor. Yine görünüşte Müslüman fakat gerçekte 300 yıldır Hıristiyan olan şeyhleri vasıtasıyla kontrol edilen bazı tarikat veya cemaatlar, “A.B.’ye girmezsek Türkiye’deki kafir düzen bizim Müslümanlığımızı elimizden alacak” görüşünü benimseyebiliyorlar. Oysa ülkemizi daha 80 yıl önce işgal eden bu sömürgecileri, Türk milleti Atatürk’ün önderliğinde silahla ülkemizden zorla çıkarmadı mı? Bunların değişmediğini anlamamak için ya aptal ya da kötü niyetli olmak gerekir.
Yazımı okuyan bazı arkadaşlarım, benim bazı cemaat ve tarikatlar hakkında çok insafsız olduğumu söyleyebileceklerdir. Fakat ben hemen şu iki soruyu soruyorum. Eğer bu şeyhler, gerçekten Müslüman iseler, niçin Kurtuluş Savaşı’nda müritlerinin İngiliz emperyalizminin yanında yer almalarını istemişlerdir? Yine son seçimde kendileri ülkenin birliğini ve bütünlüğünü savunan partiler yerine A.B.D., A.B., İngiltere, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Talabani ve Barzani’nin desteklediği partiyi desteklemişlerdir.? Bunun cevabını vermeleri gerekir.
Sadece bazı cemaat ve tarikatlar değil onlara karşı imiş gibi görünen bazı sahte Atatürkçüler de emperyalizme hizmet etmektedirler. Örneğin AVRASYA T.V.de bir programa katılan sözde ulusalcı bir öğretim üyesi, söylediği pek çok doğrunun yanında şu sözleri sarfetti: “Gerçek Müslüman, emperyalizme karşı olmak zorundadır fakat İslamiyet’in kendisi bir emperyalizmdir.” Bu sözlerin, yarısı doğru yarası yanlış. Bunun üzerine uzun yorum yapmak istemiyorum fakat rahmetli Atilla İlhan’ın şu sözlerine burada yer vermek istiyorum: “Basında İslam düşmanlığı yapanların çoğu dönmelerdir.” Emperyalizm, bir taraftan cemaat ve tarikatların bazılarını ele geçirmiş öte yandan Tanzimat’ta açtığı okullar vasıtasıyla misyonerlik yaparak Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamış ve Türkiye’de bir sürü gizli Hıristiyan türemiştir. Bu iki zümre birbirine düşman gibi görünerek emperyalizmin Türkiye’yi siyasal, ekonomik ve kültürel yönden işgal etmesine birlikte çanak tutmaktadırlar. Nitekim şu anda dinci grupla aynı gazetede yazı yazan liboşlardan birisinin şu sözleri geçen yıl basında yer aldı: “Ben aslında dinsizim fakat bir din seçmem gerekseydi bu Hıristiyanlık olurdu.”
Bildiğimiz gibi 24 Ocak 1980 kararlarından sonra Türk ekonomisi, küresel ekonominin güdümüne girmiştir. Bu tarihten sonra gelen bütün iktidarlar, küreselcilerin etkisinde kalarak devlet yatırımlarını bırakmışlar ve özelleştirmeyi birinci plana almışlardır. Özal 1985 yılında İstanbul Menkul kıymetler Borsa’sını kurmuş ve böylece Türkiye’de üretime dayanmayan faiz, döviz, borsa gibi kumara dayanan bir ekonomik model benimsenmiştir. Bunun sonunda Türk ekonomisi çökmüştür. Bu durumda dünya devletçiğe geri dönerken Türkiye hala bu kumar ekonomisinde ısrar etmektedir. Sorosların kontrolünde olan medya, bunlardan hiç söz etmemektedir. Amaç, bu yolla T.C.’nin tasfiyesini gerçekleştirmektir. Ayrıca Atatürk’ün partisi başta olmak üzere meclisteki diğer partilerin bu konuda hiçbir projeye sahip olmamaları da oldukça düşündürücüdür.
Küresel film sektörü algı oyununa en iyi örnektir. Hem eğlendiriyor hem de bilinçaltı teknikleri kullanarak geleceğin küresel algısını mükemmel şekilde oluşturuyor. Kanlı ve acımasız savaşlar, soygun hırsızlık, kapkaç, tecavüz ve insanlık dışı ne gibi olaylar varsa bunların hepsi sıradan olaylar gibi zihinlere işleniyor(Yeşilçimen, 2008). Bir de kaza anında bir yaralanma ve acı çekme durumu varsa en az on veya yirmi defa göstererek insanların duyarsızlaşmasını sağlamak istiyorlar. Türkiye’deki filmlerde çok bozuk Türkçe’nin yanında sanatçı olarak karşımıza genellikle Şeyh Sait’in torunları çıkarılmakta ve sanatçılara vatan haini Ali Kemallerin isimleri verilmektedir. Bu isim filimde defalarca söylenerek hafızalara yerleştirilmek istenmektedir. Basın kuruluşlarından birisinin Ali Kemal’i şehit gazeteci olarak kabul etmesi, Kurtuluş Savaşındaki mütareke medyasının yerinde durduğunu göstermektedir.
