http://netlog.com/tunalimMehmet TunabaşTunabaşMehmettunalimhttp://tr.netlogstatic.com/p/tt/054/822/54822018.jpgTürkiyeÇanakkale tunalim profil sayfası

tunalim

erkek - 59 yaş, Çanakkale, Türkiye


RSS bildirimi

Blog 102

BİR MÜSLÜMAN TÜRK OLARAK,DÜNYA GÖRÜŞÜM BÖYLE..YA SİZİN?
Buğün dünyada "süper güç" olarak takdim edilen ülkeler, yeni nesle tarihlerini öğretirken, hayalî kahramanlardan ve uyduruk tarihten medet ummaktadırlar. Zira onların tarihlerinde övünülecek, fazilet olarak takdim edilecek hâdiseler pek olmadığı gibi, "örnek şahsiyetler" de yoktur. Onun için ortaya, Teksas, Tommiks, Red-Kit, vs. gibi çizgiroman kahramanları, Süpermen gibi hayalî kahramanlar çıkarmışlardır. Oysa bizim tarihimiz baştan başa, şanla, şerefle doludur. Tarihimize mührünü basmış sayısız kahramanlar, kumandanlar, idareciler, ilim adamları, san'atkârlar, maneviyat büyükleri, birer masal kahramanı değil, yaptıklarının çoğu tevazu perdesi altına gizlenmiş gerçek kahramanlardır. Düşünün, ecdadımız İstanbul'u fethettiği zaman, daha Amerika kıtası bile keşfedilmemişti. Ecdadımız dünyanın en büyük topunu icad eder, dünyanın en mükemmel silah fabrikalarını kurarken, bugün dünya silah pazarını elinde bulunduran ülkelerin adlan-sanları yoktu. Ecdadımız, dünyanın en mükemmel ordu teşkilatını, en gelişmiş harp sanayiini kurarken, mimarîde, san'atta, ilimde en mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatları hayretler içerisinde karşılıyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatlan hayretler içerisinde ve hasetle seyrediyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, gençlerimiz, tarihini bilmez, ecdadını tanımaz oldu. Bunun faturasını da çok ağır ödedik, hâlen de ödemekteyiz. Maddî, manevî sıkıntılarımızın temel sebeplerinden biri, işte bu şekilde mazimizi, tarihimizi bilmeyişimiz, ecdadımızı tanımayışımızdır. Bize bu cennet vatanı armağan eden, bu güzelim ülkeyi İslam beldesi haline gelen bu topraklar üzerinde Ezan-ı Muhammedi'nin ilelebet yankılanması için canlarını feda eden, İ'la-yı Kelimetullah sancağını üç kıtada şerefle dalgalandıran, ilimde, teknikte, san'atta birinciliği kimselere kaptırmayan ecdadımızı tanımak, herşeyden önce bu vatanda yaşayanların boynuna borçtur. Hususan da gençlerin... Niçin gençler için "hususan" kaydını koyuyorum. Zira, eğik başlan tekrar dik tutturmak, izzet, vakar, şeref yolunu açmak gençlerin aslî vazifesidir. Yaklaşık iki asırdan beri devam eden Batının tahakkümünden kurtulmak, ekonomik sıkıntı çemberini parçalamak, manevî değerleri yeniden elde edip asıl mecraina oturtmak için, ecdadı örnek almak lazımdır. Bir Fatih Sultan Mehmed'e bakınız, 21 yaşında İstanbul'u fethetmiştir. Bu bir masal değil, gerçeğin tâ kendisidir. İşte gençlerimiz kendilerine bu büyüğümüzü örnek almalı, "21 yaşında Fatih olmanın" yollarım araştırmalı, kendilerini ona göre hazırlamalıdırlar. Tarihimize şan veren, bize bu vatanı armağan eden, güzel ahlakın, güzel idarenin numunelerini sergileyen, zaferler ve fetihler yolunu açan büyüklerimizin hayatını her zamaman hatırlamalıyız. Gençlerimizin, TV filmleri, çizgi filmler, çizgi romanlar bombardımanıyla zihninde yer alan Batılı uyduruk kahramanları değil de, ecdadımızı örnek almasını yürekten arzulamaktayım. Tarihine ve ecdadına sahip çıkan gençliğin, yakın bir gelecekte, güzel günler kapısını aralayacağına ve hepimizin yüzünü güldüreceğine inanıyorum.EVET ATAM; ''EMANETİN NAMUSUMUZDUR''TUNALIM.


  • ATATÜRK’ÜN MİLLİ MİSYONUNA DAHA ÇOK İHTİYACIMIZ VA

    BTP’DEN 10 KASIM MESAJI
    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRKÜN 71. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ GENEL BAŞKANI PROF. DR. HAYDAR BAŞ BİR MESAJ YAYINLADI.

    Aziz Kardeşlerim,

    Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, vefatının 71. yıldönümünde milletçe teessürle anılmakta, büyük misyonu ve eserlerine vurgu yapılmaktadır.

    Şüphesiz O'nun en büyük eseri, milli irade, milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleri üzerine kurulu olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.

    Milletin bağrından çıkarak yedi düvele karşı verdiği savaşta galip gelen “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyerek Türk Milleti'ni onuru ve şerefiyle ayağa kaldıran bu büyük lidere O’nun bu mesajlarına ne kadar da muhtaç bulunduğumuz acı bir gerçektir.

    Bu gerçek acıdır, çünkü günümüz Türkiye’si, yıllardır AB-ABD-IMF güdümünde izlenen politikalar nedeniyle devleti ve milletiyle tasfiye edilme ve tarihe gömülme sürecine girmiştir.

    Cumhuriyetin 86. kuruluş yıldönümünde, anayasayı ve Atatürk ilkelerini rafa kaldıran dünün Sevr şartları, bugün AB Müktesebatı ve şartlarına uyarlanmıştır.

    Ülkemiz etnik kökene dayalı azınlık tanımı ve terör açılımıyla tarihin en kritik sürecine girmiştir.

    Vatan toprakları satılmakta, milli servet yapılan özelleştirmelerle elimizden çıkma noktasına gelmiştir.

    Devasa boyutlara ulaşan borçlar Türkiye’yi ipotek altına almış, bizi biz eden milli kimliğimiz yok edilir bir hale gelmiştir, bütün bu vahim şartlarda bugün yeniden bir Kuvay-i Milliye'ye ve bir milli şahlanışa ihtiyaç vardır.

