tunalim
erkek - 59 yaş, Çanakkale, Türkiye
- Arkadaşlar |
- Ziyaretçi defteri
- | Resimler
- | Blog
- | Gruplar
- | Videolar
- | Haykırlar
- | Linkler
Blog 102
BİR MÜSLÜMAN TÜRK OLARAK,DÜNYA GÖRÜŞÜM BÖYLE..YA SİZİN?
Buğün dünyada "süper güç" olarak takdim edilen ülkeler, yeni nesle tarihlerini öğretirken, hayalî kahramanlardan ve uyduruk tarihten medet ummaktadırlar. Zira onların tarihlerinde övünülecek, fazilet olarak takdim edilecek hâdiseler pek olmadığı gibi, "örnek şahsiyetler" de yoktur. Onun için ortaya, Teksas, Tommiks, Red-Kit, vs. gibi çizgiroman kahramanları, Süpermen gibi hayalî kahramanlar çıkarmışlardır. Oysa bizim tarihimiz baştan başa, şanla, şerefle doludur. Tarihimize mührünü basmış sayısız kahramanlar, kumandanlar, idareciler, ilim adamları, san'atkârlar, maneviyat büyükleri, birer masal kahramanı değil, yaptıklarının çoğu tevazu perdesi altına gizlenmiş gerçek kahramanlardır. Düşünün, ecdadımız İstanbul'u fethettiği zaman, daha Amerika kıtası bile keşfedilmemişti. Ecdadımız dünyanın en büyük topunu icad eder, dünyanın en mükemmel silah fabrikalarını kurarken, bugün dünya silah pazarını elinde bulunduran ülkelerin adlan-sanları yoktu. Ecdadımız, dünyanın en mükemmel ordu teşkilatını, en gelişmiş harp sanayiini kurarken, mimarîde, san'atta, ilimde en mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatları hayretler içerisinde karşılıyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, mükemmel örnekleri ortaya koyarken, Batı dünyası, bütün bu icraatlan hayretler içerisinde ve hasetle seyrediyordu. Gün geldi, devran döndü. Bizim çocuklarımız, gençlerimiz, tarihini bilmez, ecdadını tanımaz oldu. Bunun faturasını da çok ağır ödedik, hâlen de ödemekteyiz. Maddî, manevî sıkıntılarımızın temel sebeplerinden biri, işte bu şekilde mazimizi, tarihimizi bilmeyişimiz, ecdadımızı tanımayışımızdır. Bize bu cennet vatanı armağan eden, bu güzelim ülkeyi İslam beldesi haline gelen bu topraklar üzerinde Ezan-ı Muhammedi'nin ilelebet yankılanması için canlarını feda eden, İ'la-yı Kelimetullah sancağını üç kıtada şerefle dalgalandıran, ilimde, teknikte, san'atta birinciliği kimselere kaptırmayan ecdadımızı tanımak, herşeyden önce bu vatanda yaşayanların boynuna borçtur. Hususan da gençlerin... Niçin gençler için "hususan" kaydını koyuyorum. Zira, eğik başlan tekrar dik tutturmak, izzet, vakar, şeref yolunu açmak gençlerin aslî vazifesidir. Yaklaşık iki asırdan beri devam eden Batının tahakkümünden kurtulmak, ekonomik sıkıntı çemberini parçalamak, manevî değerleri yeniden elde edip asıl mecraina oturtmak için, ecdadı örnek almak lazımdır. Bir Fatih Sultan Mehmed'e bakınız, 21 yaşında İstanbul'u fethetmiştir. Bu bir masal değil, gerçeğin tâ kendisidir. İşte gençlerimiz kendilerine bu büyüğümüzü örnek almalı, "21 yaşında Fatih olmanın" yollarım araştırmalı, kendilerini ona göre hazırlamalıdırlar. Tarihimize şan veren, bize bu vatanı armağan eden, güzel ahlakın, güzel idarenin numunelerini sergileyen, zaferler ve fetihler yolunu açan büyüklerimizin hayatını her zamaman hatırlamalıyız. Gençlerimizin, TV filmleri, çizgi filmler, çizgi romanlar bombardımanıyla zihninde yer alan Batılı uyduruk kahramanları değil de, ecdadımızı örnek almasını yürekten arzulamaktayım. Tarihine ve ecdadına sahip çıkan gençliğin, yakın bir gelecekte, güzel günler kapısını aralayacağına ve hepimizin yüzünü güldüreceğine inanıyorum.EVET ATAM; ''EMANETİN NAMUSUMUZDUR''TUNALIM.
-
BÜYÜK DEVLET OLABİLMEK İÇİN
İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından dile getirilen sözde soykırım yalanı ve asılsız iddialar karşısında çok sert(sertlik nasıl oluyorsa!) karşılık verdiğimiz, müzikteki değil gerçekteki notaya benzer “notalar” verdiğimiz söylense de hükümet olarak hala İsrail ile ilişkilerimizin eskisi gibi rayında ve yolunda devam etmesinin istendiği unutulmamalıdır…
Davos’ta yaşanan “Gazze krizinin” ardından, İsrail makamlarına siz nasıl bir cevap vereceksiniz diye sorulduğunda; “biz bekleriz, gerektiği zaman gereken açıklamayı yaparız” şeklinde bir açıklama yapılmıştı. Şimdi İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi’nin Başbakan Erdoğan’ın Peres’e yönelttiği, “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” şeklindeki sözünü hatırlatarak, “Erdoğan, aynaya baksın” ifadesini kullanmasını, Davos’tan ayrı düşünmek, gerçeği yansıtmayacağı katindeyim…
Biraz beyin jimnastiği yapmaya çalışalım:
İsrail Kara Kuvvetleri Komutanının; “Türkiye’nin yıllar önce Ermenilere dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptığını öne sürerek, aynı politikanın bugün de Kürtler üzerinde sürdürüldüğünü” iddia etmesi…
“Erdoğan’ın ülkesinin, Kıbrıs’ın kuzeyini on yıllardır işgal ettiği” şeklinde bir ifade kullanması, bu konudaki duyduğumuz ilk açıklama mıdır?
Elbetteki hayır…
Bu açıklama ve benzeri açıklamaları her fırsatta ve her seviyede Türk düşmanlarının ağzından duymakta olduğumuzu kim inkâr edebilir…
O zaman, Milli Tarih şuuru ve devlet ciddiyetinden haberdar olan herkes şunu bilir ki; İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi’nin yaptığı açıklama öyle sıradan ve düşünmeden yapılan, ferdi bir açıklama değildir. Mizrahi’nin Türkiye’ye yönelik sözleri için, İsrail’de yapılan “askeri psikoloji” konulu uluslararası toplantıyı özellikle seçmesi de bu konudaki tahminimizi destekler mahiyettedir….