Yine emperyalizm, Türk toplumuna küreselleşme, liberalizm, özelleştirme, hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, insan hakları, sivil toplum, yeni dünya düzeni gibi sözleri mütareke medyası vasıtasıyla sürekli telkin etmektedir. Oysa küreselleşmenin uygulama şekli olan B.O.P.’sinin Türkiye’yi parçalama planı olduğunu anlatan bir yazıyı, emekli bir albay, A.B.D. Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde harita ile birlikte yayımladı. Bununla yetinilmedi birkaç yıl önce bir A.B.D. subayı, bu haritayı, subaylarımızın da bulunduğu İtalya’daki NATO toplantısında duvara yansıttı.
Liberalizm ve özelleştirme ile ilgili şunları ifade etmek isterim: bu iki kavram Türkiye’de bütün K.İ.T.lerin yabancılara satılması ile Türkiye’nin tarım, hayvancılık ve sanayisinin çökertilmesine yol açmıştır. Batı’nın Türkiye’de demokratikleşmeden kastettiği ise Türkiye’nin etnik gruplara dayalı küçük devletçiklere bölünmesini gerçekleştirecek anarşi ortamının sağlanmasıdır. Müslümanların ve Türklerin insan sayılmadıkları için hakları da yoktur. Onun için Irak’ta Müslümanların sadece ölme hakları vardır. Yunanistan’da Türklerin Türk adını taşıma hakları bile yoktur. Fransa’da dil, din ve soy üzerine araştırma yapmak yasaktır. Fakat Türkiye’de Türklerin değil Batı’nın kışkırttığı etnik grupların Türkiye’yi parçalama hakları vardır.Hatta bunların dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı şekilde Türkiye’de mecliste partileri bile vardır, anayasa ve yasalara rağmen bölücülük yapabilmektedirler.
Yeni dünya düzeninde A.B.D. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler ulusal yapılarını koruyacaklar diğer devletler ise parçalanacaktır. Emperyalizm böyle istemektedir. Şu halde emperyalizmin bize benimsetmeye çalıştığı “Yeni Dünya Düzeni” Türkiye’nin aleyhinedir.
Türkiye’de İngiliz vatandaşı olan bir Bakanımız şöyle bir söz sarfetmiştir: “Türkiye’deki mücadele, küreselcilerle ulusalcılar arasındadır; biz küreselcilerden yanayız.” Yine bir A.B temsilcisi “Türkiye’yi ulusalcılara bırakacağımızı mı sanıyorsunuz?” demiştir. Görüldüğü gibi bütün dünya ülkelerinde istisnasız şekilde savunulan milli çıkar, sadece Türk yöneticileri için söz konusu değildir. Eğer milli olur ve milli çıkarları savunursanız, o zaman ulusalcı olur ve suç işlemiş olursunuz. Esas olan küresel güçlerin çıkarlarını savunmaktır.
Bir de son günlerde adından sıkça söz edilen Prof. Şerif Mardin’den kısasa söz etmek istiyorum. Daha önce mahalle baskısından bahseden Mardin’inin son günlerde şu sözleri sarfettiği basında yer aldı: “Cumhuriyette, iyi doğru, güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok”(Kepenek, 2008). Yine Türkiye’deki son durum ve iktidarı kastederek “ İmam karşısında öğretmen yenilmiştir(Oral, 2008). Kanımca bu sözler de Türk milletine karşı yapılan bir algı savaşıdır. Oysa imam dabizim öğretmen de bizimdir. Fakat geçmişteki yeşil kuşak ve şimdilerdeki Ilıman İslam Projesi gereği bazı imamlar ne yazık ki, bilerek veya bilmeyerek emperyalizmin amaçlarına hizmet etmektedirler. Kanımca bunun sebebi Cumhuriyetin başlangıçtan beri kendi imamlarını yetiştirememiş olmasıdır. Oysa Atatürk Kurtuluş Savaşına başladığında İstanbul’daki Şeyh’ül İslam’a karşı Anadolu’da başta Ankara Müftüsü Rifat Börekçi olmak üzere bazı din adamlarını yanına almıştı. Rifat Börekçi esnaftan topladığı parayı Atatürk’e vererek milli mücadeleye maddi ve manevi olarak desteklemişti. Eğer boşluk bırakırsanız emperyalizm, T.C.ne karşı imamları yetiştirir. Kanımca Cumhuriyet’in yıkılacağı kaygısını taşıyan samimi aydınların bu konu üzerinde çok ciddi düşünmeleri gerekir.
Yazar Mustafa Yıldırım, Şerif Mardin hakkında özet olarak şunları yazar: “Şerif Mardin, Cemal Kutay, kendisinin de ifade ettiği gibi görüşmeden ve araştırmadan Sait Nursi hakkında bir kitap yazmıştır. Şerif Mardin de bu yanıltıcı bilgilere dayanarak Sait Nursi’nin padişaha danışmanlık yaptığını ve onun fen ve toplum bilimlerini özümsemiş bir eski zamanlar filozofu olduğunu anlatan İngilizce kitabını yazdı. Şerif Mardin ayrıca Amerika’da Deniz Kuvvetleri Kulübünün “The Abant Toplantısı”na ve A.B.D. Devlet Araştırma ve İstihbarat Bölümü’nden Henri Berkeley’in yönettiği basına kapalı toplantısına katılmıştır.”(Sirmen,2008). Sanırım bu açıklamalar, Prof. Mardin ve niyeti hakkında az çok bilgi vermektedir. Bu da konumuz olan algı savaşları ile yakından ilgilidir.Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu..