    Her vatan evladına yüklenen görev bizzat Atatürk’ün diliyle Türk İstiklal ve Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmektir.

    İşte Atatürk, bu misyonu ve fikirleriyle bugün taptaze bir gündemle aramızdadır.

    10 Kasımlar bize bu misyonun gereğini hatırlatmalı, bu muhasebenin yapıldığı zamanlar olmalıdır.

    Türk milleti olarak bugün tehlikeye düşen bağımsızlığımıza, vatanımıza, devletimize yeniden sahip çıkmak, istikbalimizi yeniden emniyet altına almak görevini ifa etmekle Atatürk’ün gaye ve hedefleriyle bütünleşmiş olacağız.

    İnanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti egemenliği ve bağımsızlığıyla var oldukça Atatürk de aramızda yaşayacaktır.

    Bugün Atatürk’ün Milli Misyonu’na çok daha ihtiyacımız olduğunu vurgular, Aziz Milletime saygılar sunarım.

    Prof. Dr. Haydar BAŞ
    BTP GENEL BAŞKANI (TUNALIM...)

  • “ŞEHİTLER ÖLÜR, VATAN BÖLÜNÜR” MÜ DİYELİM..!

    AKP Hatay Milletvekili Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi Prof. Dr Mustafa Öztürk, yaptığı bir konuşmada bakın neler döktürmüş;
    “Benim inancıma göre bir cenaze veya şehit olduğu zaman arkasından bağırılmaz. Yani şu slogan söylenmez kusura bakmayın, 'Şehitler Ölmez Vatan bölünmez'. Bir kere böyle bir slogan yok yani. Ama tabii ki arkadan cenaze giderken saygı ölçüsünde hürmet ölçüsünde tevazül ölçüsünde hareket vardır. Bir yandan terörü önleyelim diyoruz ama terörist başının propagandasını yapıyoruz. Zaten terör bunu istiyor daha fazla bağırsınlar ki gündemde kalayım diyor. Dolayısı ile el altında bu propagandalarla birilerini gündemde tutuyoruz buda bana göre fevkalade yanlış bir olay.'

    Bakınız değerli dostlar, AB ve ABD zihniyetinin ve içimizdeki taşeronlarının “Milli ve dini bütünlüğümüzü yok etmek, tepkisiz, idealsiz ve savunmasız bir millet oluşturmak” niyet ve karalılığında olduğunu, BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş bey sürekli dile getirmiyor muydu?

    Milletimizin en hassas olduğu noktalarda bile saptırma ve yok etme faaliyetlerine devam eden AKP zihniyetinin hala gerçek yüzünü görmemeğe devam mı edeceksiniz?

    Sureti haktan görünüp, işin aslını cilalayarak, boyalayarak, saptırarak, hem de bunu hak adına yaptığını savunmaları, size bir şeyleri, ahir zaman fitnesini hatırlatması gerekmez mi?

    Neymiş “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bir slogan yokmuş ve bu PKK propagandasıymış…
    Pes doğrusu, Sayın vekil! Ne diyelim yani “şehitler ölür, vatan bölünür” mü diyelim!
    Bu yetmezmiş gibi slogandan rahatsızlık sebebini de inancınızın gereğine bağlıyorsunuz. Buna da ayrıca pes… Eğer inançlı biri iseniz şehitlerin ölmez olduğunu beyan eden ayeti gayet iyi bilmeniz lazım… Hem onların ölü değil diri olduklarını yüce Kur’an haber vermiyor mu? “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara Suresi; 154. Ayet)

    Vatanın bölünmez bütünlüğünü istemek ve haykırmak, dua ve temenni etmek de ayrıca duaların en büyüğüdür… Neden sizi rahatsız etti acaba?

    Şimdi AKP ye oy veren dindarlar, hacılar, hocalar, pek muhterem hoca efendiler, seçtikleri bu arkadaşlarının iktidar uğruna nerelere geldiğini görecek ve seçim zamanı gerekli dersi vereceklerdir umarım…
    Küçük çıkarlar, büyük inanç ve ideallerin önüne geçmezse tabi…

    U.Kepekçi-TUNALIM...

  • TELEVİZYON DİZİLERİNİN AMACI NEDİR?

    Bir milletin kültür yapısının, inancının, örf ve adetlerinin, töresinin, bu kadar açıkça bozulmaya çalışıldığı, Türkiye’den başka bir ülke var mı derseniz, peşinen; “asla yoktur” diyebiliriz. Eskiden televizyonlarda uzun soluklu yabancı pembe diziler oynardı… Rahatsızlık duyardık ama “yabancılardaki aile yapısı böyledir, onlarda bu tip şeyler normaldir.” Gibi cümlelerle geçiştirirdik… Kendimizi, çoluk çocuğumuzu bir parça da olsa yabancı dizlerin etkisinden böylece korumaya çalışırdık…
    Bazı kanallarda birazda olsa sansür uygulanır, Türk aile yapısı yetersiz de olsa kısır çabalarla korunmaya çalışılırdı…
    Ama şimdilerde oynatılan sözüm ona yerli diziler, gerek senaryo, gerek oyunculuk bakımından yabancı dizileri aratmayacak kadar sansüre layık ve Türk kültürünü yok etmeye yöneliktir…

    Bu dediklerimize örnek aramak için öyle çok çabaya gerek yoktur. Herhangi bir kanalda, herhangi bir diziye bakınca, ne demek istediğimizi anlarsınız… Yemek sofralarında içkiler, evlilik ve ahlak dışı ilişkiler, gayri meşru çocuk edinmeler, misyonerlik faaliyetleri, şeytana bile pabucu ters giydirecek düşmanlıklar, sahtekârlıklar, dolandırıcılıklar, törelerimizi aşağılayıcı söz ve fiiller v.s…v.s…

    Yani sizin anlayacağınız, kötülük ve bozgunculuk adına, bir milletin benliğini yok etmek için akla hayale bile gelemeyecek kadar tehlikeli diziler oynatılmaktadır.

    Avrupalılaşma sürecinde sansür mü olur? Özgürce her senaryo sahnelenmeli diye yavaş yavaş milletin kafasına zararlı fikirler aşılandı ve sonunda gelinen nokta meydandadır. Milletimizin evlatlarının akıl ve gönülleri zararlı fikirlerle donatılmış, her evde bir ya da birkaç dizi hayranlığı oluşturularak, adım adım koca bir millet; tarihinden, inancından, kültüründen uzaklaştırılmaktadır.Görünen o ki Türk aile yapısı korkunç tahribatlarla karşı karşıyadır...