Şimdi birileri çıkıp da bu söz bizim genel politikamız değildir. Sadece komutanın kendisini bağlar diye açıklama yapsa ve birileri de buna inansa, belki de en büyük yanılgıya düşmüş ve oyuna gelmişiz demektir…
Bu ifade sadece İsrail’in değil, bütün haçlı batının ve Türk Milletine düşman olanların genel kanaatidir. İster görün, ister görmezlikten gelin, arada bir yapılan gerek sivil, gerek askeri yetkililerin açıklamaları, bu yöndedir…
Yapılan şudur; Yıllardır uygulanan dışa bağımlı ve teslimiyetçi politikalar neticesinde oluşan tahribatın boyutlarının anlaşılması, gelinen noktanın tespiti için arada bir Türkiye’nin “hazmetme kapasitesi” ölçülmektedir. Birileri konuşturulup, gelen tepkiye göre stratejiler geliştirilmekte, “biri vurup biri tutmaktadır…”
Senelerdir gelinen noktaya ve yapılan uygulamalara bakıldığında, durum vaziyetin bu tespit doğrultusunda olduğu gerçeği meydana çıkacaktır…
Devlet ve millet olarak üzerimize düşen en önemli görev, iç ve dış düşmanlarımızı, sözde stratejik ortaklıkları, yeniden gözden geçirmek, milli menfaatlerimiz doğrultusunda daha duyarlı politikalar üreterek tarihimize ve konumumuza uygun davranışlar sergilemek zorundayız… “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü bir anda ve kolay söylenmiş bir söz değildir. Tarihte yaşanmış gerçeklerin ürünüdür….
Tarih sayfaları, “Baş” olamayanların, kolaylıkla “leş” olduklarının örnekleriyle doludur….
Uğur Kepekçi--TUNALIM... -
EKONOMİNİN YUNUS GÖNÜLLÜLERİ İŞ BAŞINDA
Ekonomimiz, sermayesi buz olan satıcı misali; “sermayem buzdur, ey alıcılar acele davranın birazdan eriyip yok olacağım..!” diye bağırsa da hızla erimeye devam etmektedir...
Dünyanın hali farklı değil, “Titanic” misali batmaya devam ediyor…
Satıcı-alıcı,işli-işsiz, aç-tok; topyekün bir insanlık ekonominin çıkmazı içinde yokluğa, yoksulluğa doğru gidiyor…
Umutlar beslenen Davos’ da fos çıktığına göre, umut başka baharlara kaldı…
Tıkanan dünya ve kapitalizm cephesindeki durum böyledir…
Bütün olumsuzluklara, karanlığa ve krize inat; ekonomik ve sosyal problemlere çözüm adına, Milli Ekonomi Modeli eksenli yeni bir sempozyum düzenlenmektedir. Uluslararası Bağımsız Ekonomi Modeli Birliği(UBEM
tarafından düzenlenen “Türkiye ve Dünyada Ekonomik Buhran ve Çıkış Yolları” adlı sempozyum; 08.02.2009 Pazar günü Bursa Ovakça da gerçekleşecektir. Sempozyum, adı gibi hem ülkemiz hem dünya için öneme haizdir.
5 uluslararası kongre ve onlarca değişik programlarla Milli Ekonomi Modelinin ışığı ile aydınlatılan insanımız her fırsatta olduğu gibi bu program vesilesiyle de aydınlatılmaya devam edilecektir...
Şöyle hafızalarımızı bir yoklayacak olursak; Prof. Dr. Haydar Baş, Milletimize bugün yaşanılan ekonomik sıkıntıları, karanlık tabloları, yıllar önce anlatmış, sonrasında da karanlıktan kurtuluş yollarını 3 kasım seçimlerinde sözlü olarak anlatmaya çalışmıştı…
Onun altını çizmeye çalıştığı gerçekleri Millet olarak anlayamadık…
Daha sonra karanlıkta kalmaya devam eden milletimize, ışık saçan bir meşale konumunda olan “Milli Ekonomi Modeli” eserini, yazılı olarak sundu. Eserin kitap olarak yayımlanmasıyla, adeta yeni bir çağ başlamıştı...
Sonrasında da modelin sosyal uygulamalarını ve diğer dünya düzenleri ile arasındaki farkları ortaya koymak adına “Sosyal Devlet Milli Devlet” adlı eseri ortaya koymuştu…
Bu kadar ışığa rağmen artık karanlıklardan şikâyet edip, karanlıklarda kalmak akıl kârı olmamasına rağmen; Bu ışığı örtmeye çalışan, karartmaya çalışan malum medyaya ve mandacı zihniyete inat,
ellerine milli ekonomi modelinin meşalesini ellerine alarak, gerek Sayın Baş, gerekse de ona inanan kadrolarıyla, karanlık gördükleri her yeri, her zihni aydınlatma sevdasına düştüler…
Bu sevda; o gündür, bu gündür devam etmektedir...
Ovaakça’da düzenlenen bu sempozyum O sevda uğrunadır…
Nasıl sevdalanmasınlar. Bu modelin ulaştığı her samimi insanın, kurtuluş için “Mili Ekonomi Modeli’nin” gerekliliği fikrine eriştiği görülmektedir.
Batının sözcülüğüne soyunan, içimizdeki işgal kafalıların feveranı ve “Milli Ekonomi Modeli” karşısında üç maymunu oynamaları boşuna değildir… Yıllardır manda zihniyetiyle kafaları işgal edilmiş bir milletin; ekonomisiyle, sosyal devlet projeleriyle kurtuluş muştusu ile buluşmasını istememektedirler.
Mandacıların çırpınışları nafiledir. “Mızrak çuvalda gizlenmez” milletimiz ışıkla tanışmaya devam edecektir...