TUNALIM...
KAYNAKLAR
Kepenenek, Yakup,. “ İyi, Doğru, Güzel” Cumhuriyet Gazetesi, 2.6.2008:13.
Oral, Zeynep.” Mahzar Şevket İpşirlioğlu”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008.
Özbaydar, S. ve Diğerleri. Psikoloji, M.E.B., 1976.
Sirmen, Ali. “ Yanıltma Ustalığı Bilimsel Olabilir mi?”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008:4.
Yeşilçimen, Kemal. “Toplumsal Bozgun”, Cumhuriyet- Strataeji Eki, 19.5.2008.22. -
KANIMIZA DOKUNUYOR..
“Haydi Türkiye… Gönüllü kan bağışçısı olmaya ! Kanımızın Yetmemesi Kanımıza Dokunuyor!” sloganı ile başlatılan kan toplama kampanyası gerçekten olumlu bir kampanya… Kanı olan herkesin bu kampanyayı desteklemesi lazımdır. Bugün başkasına ama yarın size de gerekebilir. Çünkü kan bir ihtiyaçtır.
“Kanımızın yetmemesi kanımıza dokunuyor” da, başka kanımıza dokunan şeyler yok mu? Hem de o kadar çok şey var ki kanımıza dokunan, sıralamayla bitmeyecek kadar… Hani bir şarkı sözü vardır. “Derdim çoktur hangisine yanayım” diye..!
Dünyada geçmişiyle övünmeye en fazla layık olan, haksızları, zalimleri, yolsuzları dize getiren, düşmanlarını sürekli önünde diz çöktüren bir halden, düşmanlarının önünde diz çöken, el verdiklerine avuç açan bir hale döndük… Kanımıza dokunuyor.!
Dünyanın tahıl deposu konumunda olup, kendine yeter bir halden, tahıl ithal eden bir ülke haline geldik… Kanımıza dokunuyor..!
Siyasetten ekonomiye, kültürden eğitime hemen her şeyde dışa bağımlı hale geldik. Elimize tutuşturdukları ekonomik reçeteler de tutmadı. Bunca kemerler sıkıldı, borçlar ötelene ötelene çığ gibi katlandı. Bırakın bizim ödememizi gelecek nesillerin bile ödemesi imkansız hale geldi… Kanımıza dokunuyor..!
Dün ecdadın kanla canla aldığı toprakları yaban elerle peşkeş çekildi. Kâr eden kuruluşlar yabancı şirketlere satıldı. Türk insanının alın teri yok sayıldı. Fabrikalar, büyüklü küçüklü işletmeler iflas etti. Bütün vatan sathı süratle kepenk kapatıyor. İşsiz ve aşsızlar ordusu çoğalıyor…Kanımıza dokunuyor..!
Büyük umutlarla beklenen Doğu Bölgesini Kalkındırma Planı çerçevesinde hazırlanan GAP Eylem Planının altından, yine AB oyunu çıkıyor yine BOP çıkıyor. Bakınız bu konu hakkında önemli uyarılar BTP Lideri Prof. Dr. Haydar Baş’tan geliyor;
“AB komisyonunun 2004 yılında hazırladığı Türkiye raporunda Fırat ve Dicle sularını devralması istenen bu çok uluslu yönetim arasında, AB üyesi olmayan İsrail’in de olması da gerçek niyetlerini ortaya koyuyor. Yani, bu çok uluslu yönetim kadrosunda İsrail de var. Bu AB planı, ABD’nin BOP planı ile birleştirilerek şimdi son dakikada yürürlüğe kondu. Fırat ve Dicle sularından nasıl istifade edileceğinin hesabı işte bu şekilde yapıldı. Sevgili arkadaşlar, biz hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Fırat ve Dicle havzaları üzerinde bu şekilde yapılan bütün icraatların Türk milletinin menfaatleri istikametinde düşünülerek yapılması asla söz konusu değildir. Bu icraatlar, işte o bölgede hesabı olan millet ve devletlerin çıkarları gözetilerek yapılan yatırımlardır. Bu oyunu, böyle görmek ve bozmak akl–ı selim sahibi her vatandaşımızın boynunun borcudur.”
Bu ve benzeri oyunlar, Kanımıza dokunuyor..!
Velhasıl, değerli dostlar. Kanımıza dokunan o kadar çok şey var ki; nerdeyse kanımız beynimize sıçrayacak… Allah sonumuzu hayreyleye..!
Uğur Kepekçi--TUNALIM... -
PEKİ ÖYLEYSE ÇÖZÜM NEDİR?..
Yaşadığı sorunlardan canı burnuna gelen sektörler birer birer seslerini çıkartmakta, değişik yollardan tepkilerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Bu konuda son yaşanan gelişme; Gaziantep Müteahhitler Derneği’nin 15 günlük inşaat işlerinin durdurulması kararı olmuştu. İnşaatların duvarlarına astıkları bez afişlerle sektörün içinde bulunduğu sıkıntıyı dile getirmişler, yazılı beyanlarla da ilgililerden sıkıntılarına çözüm talebinde bulunmuşlardır.