    Milletimiz üzerinde oynanan bu oyunların bozulabilmesi için; para ve şöhretten başka maksatları olmayan, medya patronlarının, reyting uğruna yaptıkları yanlıştan geri dönmeleri gerekmektedir.

    Tarihimizi ve kültürümüzü, tanıtacak ve koruyacak, dizi ve programlar yaparak, millet olma vasıflarımız yeniden canlandırılması lazımdır. Yoksa bu toprakları koruyacak, ihya edecek ve kollayacak ruha sahip vatan evlatlarını bulmakta zorlanır ve tarihten silinir gideriz. Bizden hatırlatması!

    U.Kepekçi-TUNALIM...

  • KÜRT KARDEŞİM OYUNA GELME

    1878 Yılında Berlin Konferansı’nda ortaya atılan Kürdistan senaryosu günümüzde ecnebilerin yerli taşeronları tarafından hayata geçirilmek istenilmektedir.
    Tarihsel sürece baktığımızda görülecektir ki, Kürdistan Senaryosu’nun arkasındaki gerçek Büyük Ermenistan Devleti idealidir. Zira Berlin Konferansı’nda Ermeni Patrik’i Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Sivas ve Diyarbakır’da Ermeni Devleti kurulması için teklif vermiştir.
    Sevr Antlaşması’nın 62. ve 64. maddelerine göre ise İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak, bir yıl sonra Kürtler dilerse Birleşmiş Milletler’e başvurup bağımsız bir devlet olma talebinde bulunabileceklerdi.
    1912 yılında T. Wilson, Wilson ilkelerinde Türkiye sınırları içerisinde Ermenistan ve Kürdistan kurulmasını salık veriyordu.
    SEVR HORTLATILMAK İSTENİYOR.
    Lozan’da Lord Curzon: “Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız diyordu.
    Ülkemizin düştüğü borç batağı, yaşadığımız ekonomik kriz, milletimizin düştüğü psikolojik buhranlar ve oluşturulan sanal gündemlerle milletimiz daha zor günlerin kendisini beklediğini maalesef algılayamamaktadır. Türk Milleti karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor fakat ne yazık ki öldüğünün farkında değilsin.
    KÜRT SORUNU YABANCI MENŞELİDİR.
    20 Aralık 1919 tarihindeki Paris Konferansı’nda yer alan ve Kürt delegesi olarak seçilmiş olan Şerif Paşa Ermeni asıllıdır. Güya Kürtlerin sorunlarını dile getirmektedir fakat Ermeni ideallerine hizmet etmektedir.
    Zira PKK’da Ermeni terör örgütü ASALA’nın devamıdır. MİT raporlarına göre Şanlıurfa ili, Halfeti İlçesi, Ömerli Köyü’nde doğan Apo’nun asıl adı Artin AGOPYAN’dır. Babası ise Suriye asıllı Ömer isimli bir Ermenidir.
    Ve hafızalarımızı biraz tazelersek Güneydoğu’da ölü olarak ele geçen teröristlerin %80’inin sünnetsiz olduğu bir realitedir. Öcalan’da İmralı’daki görüşmelerinde ASALA ile 1980 lerde birlikte hareket ettiklerini ve toplantı düzenlediklerini itiraf etmiştir. Öte yandan ÖCALAN Papa’ya yazdığı mektubunda Hıristiyanlık dinine çok yakın olduğunu belirtmiştir. PKK eylemlerinde en çok katledilen ise Kürt vatandaşlarımız olmuştur.
    Binaenaleyh bunların ne Kürtlükle ne de Müslümanlıkla uzaktan yakından alakaları bulunmamaktadır. Bunlar küresel güçlerin maşalarıdır. Amaçları Türkiye’yi parçalayıp bizleri küresel dünyanın uşağı haline getirmektir.
    16.02.1999 yılında Kenya’da Abdullah ÖCALAN yakalanınca Vatikan: “1918 yılından beri Kürtler bağımsızlıklarını bekliyorlar.” açıklamasını yapmıştır.
    Lozan’da Musul meselesi konuşulurken İngilizler Şeyh Sait’i kullandılar. Fransızlarla Hatay mevzusu konuşulurken Dersim İsyanı gerçekleşti, Türk ordusu Kıbrıs’taki kıyıma dur deyince ASALA örgütü devreye girdi.1984 yılında ise Ağır sanayi yatırımları ile birlikte GAP’ın gerçekleşmesi sayesinde Türkiye’nin kalkınması ve bölgedeki suyu kontrolü sağlanacakken Amerika’nın düğmeye basmasıyla PKK devreye sokulmuştur. Apo’nun: “Şeyh Sait’in devamıydım, kullanıldım. Batılı ülkelerden yardım alarak Türkiye’ye karşı savaştım.” açıklamaları tespitlerimizi doğrular niteliktedir.
    ARZ-I MEV’UD’DA KÜRT KARTI
    ABD’ nin Irak’taki Kürtleri kışkırtması üzerine; Saddam’ın Kürtleri yok etme kararı alması ile ABD bölgeye çekiç güç yolladı. Çekiç güçle birlikte bölgede 1000 olan PKK’lı terörist sayısı 25.000 ‘ e çıktı.
    Kürt sorunu bilhassa Körfez krizi ile birlikte ABD Kongresi’nin gündemine gelmekle beraber, Rum ve Ermeni Lobileri’nin aksine, Yahudi Lobisi’nin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail’in Ortadoğu’da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ile birlikte Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin’in İsrail’e Scud Füzeleri’ni göndermesi; ABD Kongresi’nde Yahudi Lobisi’nin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur.
    İsrail Kürtlerin Araplar içerisinde yaşayan bir azınlık olduğunu ve kendileri için iyi bir müttefik olduğunu gördü. Kürtler İsrail’in sadık hizmetçisi yapılmak istenmektedir.
    Öte yandan Washington’da kurulmuş olan bir think-tank kendisini bir Kürt Devleti kurmaya adamıştır.
    Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası için Washington Enstitüsü ) adlı bu kuruluş hedeflediği Kürt Devleti’ne Türkiye’nin Güneydoğu’sunu da dâhil etmek istemektedir.