İnanıyorum, ortaya konulan bu hizmeti, sadece Türk tarihi değil, dünya tarihi yazacaktır. Ve bu aziz millet, başta Prof. Dr. Haydar Baş olmak üzere; “yunus gönüllü”,“vatan sevdalı”, “fedakâr” evlatlarına minnet borçlu olacaktır. Onlarla bir an önce bütünleşip istikameti dosdoğru olan bu hizmetle hem hal olmak; milletçe kurtuluşu sağlayacağı gibi, duyarsız kalmak da beraberinde vebali getireceği unutulmamalıdır…
Bu gün Ocaakça’da, yarın bir başka yerde, bir başka gönülde; “Milli Ekonomi Modeli’nin” meşalesi ile gönüller aydınlanmaya devam edecektir…
Mehmet Akif Üstadın İstiklal marşımızdaki ifadesiyle yazımıza son verelim;
“Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın”
Uğur Kepekçi-TUNALIM... -
DAVOS’TA KAFA KARIŞTIRAN DAVRANIŞLAR
Öncelikle şunu açık bir şekilde ifade etmeliyim ki Başbakan R.T.Erdoğan’ın Dovos’taki Gazze oturumunda, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e karşı davranışını taktirle karşılıyorum…
Yıllardır dışa bağımlı ve teslimiyetçi tavırlar sergileyen Türk siyaseti sayesinde, sindirilmiş halkımız ve özellikle de İslam alemindeki halklar, böyle bir davranışa destek çıkmakla, Türkiye’den bekleyen misyonun altını çizmiştir. Sokakların gece yarılarında miting havasına bürünmesi, halkımızın bu konudaki beklentisini ortaya koymuştur…
Yapılan bu davranışın içerde siyasete alet edilmesi halinde, elmalarla armutların toplanmaya kalkışılması gibi yanlış bir iş olur…
Davos’daki davranışın anlamını; Başbakanın bundan sonraki tavırları ve iktidarın ortaya koyacağı icraatlar belirleyecektir…
Gazze Oturumunda ortaya konan tavırdan sonra yapılan açıklamalar kafa karıştırmıştır.
Başbakan, Peres’e yönelerek ve vücut dilini dahi güzel kullanarak; “Benden yaşlısın biliyorum. Sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. Ülkenizde Başbakanlık yapmış 2 kişinin bana çok önemli lafları vardır. Filistin'e, tankların üstünde girdiği zaman, “kendimi bir başka mutlu addediyorum” diyen Başbakanlarınız var. Tankların üzerine çıkıp da “Filistin'e girince mutlu oluyorum” diyen Başbakanlarınız var...” şeklinde konuşmuştur.
Ve Başbakan salonu hiddetle terk etmiştir..
Bu davranış sayesinde de hak ettiği taktiri toplamıştır.
Türkiye’deki seçmen ağırlıklı vatandaşlar, bu tavırdan dolayı teşekkürlerini dile getirmiştir. Ancak kısa bir süre sonra plak ters dönmüştür…
Öncelikle ortaya konan haklı davranış, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e karşı ortaya konmuş olmasına rağmen, hemen sonra yapılan açıklamayla; yapılan bu davranışın, Peres’e ve İsrail’e karşı yapılmamış, oturumu yöneten moderatöre karşı yapılmış olduğu şeklinde düzeltmeye gidilme ihtiyacı duyulmuştur.
Bundan sonra İsrail ilişkilerinin nasıl olacağı sorulduğunda da; İsrail ile ilişkilerin eskisi gibi devam edeceği açıklanmıştır…
Açıkça söylemek gerekirse; sonradan yapılan açıklamalar, ortaya konan davranışa gölge düşürmüştür…
Davos Krizini anlamaya çalışırken, Meltem Televizyonunda gazeteci yazar İsmail Çetin’in sunduğu Kum Saati Programında Araştırmacı Yazar Ali Değirmenci Beyin yorumlarını dinliyorum. Gerçekten de Davos’ta kafa karıştıran tavırlar sergilenmiştir…
Sayın Değirmencinin tespitlerini paylaşayım sizlerle;
“Başbakanın ortaya koyduğu tavıra karşı Türk Milletinin ortaya koyduğu sevinç ve destek; Türk Milletinin kendine has dik bir duruş sergilemesi gerektiği mesajıdır…
Bu tavrın bütün dünyada yankı uyandırmasının sebebi Türkiye’nin misyonunun ne kadar önemli olduğunun işaretidir.
Ortaya konan tavrın şahsi bir öfkeden mi, yoksa siyasi bir tavırdan mı olduğunu, bundan sonraki ilişkilerden anlayacağız.
Bu yapılan hareketin içinin doldurulmadığı, İsrail ile ilişkilerin yeniden ele alınmadığı, yapılan önceki yanlış anlaşmaların askıya alınmadığı, Yahudi lobilerinden alınan cesaret madalyasının iade edilmediği, hiç bir şey olamamış gibi yola devam edildiği taktirde; bu tavrın içeriye dönük bir şovdan öteye geçmeyeceğini akıllardan çıkarmamak lazımdır…”
Görelim bakalım…
Başbakanın Davos tavrının içi dolumu, fos mu? Ne demiş büyükler; kişinin ianesi iştir, lafa bakılmaz..!
Uğur Kepekçi-TUNALIM -
ASLINI İNKAR ETMEK HARAMZADELİKTİR.
ESİRGEYİP BAĞIŞLAYAN ALLAH’IN (C.C) ADIYLA
ALLAH’IN (C.C) SALAT VE SELAMI RAHMET VE BEREKETİ ÜZEİNİZE OLSUN.
MİLLETLERİN GURURU İNSANLIĞA VE İNANCINA HİZMETLERİ İLE MÜMKÜNDÜR.
GEREK MÜSLÜMAN OLMADAN VE GEREKSE MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA GİTTİĞİ HER
YERE DÜZEN GETİREN, NİZAM GETİREN BİR NESLİN MENSUBUYUZ.
KENDİ İNSANINA ZULMEDEN BATI DÜNYASI ECDADIMIZDAN YARDIM İSTEMİŞ,
BUNUN ÜZERİNE BATIYA SEFERLER YAPILMIŞ VE BATI DÜNYASI ECDADIMIZ
SAYESİNDE MEDENİYETE KAVUŞMUŞTUR.
CENNET MEKAN HAZRETİ SALTUK BUĞRA HAN DÖNEMİNDE MÜSLÜMANLIK ECDADIMIZ
TARAFINDAN KABUL EDİLMİŞ VE BU DÖNEMDEN SONRA “DIŞIMIZ TÜRKLÜK, İÇİMİZ
İSLAMİYET.” ANA DÜŞÜNESİ İLE TÜRK-İSLAM MEFKURESİ DOĞMUŞTUR.
Saltuk BUĞRA’DAN sonra bütün amaç; İSLAM BAYRAKTARLIĞI ÜZERİNE OLMUŞTUR.
Haçlılar fikri de; “TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ.” Sonrasında ortaya çıkmıştır.
EFENDİMİZ TÜRKLERİ İŞARET EDEREK “DOĞUDAN BİR MİLLET GELECEK ONLARLA
SAVAŞMAYIN ONLAR İSLAMİYETİN BAYRAKTARI OLACAKTIR.” BUYURARAK,
TÜRKLERİN İSALMİYETE YAPACAĞI HİZMETLERİ DUYURMUŞTUR.
DOĞUDAN GELEN MİLLET “TÜRK MİLLETİ.” OLMUŞTUR.