Bu talebin haklı görünen tarafı; zamların inşaat fiyatlarına yansımaması halinde sektörün kârlılık oranının düşeceği ve sektörün yaşadığı sıkıntının artacağı hatırlatılmıştır.
Buradaki talep köklü bir çözüm getirmez. Nedeni; sektör, kendi içindeki sıkıntıları dile getirerek, “Biz kâr edersek sektörün iş akışı devam eder ve böylece inşaatta istihdam edilen işçiler de iş ve aş sahibi olmaya devam ederler” fikri savunulmuştur. Yüzeysel olarak bakıldığında haklı sebepler içeriyor ama yeterli değil.
Şimdi inşaatçılara soralım; “Talepler karşılansa bile yapılan inşaatı alıcı bulamadıktan sonra kime satacaksınız?”
Yaşanan sorun inşaat sektörü ile değil topyekün uygulanan IMF politikalarıyla alakalıdır. Uygulanan bu yanlış para politikasına devam edildiği müddetçe, ekonomik sıkıntılar sırasıyla bütün sektörleri sıkıntıya sokacak ve bütün vatandaşları etkileyecektir.
Çözüm Milli Ekonomi Modeli’nde
Çözüm; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modelindedir.
Sayın Baş’ın yılardır ortaya koyduğu tespitlerden yola çıkarak; ülkemizdeki IMF politikalarıyla enflasyona yanlış teşhis konmuş, ona göre de teşhisi yanlış olan hastalığın tedavisi de yanlış olmuştur. Yıllardır piyasada yaşanan enflasyon maliyet enflasyonu olmasına rağmen, talep enflasyonu tespiti yapılmıştır. Kemal Derviş Amerika’dan bir kurtarıcı olarak getirildiğinde Prof. Dr. Haydar Baş, daha Dervişin ilk açıklamasının ardından yapılan teşhis ve uygulamanın bir iflas olduğunu dile getirmek sadedinde; “Bu Derviş bizim değil, ABD’nin Derviş’idir, bizim problemlerimize çare olamaz. Enflasyona getirdikleri tespit de, düşündükleri tedavi de yanlıştır. Piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonudur” sözü hala kulaklarımızdadır.
Kemal Dervişle birlikte piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonu olduğu halde, talep enflasyonu teşhisi konmuş, güya enflasyonu düşürmek için talebi azaltmak adına emisyondaki para dolaşımı kısılmıştır. Yıllardır emisyondaki daralma tüketicinin alım gücünü elinden almış, bir yerde onu yokluğa mahkûm etmiştir. IMF politikalarıyla üretici maliyetli para olan döviz ve faizli kredilerle desteklenmiş, zaman içerisinde ne üreticinin, ne de tüketicinin dayanma gücü kalmamıştır. Piyasadaki emisyon daralmasının yansımaları da durgunluğu getirmiştir.
İşte bundan dolayı IMF politikalarına devam edildiği takdirde hiçbir sıkıntının köklü bir çözüme kavuşamayacağını iddia ediyoruz.
Tüketicinin parası olmadıktan sonra, zaten alım gücü kalmayan vatandaşın bir de zamların eklenmesiyle hangi inşaatı, ya da neyi, nasıl alacak? Halbuki piyasada yeterli para olsa hem tüketicinin hem de üreticinin yüzü gülecektir.
Hikâye edilir; evladın biri babasına gelir;
-“Baba bir deve alalım, çok ucuz, hem de bir pula” demiş. Babası;
-“Yok oğlum alamayız” demiş. Bir zaman sonra baba evladı çağırmış;
-“Oğlum al sana para bir deve al” demiş. Evlat;
-“Baba deve bin pula” deyince baba;
-“Olsun, sen al gel” demiş. Evlat şaşırmış;
-“Baba bir pula iken almadın da şimdi bin pula nasıl alacağız?” Baba;
-“Oğlum o zaman bir pulumuz yoktu ki alalım. Ama şimdi bin pulumuz var, onun için alalım, diyorum.”
Gerçekten de bu kıssa, piyasadaki para darlığının neticelerini, basit ama çok güzel anlatan bir kıssadır… Piyasa mal dolu olmuş, tüketicide alacak para olmadıktan sonra neye yarayacak ki..!
Milli Ekonomi Modelinde, meselenin halli için devletin emisyonu genişletmesi ve senyoraj hakkını kullanması yöntemine yer verilmektedir.
Emisyon: Bir ülkede “bir yılda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karşılığı” Gayri Safi Milli Hasıla’dır. Elde edilen bu mal ve hizmetin karşılığının belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunması ise ekonominin devamı için bir zorunluluktur.
Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval mısır danesi toprağa attığımızı ve hasat zamanı 10 çuval mısır elde ettiğimizi varsayalım.
Bu takdirde 9 çuval mısırın emeğinin ve üretiminin karşılığı piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasına sebep olur. Yani piyasada olması gereken miktar, 9 çuval mısırın karşılığı paradır.