    Amerikan, Yahudi Basınının önemli yayın organlarından biri olan Washington Jewish Weekly’ de Ortadoğu’daki sorunların Kürtlerden kaynaklandığını Self-Determinasyon ile bunların kaderlerini tayin etmesi gerektiğini belirterek hedeflerini açıkça ortaya koymaktadırlar.
    İran-Irak Savaşında Kürtler İran aleyhinde kullanılmıştır. Daha sonra ise Yahudiler Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti, ortasında bir Sünni Devleti ve güneyinde bir Şii Devleti kurma amacındaydılar ve bugün buna kısmen ulaşmışlardır. Kürtler’in kullanılmasının amacı çok açıktır. “Ortadoğu’da –bu Müslüman Coğrafyasında- İsrail’den büyük devlet olmaması istenmektedir.
    BİZ TEK MİLLETİZ, BİZİ KİMSE AYIRAMAZ.
    Türk Milleti denildiğinde bir inançtan mürekkep millet anlaşılmaktadır. Ve bunun meydana gelmesinde kader ve tensib-i İlahi’nin etkileri inkâr edilemez. Türk Milleti’nin oluşmasında tarihi karabetin, ahlâki karabetin, akrabalığın özellikle “din birliğinin” önemi çok büyüktür.
    Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uyguladığı nüfus politikasında da bu bilinci görmek mümkündür. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye nüfusunun elden geldiğince Müslümanlardan oluşması için çaba sarf etmiştir. Atatürk, “etnik” olmadıkları halde Müslüman kimliği ile Türkiye’ye bağlı olan Boşnaklar, Çerkezler gibi azınlıkların Türkiye’ye göç isteklerinin hepsini olumlu karşılamıştır. Hatta bazı tarihçiler bu politika nedeniyle Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği’nin bir yönden de “Müslüman Milliyetçiliği” olduğunu söylerler.
    DİL FARKI MİLLİYET AYRIMINA SEBEP DEĞİLDİR.
    Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın gerek kültürel gerek dini bakımdan birbirlerinden farkları olmamasından dolayı etkileşimleri fazla olmuştur. Her milliyet farkının dil farkını gerektirdiği ama her dil farkının milliyet farkını gerektirmediği sosyolojik bir gerçektir. Amerika’da yaşayan zenciler asimile olarak dillerini yitirmişlerdir fakat herkes bilir ki onlar milliyet bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır.
    İSLAM BÖLÜCÜ DEĞİL BÜTÜNLEŞTİRİCİDİR.
    Kürtler ve Türkler de bir arada yaşamaları hasebiyle birbirlerini etkilemişlerdir. İslâm Medeniyeti’nin bir gereği olarak birbirlerine farklı göz ile bakmayan bu iki topluluk kardeşlik duyguları içerisinde birbirlerinden kız alıp kız vermişler, kan kana karışmıştır. Taki bölücü unsurların ortaya çıkıp siz birbirinizden farklısınız deyip nifak tohumlarını aralarına ekene kadar…
    Bu ayrılığı körükleyenler de elbette ki bu kardeşçe duygulara sahip olmayan ve İngiliz casusu Lawrence gibi Ermeni Şerif Paşa gibi Kürtlerin içlerine sokulan bir grup hain tarafından yapılmıştır.
    KÜRT KARDEŞİM OYUNA GELME.
    Tarih ilmi, geçmişten ders alınarak, geleceğe sağlam adımlarla yürünmesi için yol gösterici bir ilimdir. Tarihten ders alındığı müddetçe, tarih tekerrür etmez.
    Hicaz’da Müslüman Arap kardeşlerimiz kandırılmış; kendi ailesini, kendi vatanını bırakıp kutsal toprakları korumaya giden Osmanlı askerleri Arap hançerleriyle can vermiş, üzerlerindeki her şeyleri(iç çamaşırları dâhil) bedeviler tarafından yağmalanmıştır. Bugün aynı oyun doğudaki Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynanmaktadır. Buradan onlara sesleniyoruz: Kürt kardeşlerimiz oyuna gelmeyiniz, akıttığınız kan Müslüman kanıdır. Dış mihrakların Kürtleri düşündüğü falan yok onların amacı, Büyük Ermenistan’dır, Arz-ı Mev’ud hülyalarıdır. Bugün Arap Yarımadasına bakıp ibret alın. Onlar da dün sizin gibi kandırıldı ve bugün İsrail’in amaçlarına hizmet etmek için kanları akıtılıyor, namusları kirletiliyor, evleri başlarına yıkılıyor. Hülasa yüzleri gülmüyor. Eğer bu oyuna gelirseniz sizin de yarın akıbetiniz hayrolmaz.
    EL ELE VERELİM BU OYUNU BOZALIM.
    Gerçekleştirilmek istenilen nihai hedef Federatif yapı, Otonomi ve bunların akabinde parçalanmadır. Ortadoğu çok bilinmeyenli bir denkleme benzer parçalardan birinin değişmesinin diğerlerini etkilememesi imkânsızdır. Kürtler’in kullanılması domino etkisi yapacaktır ve bölge bir kez daha çıkmaza sürüklenecektir.
    Ülkeleri bölüp parçalamanın o ülkenin çıkarlarına fayda sağlamayacağı aşikârdır. Eğer tarih tekerrürden ibaretse geçmişteki hüsran dolu tabloların yaşanmaması için oyunun Emperyalizm-Siyonizm menşeli olduğu görülmelidir. Aksi takdirde geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalacaklardır. Unutmamalıyız ki, ağaçtan düşen yaprak rüzgârın oyuncağı olur. Ortada ki müthiş hadisenin çaresi ise Osmanlı’nın 6 asır uyguladığı “İslam Kardeşliği” fikri, Atatürk’ün “Müslüman Milliyetçiliği” ideolojisidir.
    Burak EVCİ-TUNALIM...

  • ONLAR DAVASINDAN VAZGEÇMEDİLER

    Türkün tarihinde son zamanlarda alışık olmadığımız bir baş döndürücü, kafa karıştırıcı, gönül kirletici, bir süreç devam ediyor. Millet tarafından Devleti idareye memur kılınmış idareciler, AB ve ABD nin emir ve direktifleri doğrultusunda milli çıkarlarımıza ters icraatlar sergilemektedirler…

    Tarihi gerçekler altüst edilmekte, dostlar düşman, düşmanlar dost konumuna getirilerek tarihimiz çarpıtılmak istenmektedir...