EFENDİMİZ “NE MUTLU İSTANBUL’U ALAN KUMANDAN VE O’NUN ASKERLERİNE.”
DİYE BUYURARAK; İSTANBUL’UN TÜRK İSLAM İÇİN ÖNEMİNİ BELİRTMEK
İSTEMİŞTİR.
NEDEN Mİ TÜRK İSLAM;
“Aslını inkâr eden bizden değidir.” Hadisi Şerifi ve,
“Hubbül vatan minel iman.” Hadisi Şerfi incelendiği zaman; bu
hadislere sadakatle riayet eden bir millet “İslama hizmet eder.”
Düşüncesinin hayata geçtiğini görürüz.
Alparslan’ın Malazgirt Zaferi öncesi “Askerlerim, bu dava büyük
davadır, bu yol Allah (C.C) Yoludur, ölürsem benim üstümdeki elbisem
kefenimdir, biz buraya Allah (C.C) İçin cenk etmeye geldik.” Diyerek
Türk’ün yolunun ne olduğunu net olarak göstermiştir.
Şeyh Edebali Osman Bey’e nasihatlerinde “Adaleet üzere hükmet.”
Diyerek, Türk İslamın önemini belirtmesi ayrı bir ders niteliğindedir.
Hazreti Fatih; “Allahuekber.” Dediği zaman “Kâbe-i Muazzama.”
Karşısına gelmiştir.
Ecdad inkâr edildiğinde musibetler başımızdan gitmemiştir.
Çanakkale’de bizlere mucizleri gösteren; yine bizim İslama hizmet
düşünce ve yaşayış şeklimizdir.
Cevat Çobanlı’nın rüyası bir mucize değil miydi?
En kolay istimar yolu, “Din istismarcılığıdır.” Bu nedenle “İslam
büyükleri “Tabi olunacak bir tek büyüğümüz vardır, O da Hazreti Fahri
Kainat’tır.” Diyerek tabi olunacak tek adresi göstermişlerdir.
Bizi üstün millet yapan ana faktör “Aslımızı inkar etmeden inancımıza
hizmet etmek.” Düşüncemizin yaşantımıza yasımasıdır.
Efendimiz dinimizi tebliğ ederken “En güzel din İslam’dır. Diye
tebliğe başlamıştır.
Ne zaman ki; “Allah indinde tek din İslam’dır.” Ayeti Celilesi gelmiş;
bundan sonra “Allah indinde tek din İslamdır. “Ayetinin merettiği
şekilde, Yüce Peygamberimiz tebliğine devam etmiş ve “En güzel din
İslam’dır. Hadisi Şeriflerini beyan etmemişlerdir.
(( Bu noktada şu olayı da örnek verelim…. Efendimiz bir gün bir yere
giderken; içki içenleri görür, içki o zamanlar haram kılınmamıştır,
Efendimiz içki içenlere “Afiyet olsun.” Diyerek geçer, bir müddet
sonra geri dönerken aynı yerde içki içenleri kavga ettiklerini görür,
bu duruma çok üzülür ve “Ben onlara afiyet olsun da dedim, şimdi
benim ümmetim benim bu dediğimle hareket edip, içerse ne olur benim
ümmetimin hali,” Diye düşünür iken; “İçkinin yasaklandığı.” Ayeti
Kerim gelir. Böylece de; Efendimiz rahat bir şekilde; “Çoğu haram olan
bir şey,in azı da haramdır, alkol haramdır.” Diyerek; Allah’ın
buyruğunu bildirmiştir.
Bu ayetten sonra da, içki içen hiç kimseye afiyet olsun dememiştir.)))
BU BİR ÖRNEKTİR….
DİNİMİZİ TEBLİĞ ESNASINDA “EN GÜZEL DİN İSLAMDIR.” HADİSİ ŞERİFİNDE
DE; “ALLAH İNDİNDE TEK DİN İSLAMDIR.” AYETİ KERİMİ GELİNCE…. BU
AYETTEN ÖNCE SÖYLEDİĞİ HADİSİ BİR DAHA SÖYLEMEMİŞTİR.
ŞİMDİ ; HUTBELERDE “ALLAH İNDİNDE TEK DİN İSLAMDIR.” AYETİ OKUNMAZ OLMUŞTUR..
DİNLERARASI DİYALOG BAŞLATILMIŞTIR.
BİR YANDAN BUNLAR YAPILIRKEN
ÖTE YANDAN
TÜRK’ÜM DEMEYİNİZ DİNDEN ÇIKARSINIZ
SÖYLEMLERİ YAYGINLAŞTIRILMIŞTIR..
İNGİLİZ AJAN LAWRES’İN HAYATINI OKUYANINIZ OLDU MU?
OLAYLAR BİRBİRLERİ İLE BAĞLANTILIDIR.
OLAYLAR YILLARA ASIRLARA DAYALIDIR..
ÖZETLE ŞUNU SÖYLEYELİM
ECDADIMIZ TÜRK İSLAM’A HİZMET ETMİŞTİR.
TÜRKLÜK GURURUMUZ İSLAMİYET ONURUMUZDIUUR..
BU VESİLE İLE KİMSE ALDANMASIN
TÜRK’ÜM DEMEK DİNDEN ÇIKARSA İDİ.
ALPARSLAN DİNSİZ OLURDU..
FATİH ALLAHUEKBER DEDİĞİNDE KABEYİ GÖRMEZDİ
YAVUZ EFENDİMİZ TARAFINDAN “GEL DE ŞUARALARA BİR DÜZEN VER.” DİYE ÇAĞRILMAZ..
SİNAYI GEÇERKEN EFENDİMİZ YAVUZ’A KILAVUZLUK ETMEZ, YOL GÖSTERMEZDİ.
FAHRİ KAİNAT TÜRBESİ İLE BERABER ÇANAKKALE’YE GELMEZDİ.
DEMEKKİ
DİNİMİZ İSLAM NESLİMİZ TÜRK
DEMEKKİ
CANIMIZ İSLAM TENİMİZ TÜRK
DEMEKKİ
BEDENİMİZ TÜRK RUHUMUZ İSLAM
DEMENİN BEİS OLMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.
HATTA
FATİHİ, EDEBALİYİ OSMAN BEYİ, ALPARSLAN'I SALTUK BUĞRA'YI
İNKAR ETMEK ANLAMINA GELİR Kİ
O BÜYÜK İNSANLARI İNKAR EDERSEK BAŞIMIZDAN BELALAR GİTMEZ
TÜRKLÜK GURUR VE ŞUURU İSLAM AHLAK VE FAZİLETİ BİZİM YAŞANTI ŞEKLİMİZ
OLMAK ZORUNDADIR
ALLAH ECDADIMIZIN MEKANINI NUR EYLESİN.