İşte emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karşılığı olan paradır.”(M.E.M)
Milli Ekonomi Modelinde piyasanın canlanması ve halkın refaha kavuşacak harcamaları yapabilmesi için tüketim ekseninden yola çıkılmıştır. Tüketimi desteklemek için gayri safi milli hasılanın artış oranına göre para olarak basılıp, senyoraj hakkı kullanılacak ve emisyonda dolaşacak para miktarı piyasanın ihtiyacı kadar olacaktır.
“Senyoraj; “Milli Ekonomi Modeli, senyoraj gelirini, hem bir ekonomi kuralı olarak ele alırken, hem de gelirin nelere bağlı olduğunu formülleştirmektedir. Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecektir. Yani, kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.
Bu şekilde;
a- Üretim tetiklenecek,
b- Tüketim harekete geçecektir.
Milli Ekonomi Modelinde Senyoraj geliri, sosyal devlet projesinde tüketicinin destekçisi olacaktır. Böylece işçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en geniş tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktır. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep olduğu için üretimini devamlı arttıracaktır. Bu iki ana unsur emme- basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.
Emek ve üretimin karşılığını milli parası ile karşılayan devletler, kamu harcamalarını borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler.
Emek ve üretimin karşılığı elde edilen kâr mukabili paranın piyasalara girmemesi halinde para kıtlığı oluşur. Piyasalar durgunlaşır. Bu bağlamda senyoraj, piyasalardaki geliri temin eden bir unsurdur” (Milli Ekonomi Modeli).
Şimdi sıkıntıda olan sektörler sıkıntılarına yüzeysel ve anlık çözümler yerine köklü çözümler peşinde olmalıdır. Köklü çözümler de Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ndedir.
Uğur Kepekçi--TUNALIM... -
VATAN SEVDASINDAN UYKUSU KAÇANLAR..
Anadolu topraklarının altında kefensiz yatan sayısız şüheda ecdadımızın kemiklerinin sızlatıldığından dolayı rahatsız olanlar ve uykuları kaçanlar bir daha düşünün.
Anadolu topraklarının içine saklanmış, ilahi kudret tarafından yerleştirilmiş olan eşsiz maden yataklarımızın,milli hazinelerimizin kapılarının; Müslüman Türk milletine kapatılmasından, bu milletlin ve bu vatanın düşmanlarına ardına kadar açılmasından ötürü rahatsız olup uykularını terk edenleri sağ duyulu olmaya davet ediyorum.
Yine bu eşsiz güzellikler ve özellikler taşıyan,cennet vatanımızın sahiplerinin, çilekeş vatandaşlarımızın emeklerinin ve alın terlerinin toplanıp haçlılara peşkeş çekilmesinden ötürü acı ile kıvranan vatanperverleri bir daha aklı selimle düşünmeye davet ediyorum.
Vatanperver vatandaşlarımızın vatan namustur satılmaz feryadına rağmen, vatan topraklarının altındaki madenleri ile birlikte, altındaki şehit mezarları ile birlikte ecnebilere satılmasından ötürü vicdan azabı çekenler,çaresizlik içinde kıvrananlar, vatan namustur satılmaz ilkesinde ısrar edenler,bir de Prof Dr. Haydar Baş beyi dinlemeye gayret edin.
Vatan için,bayrak için, sonraki nesillerin istiklalini temin için canlarını ve kanlarını sebil eden şehitlerimiz hakkında kelle ifadesini kullanmaktan utanmayanların,sıkılmayanların defterlerini dürmek isteyenleri BTP saflarına davet ediyorum.
Bebek katiline sayın diyerek ve şehitlerimize de kelle diyerek bütün bir milletimizin bağrında derin yaralar açtığı halde hala ortalarda yalancı doktor edasıyla dolaşanlara, sandık başında sayın baylar güle güle demek için Prof.Dr. Haydar Baş'ın liderliğinde dalgalanan BTP bayrağı altında toplanmaya davet ediyorum.
Minareler süngü kubbeler miğfer şeklinde şiir okuyarak kahraman olup milletin oylarını aldıktan sonra, altı buçuk yıllık iktidarı süresince misyonerlerin ve misyonerliğin önünü açanlara, dinler bahçesi adı altında kurdele kesenlere,haçlıların isteği doğrultusunda düzenlemelerle on binlerce kilise açanlara sandık başında hesap sormak isteyenleri saflarımıza davet ediyorum.
Bin yıldır bu topraklarda tevhid bayrağını dalgalandıran Müslüman Türk milletinin oyları ile iktidar koltuğuna oturduktan sonra,bu milletin inanç sistemi ile oynayanları,tevhid cümlesinden Muhammedürresulüllah kısmını silenleri,attıkları her adımla bu milleti haçlı limanına biraz daha yaklaştıranları yüksek sesle protesto etmek isteyenler,bu kötü gidişattan ötürü uykuları kaçanlar bize buyurun. Bebek katiline sayın şehitlerimize kelle denilmesinden rahatsız iseniz bize buyurun.
Vatan topraklarımızın bağrındaki şehit mezarları ile birlikte vatan düşmanlarına satılmasında ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.
Emeğimizin,alın terimizin,servet ve sermayemizin haçlı siyonist tefecilerin elinde heba edilmesinden ve ettirilmesinden dolayı vicdan azabı çekiyorsanız bize buyurun.