    Koca Türk milletinin imparatorluklar kuran, çağlar açıp çağlar kapatan evlatları, yüce ideallerden soyutlanmış, aşının ekmeğinin peşinden koşar vaziyete getirildiğinden, dönen dolaplardan habersizdir.
    Dönen dolaplardan haberi olanlardan bir kısmı çaresiz, kahir ekserisi de dönen dolapların değirmenine su taşımakla ve düşmanlarla iş birlikle meşgul olmaktadır…

    Aman Allah’ım bu millet bu kadar basireti bağlı olamaz, olmamalı… Tarihini, geçmişini unutmamalı, aidiyet duygusunu kaybetmemelidir.
    Aksi takdirde sonu olmayan gayet tehlikeli günler bizi beklemektedir…

    Tarihimizi unuttuğumuz takdirde, tarihin tekrar tekerrür etmeyeceğini kimse garanti edemez. Milleti sadıka diye geçmişte bağrımıza bastığımız, kucak açtığımız Ermenilerin değiştiğini, barış içinde yaşayacağını, iç ve dış düşmanlarla işgal yıllarındaki gibi iş birlik içinde olarak vatanımıza, toprağımıza, canımıza, kast etmeyeceklerini kim garanti edebilecek...

    “Uluslar arası kurumlar devrede onlar garanti veriyor” diye bir düşünce gafletine sakın düşmeyin. Çünkü İsrail-Filistin, Bosna Hersek-Sırbıstan, Azerbaycan-Ermenistan v.s. davalarında batı kimin yanında yer aldı, açık seçik meydandadır. Batının bütün kurum ve kuruluşları, ister resmi ister sivil hepsi Türkün karşısındadır.

    Bunu her an yaşamıyor muyuz?
    Suriye de yaşayan çok sayıda Ermeni vardır. Onlarla gidin konuşun…
    Onlar hep bizim topraklarımızı tekrar ele geçirip, bizi buralardan kovma hayali peşindedirler. Ve davalarından asla vazgeçemediler. Kilis’te, Antep’te, Maraş’ta dedelerinin evlerini gelip görürlerdi ve dillerinde hep şu söz vardı; “buraları er ve de geç sizden geri alacağız. Bunu göreceksiniz” derlerdi…

    Babam ölü değil sağdır. Gelin ona sorun. Size Suriye’de karşılaştıkları bir şahısla münakaşasını anlatsın...
    Babam diyor ki; “adamın birini lisanı biraz Kilis şivesine benzer gördüm.
    -Nerelisin diye sordum. O da, şöyle bir göğsünü gere gere ve göğsüne vurarak;
    -Ben Kilisli Ermeniyim, Ermeniyim… Dedelerimiz orada yaşamış, bizim orada evlerimiz var… Tekrar geleceyiz. Deyince kafamın tası attı… Ben de ona göğsümü gererek
    -Bende Kilisli Türküm… Türkoğlu Türküm… Dedim.
    Ancak orada bulunanlar, aman izzet amca bırak bunlar şirret adamlar sonra döğüş dava olur. Sen kafanı yorma diye beni yatıştırdılar” diye anlatır… Bu tip örnekler çoktur.

    İddia ediyoruz ellerine fırsat geçtiği an, en akıl almaz düşmanlıklarını sergileyeceklerdir. En azından tazminat ve toprak talebinde bulunacaklar. Zaten batının mahkemeleri açmış ağzını bekliyor, bizi her yönden mahkûm edecekler. Çünkü haçlı batı, bizi bölmeyi, parçalamayı gözüne almıştır. Ve Büyük Ermenistan hayaliyle Ermenileri kışkırtmakta ve desteklemektedir…

    Bizi endişelendiren onların bu tutumundan çok, bizim aymazların sergiledikleri tavırlardır. İdarecilerimiz sanki süt dökmüş kedi gibi suçluluk psikolojisiyle davranmakta ve sürekli devletin bekasına zarar getirecek davranış sergilemektedirler. Milletimiz de üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz ve sedası seyretmektedir…

    Şimdi daha iyi anlıyorum ki “bu milleti yine milletin azmi ve kararlılığı kurtaracaktır” diye hedef gösteren Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı kuvayi milliye hareketi benzeri bir hareket şarttır. Eninde sonunda Milletimizin ayıktırılması gerekmektedir...

    Vatanperver aydınımıza düşen, bıkmadan, usanmadan, gerçek dostu, gerçek düşmanı anlatmak ve olası tehlikeleri milletimize haber vermektir. Yoksa ne sana, ne bana, ne de çocuklarımıza yaşayacak vatan toprağı kalmayacaktır. Milli Şairimizin dediği gibi; “Sahipsiz vatanın batması haktır. Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır”

    Uğur Kepekçi-TUNALIM...

  • ABD’de REKOR BÜTÇE AÇIĞI

    ABD’de resmi veriler, bütçe açığının -mali yılın bitimine üç ay kala- ilk kez 1 trilyon doların üzerine çıktığını gösterdi.

    ABD’de nüfusun yüzde 9,5′i işsiz
    Açık önemli ölçüde, hükümetin resesyona karşı kamu harcamalarını önemli ölçüde artırması ve mali kuruluşlar için hazırlanan kurtarma paketleriyle ilişkilendiriliyor.

    Vergi gelirlerinin düşmesi ve işsizlik ödeneği alanların sayısının artmasının da açığı büyüttüğü belirtiliyor.

    2007/8 mali yılının tamamında 455 milyar dolarlık bütçe açığı söz konusu olmutşu.

    Bu verilerin, hükümeti sağlık ve eğitim harcamalarında kesintiye zorlayabileceğine dikkat çekiliyor.

    Berkley Üniversitesi’nden Prof. Robert Reich, hükümetin daha vahim bir tabloyu önlemek için bütçe açığına katlanmak zorunda olduğuna dikkat çekiyor.

    Reich, “ABD halihazırda kapasitesinin yüzde 6’sı oranında düşük üretim yapıyor. Nüfusun yüzde 9,5′i işsiz. Yüzde 15′i de yarı zamanlı çalışıyor.” diyor ve hükümetin açık vermekten korkarak harcama yapmaması durumunda işsizliğin daha da artacağını belirtiyor.

    ABD Kongresi, ekonomide toparlanma sağlanması için 700 milyar dolarlık mali kurtarma planı ve 787 milyar dolarlık ekonomiyi canlandırma paketini onaylamıştı.

    Geçtiğimiz hafta üst düzey bir demokrat, ikinci bir ekonomiyi canlandırma paketinin değerlendirilmesi gerekebileceğini söylemişti.