ASLINI İNKAR ETMİYENLERDEN EYLESİN.
ALLAH (cc)YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN.
TUNALIM…http://bigali.blogder.com -
MİLLETİMİZİN''BU OYUNU BOZMA''ŞANSI VARDIR...
Önümüzdeki yerel seçimlerde hem AKP hükümetine, hem de bugüne kadar birçok defa işbaşına gelmelerine rağmen devlet ve millet hayrına elle tutulur bir iş görmeyen muhalefet partilerine, milletimizin ders vermesi gerekiyor.
Cümlesinin ortak katkılarıyla devlet bu halde…
Hazine borç batağında… Dış ticaret açığı ve cari açık almış başını gitmiş…
Millet işsiz… Tüketim sıfırlanmış… Piyasada yaprak kımıldamıyor.
Tarımda, sanayide üretim ve imalat bitmiş… Fasonculuk devri bile kapanmış.
Ankara’dakiler, bakalım bu gidişat nerede patlayacak diye bekler vaziyette! AKP hükümetinin, devlet ve millet hayrına yapabilecek bir şeyi olmadığı da ortada.
Devlet ve milleti bu derece vahim vaziyete sürükleyen iktidar ve muhalefet partilerine, şayet halk ders vermez ise… Partiler de, hiç birşey yapmasak da yine milletten oy alırız diye hesap yapıyor iseler; Türkiye’nin beli bir daha doğrulmaz. Kırk yıl da geçse milletimizin yüzü gülmez!
Seçim üzeri vatandaşa, iki çuval kömür dağıtırız... İki paket makarna veririz; oylarını alırız, koltukları kaparız diye hesap edenler seçim sonrasında 4 yıl-5 yıl zarfında hergün bayram yapar. Koltuğa ilişenlerin yüzü güler. İstedikleri kişileri milletin başına konuşlandıran yerli ve yabancı lobilere her gün bayram olur… İki paket makarnaya tav olursa vatandaş; gelecek seçime kadar tonlarca buğdayını kaybeder, hasatını kaybeder, toprağını kaybeder, işini kaybeder.
İki çuval kömüre tav olursa vatandaş; gelecek seçime kadar madenlerini, sermayesini, kaynaklarını, işletmelerini ecnebiye kaptırır… Ellerini ovuşturur.
Bu seçimde Türk milleti bu oyunu bozmak durumundadır. Halkımız, devlet ve millet hayrına projesi ve programı olana destek vermelidir.
Bu bağlamda görünen şu ki, projesi ve programı var olan tek parti BTP’dir. Şayet milletimiz oyunu bozacak ise BTP’ye tam destek vererek bozacaktır… BTP’den gayrısına destek vermek, olsa olsa demokratik oyunun bir parçası olmaktır.
Demokrasi adına yüce milletimize oynanan bu oyun, yine demokratik teamüllerle bozulmalıdır ki, onun yeri ve vakti de önümüzdeki yerel seçimdir.
Türkiye’nin sürüklendiği vaziyete bakılırsa; artık bu bir lüks değildir, zarurettir… Çünkü bıçak kemiğe dayanmıştır.
AKP hükümeti, öncekiler gibi, bugüne kadarki icraatlarıyla ecnebiyi sevindirmiştir. Azınlıkları sevindirmiştir. Ermenileri, hepimiz Ermeni’yiz diyenleri sevindirmiştir.
AB ve IMF şeflerini sevindirmiştir. İşgalci ve BOP’çu Amerikan stratejik ortaklarını sevindirmiştir.
Apo’yu sevindirmiştir… Hatta sevincini sürekli kılmak için çabalamaktadır. Apo, içte ve dıştaki sözcüleriyle voleybol sahası istemekte, takım kurup oyun oynayacağı kodes arkadaşı talep etmektedir… AKP hükümeti, bu hazırlıkların telaşı içindedir.
AKP, tefecileri, rantiyeyi ve birkaç yandaşını sevindirmiştir… vs… Ama bu kadar!
Geriye kalan milyonlar sevinememiştir.
70 milyonluk halkımızın vaziyeti vahimdir. Milletimizin vaziyeti haraptır, bitâptır. Milletimiz, işsizdir, aşsızdır, başsızdır.
Irak halkının vaziyeti vahimdir. Filistinlinin vaziyeti vahimdir. Balkanlardaki kardeşlerimizin vaziyeti iç açıcı değildir.
Bu vahim vaziyetlerden AKP hükümeti başta olmak üzere tüm etki ve yetki sahipleri mesuldür.
Türk milleti, önümüzdeki seçimde bu faturayı ilgililerin önüne koymak durumundadır… Millet olarak bütün bunların faturasını önlerine koymazsak; korkarım sonrasında, ülkemiz ve bölgemiz namına daha büyük faturalar, daha ağır şartlar ve daha ağır işler önümüze gelecektir. Tam bu noktada bugün Türk milletinin, BTP diye bir şansı vardır; bu şansını heba etmemelidir.
M.Emin Koç--TUNALIM... -
HİCRİ YILBAŞI VE HİCRET
29 Aralık Pazartesi günü hicri yıl başlangıcı olarak kabul edilen 1430. yıl ve Muharrem ayının ilk günüdür. Bu ay içerisinde cereyan eden olaylar ve özellikle de Aşure günü hakkında farklı bir yazı yazma sözüyle birlikte “Hicret” muhasebesi yapmaya çalışalım;
Yolunu kaybetmiş insanlık aleminin son yıllarda görünürde başı ekonomik sıkıntı dolayısıyla beladadır. Aslına bakılırsa, sıkıntının şu anda önde olanı ekonomik sıkıntılardır ama insanlık kendisi ile alakalı hemen her konuda sıkıntıda ve başı beladadır. Yüce Allah ilk insanı peygamber olarak göndermekle yönsüz ölçüsüz başına buyruk yaşayamayacağını, ancak ve ancak gönderdiği kitap ve peygamberlerin ölçülerine uyduğu taktirde huzurlu bir hayat sürebileceğini işaret etmiştir.
Fakat insanlar hep yanlışı, isyanı, başına buyruk yaşamayı tercih etmiş; defalarca duvara toslamış, huzursuz yaşamış, kavgalı yaşamış yok etmiş yok olmuş, kavimler milletler olarak helak olmuş, yok edilmiştir. İnsanlık yol göstericilerini (peygamber) takip ettiği oranda kaybettiği yolunu tekrar bulmuştur.