Ecdat yadigarı camilerimiz,medreselerimiz dökülürken bizim paramızla kiliselerin tamir ettirilmesinden ve hayırlı olsun denilerek hizmete açılmasından ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.
Müslüman Türk çocuklarının on iki yaşından önce Kur-an'la temasını yasaklayan yasa devam ettirildiği halde yine Müslüman Türk çocuklarının üç yaşından itibaren kiliselere,papazların kucağına taşınmasından rahatsız olanlar,uykusu kaçanlar bize buyurun.
AKP iktidarı altı buçuk yıldır AB ye girmek uğruna, onlardan gelen her talimatı milletimize dayattı,verilmedik taviz,satılmadık kurum bırakmadı, buna rağmen bir elli sene daha bekle talimatını aldı ve oturdu.AB nin ellinci yıl dönümü programına bile çağrılmadı.
AKP iktidarı teslimiyetçi ve tavizkar haliyle AB kapılarında kör topal yürümeye çalışırken,BTP lideri Prof. Dr. Haydar Baş,AB nin lokomotif ülkelerinden Almanya'da,tüm Avrupa üniversitelerinden gelen ilim adamlarına elini öptürdü.Tamamı profösör olan katılımcılar iki gün boyunca sayın Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli tezinin orjinalliğini,tüm ülkeler için bir çare bir çıkış formulü sunduğunu anlata anlata bitiremediler.
Daha mecliste dahi olmayan bir partinin lideri olarak Avrupanın ilim çevrelerine elini öptüren Haydar Baş'ın yarın iktidar olunca neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
Anadolu topraklarını altında yatan yer altı zenginliklerini haçlı tefeciler değil,yabancı şirketler değil, yine bu ülkenin insanı Müslüman Türk milleti kullanmalıdır diyen, Vatandaşlık maaşı vadeden, Ev hanımlarına işçi statüsü kazandırıp emeklilik vadeden,
Sınavsız üniversite ve okuyan her çocuğa eğitim bursu vadeden,
Bekarlara faizsiz evlilik kredisi vadeden,
Devlet babadır ya vatandaşına iş bulur ya da aşını verir ilkesi doğrultusunda projeler geliştiren,
Köylü ve çiftçi gerçekten efendi olacak ve bizim iktidarımızda altın çağını yaşayacak diyen BTP iktidarında buluşmak üzere Saygılarımla ..TUNALIM... -
80 YIL SONRA AYNI NOKTAYA MI GELDİK ?...
Geçmişten günümüze değişen hiçbir şey yok!..
‘Mütareke’ döneminin önde gelen işbirlikçi ‘devlet adamları’, ‘sivil toplum kuruluşları’, ‘aydınlar’ ve ‘din görevlileri’, Anadolu’da direniş mücadelesi başlatan ‘Kuva-yı Milliyetçi’ vatanseverleri mahkum etmek için adeta seferberlik başlatmışlardı!..
Direnişe geçen vatanseverleri ‘bir kaşık suda’ bağmaya çalışan işbirlikçi hainler, vatanın bağrına hançerini dayayan düşmana bakın nasıl alkış tutuyorlardı:
Bu kısa yazıda Kurtuluş Savaşı öncesinde bazı devlet adamları, tarikat şeyhleri ve sözde aydınların düşünceleri ile bugünkü devlet adamları, dini cemaat liderleri, işadamları ve yine sözde aydınların düşünceleri yer almaktadır. Bunlar ne kadar birbiri ile örtüşüyor? bunun takdirini sizlere bırakıyorum.
Ben önce bugünkülere yer vererek çok kısa bir yorum yapmak istiyorum. Ardından Yeniçağ Gazetesi Yazarı İsrafil Kumbasar’ın “Kurtuluş Savaşında Düşmanla Birlikte Çalışan Kişi Ve Örgütler” başlıklı kısa yazısı yer alıyor.
“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”
Kadir Topbaş İstanbul Belediye Başkanı
“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”
Leyla Zana
“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO, Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”
Ahmet Altan
“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”
M.Ali Birand
“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan
“Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”
Çetin Altan
“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”
Ahmet Altan
“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”
Orhan Pamuk
“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”
Fetullah Gülen
“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”
Rahmi Koç
“Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu Kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir”
Tayyip Erdoğan
DSS
Bildiğiniz gibi Çetin Altan ile oğlu Ahmet Altan ve M. Ali Birand günümüzde liberal geçinmekle birlikte bunlar eski solcu ve devrimcidirler. Bunu yazarken, aklıma İstanbul eski Ülkü Ocakları ve Eski MHP İstanbul İl Başkanı Nihat Çetinkaya’nın bir T.V. kanalında anlattıkları geldi: “Başbakan Demirel 1968’ledre sonra Rusya’ya gider. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Başkanı Brejnev’dir. Demirel ona “Sayın Başkan, Türkiye’nin içini karıştırıyorsunuz” der. Brejnev de ona “yani nasıl karıştırıyoruz?” der. Demirel ona “Türkiye’deki banka soyan, adam kaçırarak anarşist olaylara katılan sol gruplar, size bağlı değil mi? diye sorar. O buna şu cevabı verir. “ Bize sadece Türkiye Komünist Partisi bağlıdır. Eğer bunlar ülkenizde bir sorun yaratıyorlarsa onlara söyleyerek engelleyebiliriz. Fakat ötekilerin çoğu Amerika’ya bağlıdır.”