    ABD, küresel ekonomik kriz öncesinde de bütçe açığına sürüklenmişti.

    Bunda vergi kesintileri ve Irak savaşının maliyeti büyük oranda rol oynamıştı.

    Petrol fiyatları

    Küresel ekonominin durumuyla ilgili kaygılar sürerken, ham petrolün varil başı fiyatı 60 doların altına düştü.

    Petrol fiyatlarındaki düşüş küresel ekonominin geleceğiyle ilgili belirsizliğe bağlanıyor.

    Ekonomi uzmanlarına göre, petrolün iki hafta içinde yaklaşık yüzde 20 oranında değer yitirmesi, yatırımcıların, ekonomik toparlanma sürecinin yeterince güçlü ve uzun ömürlü olmayacağı yolundaki kaygılarına işaret ediyor. BBC NEWS

    TUNALIM...

  • AİDİYET DUYGUSU İLE DONANMAK

    Kültürel, ekonomik ve siyasal sahada yoğunluk kazanan tahribatların altında yatan asıl sebep; milleti millet yapan “aidiyet duygusu”nun tahrip edilmesidir. Ulus olarak yaşadığımız bu sıkıntılardan kurtulmadığımız takdirde istenilen başarıları elde etmek asla mümkün olamayacaktır.
    Aidiyet duygusunu kuvvetlendirmek için fertler, ait olduğu milletin değerleri ile bezendirilmeli, kendi tarihine ve kültürüne bağlılığı sağlanmalıdır. Bu konuma gelen fertler, ait olduğu değerlerin uğruna fedakârlıklara katlanabilir. Nitekim bir milleti ayakta tutan değerlerin başında aidiyet duygusu gelir.
    Aidiyet duygumuz yeterince gelişseydi..!
    Gelinen durum itibariyle milletimizin aidiyet duygusunun yeterince gelişmediği gözlemlenmektedir.
    Millet olarak aidiyet duygusu yeterince gelişseydi;
    – Vatan toprakları üzerinde dönen dolapları görür, dâhili ve harici düşmanlara karşı can siperâne bir mücadele ortaya koyardı, böylece vatan toprakları kolayca satılamazdı..!
    – Ait olduğu kültürü anlamış olsaydı o kültürün emri olan; “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyruğunu yerine getir, kimse evinde ya da çöplükte açlıktan ölmezdi..!
    – Faiz illetini hemen her eve sokan batının kapitalist ekonomi anlayışlarını ülkemize hakim kılmazdı..!
    – Kendi menfaatini başkasının menfaatinden üstün görmez, yardımlaşma duygusunu hâkim kılma yolunda gayret sarf ederek yaşadığımız toplum huzur ortamına dönerdi..!
    – Ait olduğu Türk milletinin tarihini bilseydi; AB ve ABD önünde kapıkulu gibi el açıp dilenci konuma düşmezdi..! Yapılan uygulamalar maalesef aidiyet duygusunun gelişmesi yönünde olmamış, bize ait olmayan haçlı batı kültürünün her cepheden etkisi altında kalınmış, millet olarak hiç de iç açıcı olmayan hallere düşürülmüşüzdür.
    Milli siyasetimiz ne olmalı?
    Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutukta “TÜRK MİLLETİNİN TAKİP ETMESİ GEREKEN SİYASİ İLKE: MİLLİ SİYASET” başlığı altında ortaya koyduğu ilkelere bakınca o günden bu güne gelinen noktayı tespit etmekte zorlanılmayacağı kanaatindeyim... “Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşlerin başlıcası Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi gereken siyasî ilke ile ilgiliydi…
    Bizim, kendisinde açıklık ve uygulama imkânı gördüğümüz siyasî ilke, millî siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle millî bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak...” (Nutuk)
    Özünü tanımayan milletler yok olmaya mahkûmdur
    Bu gün itibariyle geriye dönüp bir baktığımızda milli siyaseti bir ilke kabul eden Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra yavaş yavaş milli politikalardan uzaklaşılmış, bütün ilişkiler batının arzuları istikametinde gelişmiş, adeta kendi irademizden uzaklaşılmış ve başkalarının iradesinde yok olmak durumuna düşülmüştür.
    Gelinen noktada milli bir siyasetten milli bir duruştan asla söz edilemez. Vatanımızın bütünlüğüne milletimizin bekasına kasteden bir terör örgütü ile mücadeleyi bile ABD ve AB ekseninde değerlendirip, adeta düşmandan medet umar bir hale düşmüşüz. Kanunlar milli menfaatlerden çok batının menfaati çerçevesinde çıkarılmaktadır. Bu durumda milli bir siyasetten ne kadar bahsedebiliriz. Aslında milli siyasetten uzaklaşmanın emareleri kendi dışımızda çözümler aramak durumuna düşürüldüğümüzden de anlaşılmaktadır. AB politikaları bunun en bariz örnekleridir.
    Kendi kültürüne güvenmeyen, kendi özünü tanımayan ve dolayısıyla aidiyet duygusuyla donanmayan bir milletin başkalarının iradesinde yok olması kaçınılmazdır.
    Asıl mesele: insan meselesidir