İnsanlık için barbarlığın ve hak tanımazlığın, yada başkalarının haklarına en fazla tecavüz edildiği bir zaman diliminde "Hicret" emri gelmiştir. "Hicretle" yeni bir yurt edinmek için bir çok çaba sarfedilmiş, neticesinde Medine güvenli yer olarak tespit edilmiş, kafileler halinde "Hicret" gerçekleştirilmiştir. Yüce Peygamberimizin(sav). Ebubekir Sıddık (ra) ile birlikte gerçekleştirdiği "Hicreti" insanlık için yeni bir dönüm noktası olarak kabul edildiğinden, İslam alemi bu kutlu olayı takvim başlangıcı olarak kabul etmiştir.
1430 yıl önce gerçekleşmiş bu olayın, İslam âlemi tarafından hicri takvim başlangıcı olarak kabul edilmesindeki sır ve hikmeti içerisinde barındıran bu hadisenin her yönüyle tahlil edilip anlaşılmaya çalışılması gerekmektedir.
Çünkü; sadece Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin değil, hemen her Sahabenin Hicreti, ayrı bir mana içermektedir. İnsanlığa mesaj veren yönleri mevcuttur.
Hicretin sır ve hikmetlerini hemen her Müslüman’ın kavraması gerekmektedir. Hicrete katılanların içinde bulunduğu şartlar ve katlandıkları fedakârlıklar anlaşıldığında, insanlığın onlara neler borçlu olduğu da anlaşılacaktır.
Hicret, kelime olarak bir yerden, başka bir yere göç etmek manasında kullanılmıştır. Ama bu göç, öğle sıradan bir göç değildir.
Bu göç ki; yolunu kaybetmiş insanlığa, yol göstermek için yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; cahiliye döneminin en karanlık halini, en aydınlık hale dönüştürmek üzere yola çıkılan bir göçtür.
Bu göç ki; anadan, babadan, yardan, evlattan, yurttan, maldan, mülkten, velhasıl sevdiğin her şeyi bırakıp sadece Allah rızasına ulaşmak için yola çıkılan bir göçtür.
Şimdi kendimize dönüp sormalıyız; Acaba Allah için biz bir şeylerden vaz geçip, Onun rızasına ne kadar Hicret edebiliyoruz?
Bırakın devletler aşırı, ya da memleketler aşırı yerlere göç etmeyi, günah işlenen bir odadan ya da meclisten, diğer bir yere ne kadar Hicret edebiliyoruz?
Sabahın soğuğunda, sıcak yataklarımızdan, sabah namazını kılmak üzere seccademizin üzerine ne kadar Hicret edebiliyoruz?
Hicret için mutlaka kendimize zaman ayırmak zorundayız. Nefislerimizin heva ve heveslerini bırakıp, Allah’ın rızasına kavuşacak, bir anlık da olsa, Hicret halini tatmak ve yaşamak bizlere ciddi bir muhasebe kapısını da aralayacaktır. O zaman anlayacağız ki; Dinimiz İslam, bize uğrunda ağır pahalar ödenerek, mallar ve canlar feda edilerek ulaştırılmıştır.
Selâm olsun, Muhacir ve Ensara!
Hicri 1430. yılbaşınız kutlu olsun değerli dostlar…
Uğur Kepekçi---TUNALIM... -
AF DİLENECEKSE,BİZDEN DİLENSİN..
1000 ? 1500 sene once çinliler bizi yenemeyeceklerini anlayınca içimize ajanlar göndermişler, en güzel prenseslerini Türk Kaanlarına hediye etmişler ve bizim yönümüzü doğudan batıya çevirmişler?
Bizim anadoluya ve batıya gelmemizde çinlilerin katkısı büyüktür.
Osmanlı ile başedemeyen Avrupa ve Rusya aynı taktiği benimsemiş ve 100-150 yıl süren bir çalışma ile Osmanlıyı ?hasta adam? a çevirmiş.
Fakat avrupalılar kendilerine bir tek çinlileri örnek almadılar o zaman. Örnek aldıkları ikinci bir şey vardı : afrikanin geniş çayırlarında ormanlar kralı aslani bile köşeye sıkıştıran SANSAR Sürüleri ?
Hasta adama sansar ların taktiği ile saldırdılar..
Rusyanın Karsda ne işi vardi? Ingiltere doğuda ne arıyordu? Fransa Antepe neden geldi? Hadi Yunanistani anliyorum, kendi topraklari biliyorlar, gerçi onlarda başkasından aldı? ama Italya ege de zeytin yemeyemi geldi? Kendileri yetmediler dünyanın öbür ucundan suçsuz günahsız insanları getirip cepheye sürdüler..
Ingiliz komutan 5 çayını istanbulda içme hayali kurarken kimler ölüyordu kimler sakatlanıyordu, hangi ananın hangi evladi hangi hırslar için canını veriyordu, çayındaki şeker kadar umursamadı..
Rusyanın kışkırtmasıyla 500 senelik komşularını, evlerindeki erkekleri askerdeyken, savunmasızken katleden ermeniler, ki o komşuların çoğu askere giderken ailesini bunlara emanet edip gitmiştir.. şimdi diyorlarki bizden ozur dileyin?
Sansarlar belki arslanlari korkutabilirler, avlarını çalabilirler, belkide öldürebilirler, ama bunların çok geç anladığı bir konu var TÜRK MİLLETİ başka bir şeydir? binlerce yıldır değişik ırktan insanlarla beraber yaşamış, tarihinde kadın ve çocuk katletmemiş, her zaman barışı seçen, insan sevgisi nedir bilen, büyük bir güçtür..
Mehmet Akif Ersoy un dediği gibi ;
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var...
Avrupada engizisyon mahkemeleri yahudileri öldürürken, rusyada ermeniler ezilirken, fransa sebebsiz yere almanyaya saldirirken butun o insanlari Türk milleti korumasi altına almıştır.
Tek bir defada ispanyadan 250.000 yahudiyi para odeyip kurtardik ve istanbulun en güzel semtlerinden birisine altın boynuzun kenarında Balata yerleştirdik. Tembel olmayin bunları araştırın.
Türk milleti boğazdaki kuşları korumak için vakıflar kurmuştur, sokak köpeklerini korumak için vakıflar kurmuştur..
Bülbülle bülbül oluruz.. sirtlanlaşanada tekmeyi basariz?
Yediğiniz tekmeyi soykırım olarak tanımlamayı bırakında gelin sizler ve destekçileriniz bizden özür dileyin?
Yada gidin çinlilerden özür isteyin, bizi anadoluya yönlendirdikleri için..
Türk milleti af dileyeni affeder.. inancı budur..
Bu yapilanlar ve kendilerine aydın diyenlerin incittiği şehitlerimizin ruhu için...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor PEYGAMBER ....
Mehmet Akif Ersoy dan ...
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
Mehmet Akif Ersoy
Onlar bizden ozur dilesin... Hemde destekçileriyle beraber ...