Gerçekten günümüzde solun milli olan gruplarını çıkardığımız zaman geriye kalan bölücü ve liberallar için Brejnev’in sözü tam da yerine oturmaktadır. Demek ki, bunlarda herhangi bir değişme olmamış, sadece biz değiştiklerini sanmışız.
Ayrıca Sayın başbakan, Ne mutlu Türküm dersen ötekisi de ne mutlu Kürdüm der” diyor. Oysa Atatürk, “ne mutlu Türk olana” demiyor, “Türküm” diyene diyor. Türklük, bir kan işi değil bir dil ve kültür sorunudur. Sayın başbakan eğer evinde eşi ve çocukları ile Türkçe konuşuyorsa ve Türk kültürünü yaşıyorsa inkar etse bile Türk’tür. Mısır’ın yarısı kan olarak Türktür. Fakat bunlar bir kelime Türkçe bilmiyorsa ve Türk kültürünü yaşamıyorsa biz onların Türk olduklarını mı iddia edeceğiz? Sadece Türklüğe kalben bağlı olabilirler. Bu da çok fazla bir anlam ifade etmez.
Batı, bugünlerde Türkiye’de “Türk yoktur” tezlerini para ile tutuğu adamları ile kitle iletişim araçları vasıtasıyla yaymaya çalışıyor. Dünyanın hiçbir yerinde millet, sadece etnik yapıya indirgenemez. Yine Dünyada hiçbir millet yoktur ki, bütün fertleri, aynı etnik gruptan oluşsun. Kan hayvanlar için önemlidir. Çünkü onların vucudundan yararlanılır. Bu anlamda Batılı bütün milletler. çeşitli etnik gruplardan meydana gelir. Batı’nın aydınları bunu çok iyi bilirler fakat onların bize genel olarak dayattığı şudur:“Dediğimi yap, yaptığımı yapma” Batı’nın milletleşmesinde soy farklılığı önemli değildir. Fakat bizde önemlidir. Çünkü Türkiye’yi etnik gruplara bölerek eski Şark Projelerinin bir devamı olan bugünkü B.O.P’ni gerçekleştirmek istemektedirler. Bu da ancak Türkiye’de dinle Türklüğü ve milliyetle etnik yapıyı çatıştırmakla mümkün olabilir. Bununla ilgili olarak mütareke medyasında programlar yapıldığını biliyoruz.TUNALIM..... Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu
KURTULUŞ SAVAŞINDA DÜŞMANLA BİRLİKTE ÇALIŞAN KİŞİ VE ÖRGÜTLER
İsrafil K. Kumbasar
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih:09.03.200........DEVLETİN İLERİ GELENLERİ
Sadrazam Tevfik Paşa:
- “Ankara, Serv Antlaşmasını kabul etmelidir.”
(4.11.1920)
- “Anadolu’yu boşaltmaları karşılığında, Trakya Yunanlılara bırakılabilir.”
(19.09.1921 )
Sadrazam Salih Paşa:
- “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.”
(20.08.1921)
Hariciye Nazırı Sefa Bey:
- “Hükümet Ermenilere toprak verilmesini kabul ediyor.”
(29.01.1921)
Adliye Nazırı Ali Rüştü:
- “General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekata devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara Surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz. Bu ordu bizim ordumuzdur.”
(12.07.1920)
Nazır Rıza Tevfik:
- “Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Aandolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”
(18.10.1920)
Jandarma Komutanı Kemal Paşa:
- “Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.”
(3.08.1919)
İzmir Valisi Kambur İzzettin:
- “Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması…”
(26.05.1919)
Adana Valisi Abdurrahman:
- “Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.”
(05.11.1920)
STK ÖNDERLERİ VE AYDINLAR:
İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Sait Molla:
- “İngiliz mandası istediğinizi bütün itilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.”
(23.05.1919)
- “Milliyetçi hareket boşa gitmeye mahkumdur…” (01.05.1920)
Yazar ve Nazır Ali Kemal:
- “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” (23.04.1920)
- “Ankara’dakilerin Yunanlılara hala meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye girişilemez.” (07.08.1920)
- “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nin hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.” (06.02.1921)
Yazar Refi Cevat Ulunay:
- “Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919)
- “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” (23.03.1920)
- “Milliyetçi hareketi yok etmek, millet için var olma meselesidir. O alçaklara karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş olacaklardır.” (04.04.1920)
ULEMANIN İLERİ GELENLERİ
Divitli Eşref Hoca:
- “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)
Delibaş Mehmet:
- “Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-i Milliyecileri yeneceğiz”. (1920)
- “Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse şer’an kafirdir”. (1920)
İslam Yüceltme Derneği:
- “Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır.” (1920)
Edirne Tem’in gazetesinden:
- “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye camii’inde hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır.” (13.08.1920) -
EY EHLİ VİCDAN,DUYUN BU SESİ !...