    “Devlet millet için vardır.” Milletler kendi kendilerini idare etmek için türlü türlü yönetim şekilleri aramışlar, denemişler. Bu arayış, dünyanın başlangıcı ile başlayıp insanlık nesli yok oluncaya (kıyamete) kadar devam edecektir.
    Bu arayışta dünyanın en eski medeniyetleri arasında, en önlerde yer alan Türk milleti, hangi yönetim şeklini tercih ederse etsin, onun esaslarını; insan onuruna uygun bir formata çevirmiş, insanın mutluluğunu ve refahını esas alan bir uygulama şekline dönüştürmüştür. Türk milletinden başka devletler; hangi yönetim modeli olursa olsun o modeli, insanlığı köle olarak kullanmaya yönelik uygulamalara dönüştürmüşlerdir.
    1980’li yıllarda Prof. Dr. Haydar Baş hocamızı tanıdığımda, çok ilgimi çeken bir tespiti ile karşılaşmıştım. Diyebilirim ki benim dünya görüşümü temelden değiştiren bir tespittir bu tespit. Arz edeyim efendim;
    ***
    Yönetim şekilleri, yöneten insanın görüş ve niyetiyle önem kazandığından bahisle, bıçak örneğini vermişti: “Bıçak, annelerimizin elinde yemek hazırlayan bir alet, doktorun elinde can kurtarıcı bir alet, katilin elinde can alıcı bir malzemedir” Buradan anladığımız; bıçak, kullanıcının elinde değer kazanarak, kullanıcının niyetini icra eden bir şekil arz etmektedir.
    İşte yönetim şekilleri de o yönetimin başında bulunan kişinin niyet ve davranışlarına göre değer kazanmaktadır.
    İnsanlar farklı uygulamalarla; “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” ile, demokrasiyi ne hale getirdiler. Hem de yanı başımızda Irak’ta dökülen kanlar, yapılan zulümler ve işgal, demokrasi adına yapılmıyor mu?
    ***
    Ben, Prof. Dr. Haydar Baş Beyi tanıdığımdan bu yana ; “Mesele insan meselesidir, insan meselesini halletmeden hiçbir şeyi halledemezsiniz” tespitini ısrarla gündem etmiştir. Yaptığı her hizmette insan unsurunu merkez kabul etmiş, insanın tekamülü için elinden gelen gayreti göstermiştir.
    İnsan ihmal edile edile, bugün gelinen nokta; insanlar yönetimden, yönetim insandan şikayet eder olmuş, huzursuzluğun hakim olduğu acayip bir hal oluşmuştur. Bir yönetim krizi söz konusudur.
    Yukarıda bahsettiğimiz bıçak meselesinde olduğu gibi bu da yönetenlerden kaynaklanmaktadır.
    Çünkü; insana göre yönetim değil, yönetime göre insan tarzından yola çıkılmış, böylece insan merkezin dışına çıkartılmıştır. Netice olarak millet devletinden, devlet milletinden bizar bir hale gelmiştir.
    ***
    Aziz Türk milleti, içinde bulunduğu en olumsuz şartları tekrar lehine çevirmesini bilmiştir. Millet devletine sahip çıkacak, devlette milletine sahip çıkarak ona hizmet edecektir. Böylece özlenen başarılar elde edilecektir. Özlenen başarının ve huzur ortamının oluşması için yapılması gereken; devletin bütün kurallarını, merkezinde insanın bulunduğu bir hale dönüştürmesi; dolayısıyla “sosyal devlet, milli devlet” anlayışının hakim kılınmasıyla gerçekleşecektir. U.Kepekçi--TUNALIM..

  • PROF.DR.HAYDAR BAŞ;28 ŞUBATIN GERÇEK MAĞDURU

    Türkiye’de yıllardan beri bazı kesimler tarafından Prof. Dr. Haydar Baş’a yönelik olarak yapılan yorumlarda ne hikmetse, “derin devletin adamı” ya da “28 Şubat tarafından hiç dokunulmayan adam” yaftalaması çok sık kullanılmaktadır. Tabii ki, bu ifadeler bilinçli olarak gündeme getirilmekte ve bu ifadelendirmeyi yapan merkezler, Prof. Dr. Haydar Baş’ı toplum önünde rencide ederek itibar kaybına uğraması taktiğini profesyonelce icra etmeye çalışmaktadırlar.

    Şöyle bir düşünün:

    28 Şubat, siyaseti ve toplumsal yapıyı ters yüz eden bir hareket. Yıllara yayılan uzun bir süreç. Bu süreci gerçekleştiren ve “derin devlet” olarak nitelendirilen odaklar (ki biz bu odakları iç ve dış küresel kargaşa senaristleri olarak nitelendiriyoruz) sözümona; İslamcı, dindar, muhafazakar kişi ve gruplara karşı çok büyük sindirme ve ezme operasyonları düzenlemişler. Partiler kapanmış, işyerleri basılmış, Müslümanlar ticari ve siyasi arenada darmadağın edilmişler.

    28 Şubat’ı yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede analiz eden o çok bilmiş taife, devamlı şunu söyler:

    “İşte bütün bunlar olurken, Prof. Dr. Haydar Baş’a hiç dokunulmadı. O’nun hiçbir işyerine, kurumuna zarar verilmedi. Hiçbir arkadaşı takibata uğramadı. Demek ki, bu adam, derin devletin adamıdır. 28 Şubat’ın koruduğu bir kişidir.”

    Böylece, onlarca kitap yazan, binlerce makaleye imza atan, yüzlerce televizyon konuşması gerçekleştiren, fikrî boyutuyla ülkenin sorunlarına ciddi çözümler üreten ve de siyasi kimliğiyle dev adımlarla ülke arenasında gündem oluşturan Prof. Dr. Haydar Baş’ı, “Bu adam devletin adamı, bütün Müslümanlar cefa çekerken o sefadaydı, 28 Şubat’ın koruduğu bir kişidir” gibi masabaşı iftiraları ile toplum nezdinde küçük düşürmek ve karalamak için sinsice tezgahlanan bu oyun devreye girmiş olur.

    Bunları söyleyenleri ciddiye almayabiliriz. Ama, bugüne kadar kamuoyunun bilmediği bazı gerçekleri bu nev’i şahsına münhasır kişilerin yüzüne çalmanın zamanı gelmiştir, diye düşündük.

    Ve düşündük ki, “28 Şubat’ta korunan adam” diye çamur attıkları Prof . Dr . Haydar Baş’ın ve O’na gönül verenlerin uğradıkları hukuk ve insanlık dışı baskıların, takibatın, soruşturmaların sadece bir parçasını onların yüzüne çalalım ki, utansınlar, ve attıkları iftiralardan dolayı tevbe etsinler.

    SALDIRI BAŞLIYOR

    Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve zeminde, her şartta ve konjonktürde, devletine asla küsmeyen, devlet içindeki bazı güçlerin insanlık dışı baskı ve tavırlarına karşı bile Devlet-i Ebed Müddet felsefesiyle bakarak devlet-millet kaynaşmasından asla taviz vermeyen bir liderdir.

    Bu onurlu duruşun örneğine dünyada başka yerde rastlamak mümkün değildir. Bu onurlu duruşun, 28 Şubat süreci ile maruz kaldığı derin operasyonlar ve hukuk dışı baskıların bir örneğine de dünyada rastlamak mümkün değildir.

    “O süreci” planlayan iç ve dış odakların düğmeye basması ile aktif olarak takibata başlamaları, yıllara yayılan ve geniş bir ekibin içinde yer aldığı tam teşekküllü bir küresel çökertme harekatıdır.

    …HERŞEY HAKİKAT İÇİN…TUNALIM…

  • AÇILIM KONUSUNDA A.K.P ninde KAFASI KARIŞIK...