TUNALIM...
Alıntı: www.afdileyin.com -
EKONOMİYİ BİLEN LİDER LAZIM..
Sizce Türkiye’nin en temel sorunu nedir?
Terör mü?
Dışa bağımlılık mı?
Kıbrıs mı?
BOP mu?
Dinler arası diyalog ve misyonerlik mi?
Bence bunların hepsi sorun ama hiçbiri temel sorun değil.
Kanımca ekonomi en köklü sorunumuzdur.
Küresel kriz baş göstermeden önce de böyleydi.
Bundan dolayıdır ki, Türk milleti kararını çok yerinde belirlemeli.
Nedir o karar?
Türkiye’yi kimin yöneteceği kararı…
Bu karar o kadar önemlidir ki, uçurumun kenarında bulunan ülkemizin uçurumdan düşüp düşmeyeceğini bu karar belirleyecektir.
Atatürk’ten sonra dışarıdan ve içeriden işbirlikçilerin tüm uğraşılarına rağmen korunabilmiş üniter yapımızın paramparça edilip edilmeyeceğini de bu karar belirleyecektir.
Türk milleti bu kararı dosdoğru veremezse daha pek çok ağır faturayı ödemek zorunda kalacaktır.
Bu noktada hepimizin akıldan çıkarmaması gereken bir gerçek var.
Aradığımız liderde bulunması gereken en önemli özellik ekonomiyi gerçekten çok iyi biliyor olmasıdır.
Ama bilinmesi gereken ekonomiden kastım insanlığı bir krizden çıkamadan öteki krize mahkûm eden Kapitalist ekonomi elbette değildir.
Zaten Kapitalizm insanlığı memnun edebilmiş olsaydı ABD halkı bile bu sistemden yaka silkmezdi değil mi?
Bu bağlamda Türkiye’yi yönetecek olan lider, hem Kapitalizmin mahkûm ettiği çıkmazlardan kurtulmamız için bize yol gösterebilmeli hem de bir daha Kapitalizm gibi insanlık dışı bir sisteme veya onun benzerlerine mecbur kalmamak için bu milletin önüne yepyeni bir iktisadi anlayış koymalıdır.
Bu noktadan baktığımızda Türk milletinin ihtiyacı olan lider, Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal, Zeki Sezer, Erbakan, Numan Kurtulmuş, Devlet Bahçeli, Muhsin Yazıcıoğlu veya ötekileri değildir.
Bu liderlerin pek çok ortak yönü olduğunun yanında en önemli ortak yönleri ekonominin e’sinden bile anlamamalarıdır.
Ekonomiden anlamadıklarının en büyük delili bunlar arasından hasbelkader hükümet ya da hükümet ortağı olmuş olanların dönemine bakıldığında IMF’nin akıl hocaları olduğu görülmesidir.
Türkiye’ye gerekli olan ekonomi ilmiyle donanmış olan tek lider, –dünyanın farklı farklı ülkelerinden yüzlerce bilim adamının onayıyla– Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet–Milli Devlet tezlerinin sahibi BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’tır.
Prof. Baş’ın burada saymaya kalksak bitiremeyeceğimiz özelliklerinden belki de en önemlisi ekonominin üstadı olmasıdır. Zaten Türk milletine de bu gereklidir. Ekonominin kitabını yazmıştır, desek yanlış söylemiş olmayız.
O zaman ekonomiyi bilen bilim adamı kimliğine sahip BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, Türk milletinin önünde kurtuluş için yegâne seçenek olarak durmaktadır.
İnşallah milletimiz bu fırsatı kaçırmaz…
Orhan Dede--TUNALIM.. -
IMF, 'GEBERİN'; MİLLİ EKONOMİ MODELİ, 'YAŞATACAĞIM
İşte IMF’nin “krizden çıkış” için Türkiye’den istedikleri:
* 2009 büyümen sıfır olacak. Bütçe harcamalarında 8 ilâ 10 milyar dolar kısıntıya gideceksin.
* Gıda, ilâç, tekstil ürünlerinde KDV’yi yüzde 18’e çıkartacaksın.
* Maaşlarında artışa sebep olacak personel reformundan vazgeçeceksin.
* Sağlık harcamalarında kesintiye gideceksin.
Bütün bunları yaptığında ben de IMF olarak ey Türkiye sana 19 ilâ 25 milyar dolar “faizli borç” vereceğim.. IMF’nin son 50 yıl içerisinde 19’uncu kez dayattığı ve hükümetin, “Krizden kurtulacağım” diye kabul ettiği bu şartlar kelimenin tam anlamıyla “Türkiye’nin batırılması” ve “Türk halkının sefalete mahkûm edilmesi”dir.
Niçin böyle söylüyoruz?
Çünkü IMF Türk halkının eli para, kursağı yiyecek, hastası ilâç bulamasın istiyor. IMF şu günlerde gemi korsanlığı ile şöhret bulan Somali’de de benzer bir program uygulamıştı. Somali kendine yeterli bir ülkeydi. IMF girdi, Amerikan müdahalesi bekler hale geldi.
IMF vasıtasıyla ABD Somali’ye girecek.. Afrika petrollerine el koyacak. IMF Raunda’da, Brezilya’da, Peru, Bolivya ve Rusya’da yıkımlara sebep oldu. Ve IMF Yugoslavya’da kanın gövdeyi götürmesi sonuçlarını doğurdu.
IMF nereye girdiyse önce o ülkenin yer altı ve yerüstü servetleri yabancıların eline geçti, halk fakirleşti ve bir müddet sonra oraya Batılı güçlerin askerleri ayak bastı. Nitekim 2004 yılı Nobel Ekonomi Ödülünü alan ABD’li profesör Edwvard Prscott, “IMF ve Dünya Bankası dünya ekonomisine faydadan çok zarar veriyor” diyor ve ekliyor:“IMF ve Dünya Bankası hükümetlerin dış politikalarını uygulamalarını sağlayan araçlar olarak faaliyet gösteriyor. Bu kurumların kriz halindeki ülkelere borç para vermesi, bir kokain bağımlısına uyuşturucu vermesinden farksızdır!”
Gerçek bu olduğu için Sayın Haydar Baş, “IMF güdümündeki bir politika ile krizden çıkış imkânsızdır” diye bas bas bağırıyor ve bunun sebeplerini bir bir açıklıyor amma kulak veren hani?
Mutabakata varıldığında IMF Türkiye’ye 25 milyar dolar borç verdi, diyelim. Türkiye bu parayı ne yapacak?
IMF’nin direktifleri doğrultusunda fabrika sahiplerine verilecek. Yani çarçur edilecek ve Türkiye 25 milyar dolar borçlandığı ile kalacak.