Ülkemiz gerek içte gerek dışta sürekli kan kaybetmeye devam ederken, küresel güçler; medya desteği ve AB destekli sivil toplum örgütleri vasıtasıyla vatandaşı yanlış yönlendirerek iyimser hava estirip, adeta sahte cennet senaryolarıyla milletimizi aldatmaya devam etmektedirler. Huzursuzluk sadece ülkemizle de sınırlı olmayıp, batısından doğusuna bütün dünyaya yayılmış vaziyettedir.
Osmanlı’nın cihan hâkimiyetinin sona ermesinden bu yana, insanlık ailesinin yüzü bir türlü gülmedi. Hayatı kan, zulüm, işkence ve işgallerle geçti. Haçlı ruhunun küreselleşme adı altında maskesini değiştirdiğinden bu yana; zulüm ve açlık insanlığın arkadaşı olmuştu.
Genelde dünya insanlığı, özelde Türk Milleti, Haçlının yerli ve yabancı güçleri tarafından kuşatılmış, can damarları kurutulmuş, ayakta duracak mecali bile kalmamıştı.
Onu bu sefaletten kurtaracak bir sesi, bir soluğu hep bekledi durdu…
Halkımızın, “ne olacak halimiz?” dediği zamanda duydukları sesler hep; malum seslerdi:
“AB olmazsa olmaz”
“ABD dünyanın en hâkim gücüdür o istemeden hiçbir şey olmaz”
“IMF ile kamçı yemeden, bir ortak gibi çalışacağız”
“AB uyum yasalarının dışında bir şey düşünemeyiz”
“Kenar ülke konumuna düşmemek için AB ile bütünleşmek zorundayız” vs…
Eğitimden sağlığa, ekonomiden siyasete, hatta günlük yaşantımıza varıncaya kadar her şeyimiz; dışarıdan estirilen rüzgârlarla tarumar edildi. İnsanımız adeta sindirilmiş bir vaziyete dönüştürüldü.
Yaban ellerden gelen telkinlerle sanki hipnoz edilmiş insanımız, kendi benliğini kimliğini dahi tanımaz bir hale düşmüş; canından bezmiş bir haldeydi.
İnsanımız öyle bir hale düşürülmüştü ki küresel güçlerin dışında hiçbir çözüm olmadığına inandırılmıştı.
Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!
Uğur Kepekçi-TUNALIM... -
KÜRESEL GÜÇLERE BİR GOL DE PUTİN’DEN
Devlet Başkanlığı görevini Dimitri Medvedev’e bırakan Rusya eski Devlet Başkanı Vladimir Putin, giderayak küresel güçleri şaşkına çeviren bir yasayı imzaladı. Bu yasa ile Rusya’daki yabancı yatırımlara sınırlama getirilmiş oldu. Bu yasa ile; aralarında petrol, doğalgaz, enerji, haberleşme, havacılık ve savunmanın da bulunduğu 42 stratejik sektörde yabancı yatırıma kısıtlama getiriyor. Bırakın yatırım yapmayı, bu sahalarda yabancılara araştırma yapma imkânı bile yasaklanıyor.
Beklenmedik bir haber olarak dünya basınında yer alan bu haber batılı para babalarını derinden üzmüştür.
Sovyet Rusya, dağılmaya yüz tuttuktan sonra Putin’in ortaya koyduğu ulusal politikalarla tekrar eski gücüne erişmeye çalışıyor. Tabii ki, Putin de; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr Haydar Baş’ın bütün insanlığın kurtuluş reçetesi olarak ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli”nden esinlenmektedir. Putin’in bu kararından sonra bizdeki bazı aklı evveller; “AB’siz olmaz, ABD’siz olmaz, dünya kürselleşirken biz aralarında yer almazsak taşra ülkesi oluruz aç kalırız, yok oluruz” bahaneleriyle bizi küresel güçlerin elinde oyuncak edenler, bir kez daha düşünsünler...
Başta Rusya olmak üzere birçok ülke, Prof. Dr Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden yola çıkarak kendi gemilerini selametle yürütürken biz hâlâ küresel güçlerin etki alanlarından kurtulamadık. ABD bile kendi iktisadi modelinde bulunmamasına rağmen dar gelirli vatandaşlara tüketim şartıyla para yardımında bulunarak tıkanan ekonominin önünü açmaya çalışmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli, bizden başka herkese yeni ufuklar açmaktadır.
Dünya Baş’a, bizimkiler boşa koşuyor...!
Putin’in devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın, Milli Ekonomi Modeli’nden alıp uyguladığı projelerin bazıları şunlardır:
* Her doğan çocuğa 9 bin dolar doğum yardımı yapıldı.
* Ev hanımlarına emeklilik hakkı verildi.
* Yeraltı kaynaklarını devlet–millet ortaklığıyla işletmeye başladı.
* Belirli ürünlerde ihracat karşılığı kendi parasını, yani Ruble’yi talep etmeye başladı.
* Asgari ücreti 2000 dolara çıkarma kararı aldı.
* Dar gelirliye vergi indirimi yapıldı.
* Son olarak da enerji, iletişim, savunma ile alakalı 42 sektörü stratejik ilan etti, yabancılara özelleştirilmesinin önünü kapattı.
Ey ehli vicdan; gerçeği ne zaman göreceksiniz..!
UğurKepekçi-TUNALIM..