    Açılım konusunda sadece miletin değil, anladığım kadarıyla hükümetin de kafası hayli karışık.
    Kendi fikirleriyle değil de başkalarının talimatıyla bir yola girdiği için ne yapacağını bilemeyen adamın tavırlarını seyrediyorum Başbakan Erdoğan ve AKP’nin diğer önde gelenlerinde.
    Bir daraltıyorlar açılımı bir genişletiyorlar.
    Bir isim koyuyorlar sonra o ismi terkedip yeni bir isimde karar kılıyorlar.
    Ama hiçbir kararları uzun zaman devam etmiyor. Hemen eskiyiveriyor.
    Bence bu kararsızlığın göstergesi ve hangi talimatın geleceğini bilememenin işareti...
    Sayın Başbakan Erdoğan ABD’de Princeton Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada açılımı daha da genişletti. Hem de açılım sürecinin nasıl yürütüleceğinin işaretlerini verdi.
    Türkiye’de sadece Kürtlerin değil 30’u aşkın etnik unsurun sorunları olduğunu söyleyen Erdoğan, önceliği Kürt açılımına vereceklerini söyledi. Diğer açılımları ise daha sonra yapacaklarını dile getirdi. Açılım süreciyle ilgili olarak da “Hazmede hazmede, hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lazım” diye konuştu.
    Erdoğan’ın bu açıklamasının çok yönlü ele alınmalı bence.
    Ben bugün iki yönden değerlendirmek istiyorum Başbakan’ın açıklamalarını.
    Birincisi, Kürt açılımı süreciyle ilgili olarak yapılan eleştirilerin Başbakan Erdoğan’ı sarstığını gösteriyor bence bu sözler. Çünkü Kürt açılımı süreci başladığından beri eleştiriler, “bizde açılım isteriz” diye diğer etnik kökene sahip olanların da çıkabilecekleri yönünden geldi hep.
    Sanırım hükümet biz herkese açılım yapacağız diyerek bu eleştirleri boşa çıkarma gayretinde.
    İkinci dikkat çekmek istediğin nokta birincisine göre bence daha önemli.
    Başbakan Erdoğan’ın konuşmasından anladığın kadarıyla bundan sonraki süreçte hükümet, Kürt açılımını sıradan bir açılımmış gibi göstermeye çalışıyor. Atılan adımları sıradanlık perdesiyle örterek milletin tepkisini ortadan kaldırmaya ya da minimuma indirgemeyi amaçlıyorlar.
    Bir yerlerden talimat alındığını böylelikle gizlemek hevesindeler.
    Ama atlantik ötesinden ya da Brüksel’den gelen talimatlarla istenen adımlar öyle kolay kolay gizlenebilecek gibi görünmüyor.
    Yavaş yavaş değil, Türkiye hızla parçalanmaya ve ayrışmaya doğru gidiyor hükümetin açılımlarıyla.
    Bu işin sonu hiçkimse için hayırlı olmayacak.
    Ve yapılan yanlışların telefi edilmesi çok sancılı olacak ya da imkansızlaşacak.
    Talimatla yönlendirilen siyasi anlayışlar ülkeyi hiçbir zaman düzlüğe çıkaramadılar. Her zaman daha da kötü duruma düşürdüler.
    Bundan dolayı ya hükümet talimat almaktan kurtulmalı ya da millet talimat alanlardan...

    O.Dede--TUNALIM...

  • KÜRT AÇILIMI'NIN MİMARI DEVLET BAHÇELİ

    Ülkemizde manevi değerlerimizle maneviyatçı geçinen bir takım zevat, milli değerlerimizle ise milliyetçi geçinenler oynadılar.Bugün geldiğimiz noktada milli ve manevi değerleri yıpratılmış, milli kimliği silinmiş bir milletle karşı karşıyayız.

    Türk Milleti, tarihin hiçbir döneminde uçurumun kenarına bu denli yaklaşmamıştı. Biz Türkler'in teşkilatçı bir millet olduğu, büyük imparatorluklar kurduğu tarihsel bir realitedir.Fakat birileri bunun farkına varmış olacak ki bizi tarih sahnesinden silmek için var gücüyle çalışıyor.Millet olarak liderlerimizle tarihin her devrinde önemli roller aldık.Çağlar açıp çağlar kapattık, insanların ve dünyanın kaderini değiştirdik.Günümüzde ise aynı şeyleri söylememiz mümkün değildir.Siyasi parti liderlerinin, devletimiz ve milletimizin bekası için önemli roller alması gerekirken adeta aktörler gibi rol yapıyorlar.

    Yaptıkları yanlışların üzerlerini örtmek için olanca güçleri ile çaba sarfedip, bağırıp, çağırıp tirübünlere oynuyorlar.Rol yapacaksanız Türklükten dem vuranlar sizler Yeşilçam'a, ABD'nin kuklaları sizlerde Hollywood' a gidin. TBMM film stüdyosu değildir.Ya da kendinize gelin, ihanetinizi itiraf edip Türk Milleti'nden af dileyin.Bu şahıslar zaman içerisinde Müslüman'ı ve Türk'ü devletin ve askerin gözünde sakıncalı hale getirmişlerdir.Bugün ise meydanlarda bağırarak kamu vicdanını rahatlatma aracı olarak birileri tarafından kullanılmaktadırlar.

    Devlet BAHÇELİ'nin Başbakan yardımcısı olduğu Bakanlar Kurulu BM İKİZ SÖZLEŞMELERİ'nin hükümet adına imzalanması için BM daimi delegesi Volkan VURAL'a talimat verdi.Newyork'ta 15 Ağustos 2000 tarihinde Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (International Covenant on Civil and Political Rights) ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights) verilen bu talimatla imzalanmıştır.Bu sözleşmelerin iki maddesi çok önemlidir.Bu maddelerde,

    *Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

    *Halklar doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz.

    denilmektedir.Bu maddeler Self-Determinasyon (Self-Determination) ilkesi olarak ifade edilmektedir. Bu ilke ile Anayasamızın ve Lozanın delinmesi amaçlanmaktadır.Kürt açılımını dillendirenler bu ilkelerden güç almaktadırlar.Zira bu ilkeler Kürt açılımının temel dayanakları, ilkeleri kabul edenler de açılımın mimarlarıdırlar. Oyuna gelmeyelim...

    www.burakevci.com---TUNALIM...

1 2 3 4 5 ...