Fabrika sahibine vermek parayı çarçur etmek midir?
Evet, öyledir. Diyelim ki stoklarında 150 bin ürün bulunan bir fabrika sahibine sen 10 milyar dolar verdin. O kişi parası olmayan Türk halkına bu ürünleri nasıl satacak? Avrupa’ya satması da mümkün değil. AB’nin en büyük gelir kaynağı Amerika’ya yaptığı ihracat. Amerika da ekonomik krizde. AB başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerden yaptığı ithalatta kısıntıya gidiyor.
Nitekim Türkiye’nin kasım ayı ihracatı tam yüzde 23 oranında düşmüş durumda.
Oysa Prof. Dr. Haydar Baş, para tepelerde çarçur edilmesin, tabana yayılsın. Herkese 500’er lira vatandaşlık maaşı bağlansın, diyor.
O zaman ne olur? Cebinde parası olan halk bir talep patlaması oluşturur, fabrikaların, imalathanelerin çarkları dönmeye başlar. Devlet de ekonomideki bu canlılıktan tahmin edilenin üzerinde vergi toplar ve bu vergilerle ülkenin âtıl kaynaklarını harekete geçirir.
Sayın Baş böyle söylüyor ve matematik olarak da verilen her 500 YTL vatandaşlık maaşının ve diğer sosyal yardımların bir yılda devlete dört-beş katı vergi olarak nasıl geri döneceğini bütün dünyaya ispatlamış bulunuyor. Bu sese niye kulak verilmiyor?
Hasan Demir:Yeniçağ gazetesi
Arslan Bulut'un Yazısı: Her vatandaşın cebine para koymak kimin politikasıydı?
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay...
Hasan Demir'in Yazısı: Amerika, Rusya ve Çin, Haydar Baş'ın farkında
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay...
MUTLAKA GÖZ ATMANIZI TAVSİYE EDİYORUM---TUNALIM...
Hayırlı Bayramlar.
Rabbim cümlemizi tekrarına erdirsin. -
KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
BAYRAMI YAŞAMAK
Dini Bayramlar, Müslüman Türk milletinin kültüründe çok önemli bir yer teşkil eder. Aziz milletimiz İslam’ı din olarak kabul ettiğinden bu yana, kültürünü dini inancına göre tanzim etmiştir. İslam dininde kutsal olan iki bayram; Ramazan ve Kurban Bayramı, hem milletimizin fertleri arasında, hem de diğer İslam ülkeleriyle kültür birliğini sağlamaktadır. Birileri bizi bu kültürden ne kadar uzaklaştırmaya çalışsa da milletimiz bu kültürle asırlardır bütünleşmiş bir vaziyettedir.
Müslüman Türk milleti bu kültürle elde ettiği güç ve birlik sayesinde; dünyaya mutluluk ve huzur sağlamış, o günler insanlık tarihine altın harflerle yazılmıştır.
Tarihteki gücünü kaybettikten bu yana insanlık; kan, zulüm ve işgalden başka bir şey tatmamış, geçmişteki o günleri hasretle bekler olmuştur.
Dini bayramlar, bu beklentinin oluşma ve buluşma noktasıdır. Dini bayramlar, fert ve toplum ilişkilerini sürekli düzene koymaya çalışmıştır. Sürekli affetmeyi, alan el olmaktansa veren el olmayı tavsiye etmiştir. Ama buna karşılık dünyadaki küresel güçler telkinleriyle ve gayretleriyle; almayı, vurmayı, sömürmeyi ve insanlara zulmetmeyi düşünmüştür. İslam kültürü ise; diğer zamanların üstünde, bayramlarda mensuplarına yardımlaşma ve merhamet duygusunu en doruk noktada yaşatmıştır.
Bayramlarda ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderilmesi, Küslerin barıştırılması teşvik edilmiştir. Bayramlarda; uzak yakın akraba, dost ve komşu ziyaretleri daha yaygın halle gelmiş. Toplumda doğal olarak dostluk ve barış hâkim hale dönüşmüştür. Millet olarak yaşadığımız, ayrışmaya bölünmeye doğru giden sürecin önüne geçmenin en güzel yolu; milletimizin örfünde ve inancında var olan Dini bayram fırsatını sonuna kadar değerlendirmektir. Tabir yerindeyse millet olarak bayramı; bayram olarak yaşamalıyız. Buna gerek fert olarak, gerek millet olarak kendimizi mecbur ve de memur hissetmeliyiz.
Devlet olarak tarihteki eski güç ve konumumuza ulaşmak istiyorsak; milletimizin hassasiyetlerini göz ardı etmemeliyiz. Bayramlarda milletin sevgi ve birlik ruhunu daha da etkili hale dönüştürmenin çarelerine bakılmalıdır. Bazı etnik farklılıkları öne çıkarıp bizi bölmeye çalışanlara en güzel cevap, dini bayramlar vesilesiyle verilir.
Birkaç senedir uygulanmakta olan komşumuz Suriye ile yapılan sınır ötesi bayramlaşma faaliyetleri buna en güzel örnektir. Bu sayede aradaki sınır engellerine rağmen parçalanmış ailelerin birbirleriyle buluşmaktadır. Bayram vesilesiyle birbirinin evlerinde birkaç gün kalarak, hediyeleşerek bayramı gerçek manada yaşadıklarına şahit olmaktayız. Bakınız, yaşanılan toprakların faklı olmasına rağmen bayramın getirdiği bereket budur işte…
Dini bayramların ya da ibadetlerin toplumsal kaynaşmaya en büyük örneği de kutsal topraklarda yaşanmaktadır. Dilleri, ırkları, gelenek ve görenekleri farklı olmasına rağmen Arafat vakfesinde (duasında) aynı mekânda aynı zamanda bir araya gelmektedirler. Oradaki birliktelik öğle sıradan birliktelik değildir. Mesela; orada bulunanların sadece fiili birlikteliği değil ruhi birliktelikleri de sağlanmaktadır. Müslümanlara, kalplerinden niyet olarak bile fena düşüncelerden uzak olmaları emredilmiştir. Kâbe birlikte tavaf edilmekte, aynı mekânlar birlikte paylaşılmakta, birbirlerine kalbi muhabbetler besleyerek ve ikramlarda bulunarak bayramı yaşamaktadırlar.
Dünyanın aradığı barış ve huzur ortamı bayram sırrında yatmaktadır. Milletimizin bayramları bayram olarak yaşamaya bugün dünden daha fazla ihtiyacı vardır. Kurban Bayramı vesilesiyle nice bayramlara erişmeyi ve bayramı, “bayram olarak yaşamayı” temenni ve dua ederiz.
Uğur Kepekçi-TUNALIM